20150212

Kapitalistler, Veganlar, Bir Şeyler




Steve Best gibi retoriğin bol, ahlaki duyarlılığı harekete geçirecek ajitasyonun fazla miktarda, mantıklı argümanın ve elle tutulur politika önerisinin eser miktarda olduğu postmodern bir yazarın bu denli popüler olmasına şaşırmamak gerekli. Herhalde gezi sonrası kültürde ‘antikapitalist’ ifadesi, pop kültürde Taylor Swift’in popüler olduğu kadar popüler. Ve nasıl ki Taylor Swift’in şarkıları popüler olsalar da müzikal olarak yoksullarsa (Civil Wars’ın eşlik ettiği parça hariç) bu antikapitalizm iddiaları da kuramsal arka plandan aynı şekilde yoksun (Marksizm’in eşlik ettiği versiyonlar hariç!) Öyle ki, asgari ücretle işçi çalıştıran, kira ve vergi ödeyen, kentsel dönüşümün merkezinde bir yerde konumlanmış epey de pahalı bir kafenin sahibi esnaf kendini antikapitalist ilan edip bu sebeple tabağında yemek bırakan müşterilerini azarlıyor ve daha da komiği bu kabul görüyor!

Bu devirde hiç kimsenin Dr. Steve Best’i dinlemek varken Marx’ın Kapital’inden 10 sayfa bile okumayacağını bilsem de, en azından katılmak katılmamak bir yana rastladığım tek tutarlı kapitalizm eleştirisinin ve kapitalizmin sonu iddiasının Marx’ta olduğunu belirtmeliyim. Ve burada da veganlardan değil, işçi sınıfından bahsediliyor. Bu fikir ne kadar demode görünse de, bu tutarlı kapitalizmin sonu iddiasında kapitalizme meydan okuyabilecek bir toplumsal grup olarak işçi sınıfının öneriliyor olması nedensel bir şekilde açıklanıyor ve bunun da bir grup kararlı ve örgütlü işçinin ‘ha’ demesiyle değil de belli bir tarihsel momentumda kapitalizmin kendi iç çelişkileri yürütülemez hale geldiğinde mümkün olduğu öne sürülüyor ve okuyucuya işçi sınıfını keyfi bir şekilde başka ezilen gruplarıyla ikame etmemesi, işçilerin bu gücünün eziliyor olmalarından değil, ekonomideki kilit rollerinden kaynaklandığı hatırlatılıyor. Bu önemli. Elbette Marx kapitalizmi eski ve kalıplaşmış düşünceleri yıkması, dinleri ve tabuları zayıflatması, tarihte hiç görülmemiş dağıtım ağları oluşturması, yeniliklere ve serbestleşmeye olanak tanıması hatta bizzat bu yenilikleri destekliyor olması, serbest piyasanın bu yıkıcı ve yaratıcı gücünden de bahsediyor. Veganlığın feodal dönemde ortaya çıkmamış olmasına şaşmamalı.  Bu kapitalizm veganları sevdiği için değil de işte yukarıdaki özellikleri taşıdığı için böyle. Kapitalizm ‘veganları seven’ bir kişiymiş gibi değil de değişim değeri ve kâr dışında herhangi bir değere bağlılığı olmayan (bu yüzden de yıkıcı ve yaratıcı), arz-talep mekanizmasına göre işleyen, artı değer ve emek-sermaye çelişkisine dayanan bir sistem olarak anlaşıldığında anlaşılmış oluyor. Fakat dediğim gibi, moda olan bu değil. Moda dinde şeytan geçen yerlere kapitalizm yazıp oradan bir politikamsı üretmek.

Kapitalizmi yıkmak için işçi sınıfı yani üretici güçler vs. yerine tüketimi azaltmak gibi bir takım öneriler getiriliyor. (Bir de Haydar Baş’ın milli ekonomi modeli ile Yerli Malı Haftası arasında bir yerlerde duran Starbucks’a karşı Kurukahveci Mehmed Efendicilik var ki, hiç değinmiyorum). Tüketimde aşırıya kaçmayı yanlış bulmak hayvanların mal sayıldığı günümüzde vegan olsak da dolaylı yollardan hayvanlara zarar vereceğinden elbette yerinde bir ahlaki tepkidir. Fakat gelip de bunu ‘kapitalizme meydan okuyan bir fikir’ olarak sunmak saçmadır. Kitlelerin tüketimi azaltması kapitalizmi yıkmaz, en fazla (o da küçük bir ihtimalle) ekonomide durgunluk yaratır ki, son 100 yıldır kapitalizm ekonomide durgunlukla nasıl başa çıkacağını çok iyi biliyor: Keynes sağolsun, devleti güçlendirerek! Çöp karıştırarak veya pazardan alışveriş ederek kapitalizme meydan okuduğunu düşünmek ise güzel, naif bir düşünce olsa da, ‘tehlikeli’ sayılmaz. Tüketimi azaltmak ekonomik sistemi değiştirmeyecek ancak yerinde bir ahlaki tepkidir. İhtiyacınız olmadığı halde çöp karıştırmak ise gerçekten çöpteki yiyeceklere ihtiyaç duyacak kadar yoksul insanların ve çöpten beslenen kedilerin rızkına el koymak bile olabilir.

Ve deniyor ki, bir takım veganlar soya sütünün 3 liraya düşmesine sevindiklerine, 1 liraya düşmesineyse davul zurna bayram ettiklerine göre kesin kapitalisttirler, onlara yuh olsundur. Oysa bu duruma bakıp da bunu görmek tuhaf. Şunu da görebilirsiniz: seviniyorlar çünkü 12 liraya soya sütü alamayacak kadar yoksullar. İşçi sınıfının çoğu gibi haftada 6 gün, günde 8 saat çalışıp, günde 3 saati de yollarda geçirdiklerinden, 8 saat de uyusalar, yaşamak için kendilerine 5 saat kalmaktadır. Bu 5 saatin de bir kısmını yemek yiyerek, duş alarak, tuvalete giderek, diş fırçalayarak, sevişerek, şarkı söyleyerek vs. geçirmek gibi bir hakları olduğundan belki soya fasülyelerini suya koymak, kabuklarını soymak, sonra bir güzel mikserden geçirip kaynatmak, süzmek gibi işlemlere saatler ayırmak zorlarına gitmektedir. Fakat bilmektedirler ki aslında bir soya sütleri olsa sabah kahvaltısını mısır gevreğiyle yapabilecek, zeytin-ekmek ile simite bir alternatif bulup kahvaltılarında bir değişiklik yapabilceklerdir. Ne var ki, navegan iş arkadaşları BİM’den 1,5 liraya inek sütü alabiliyorken o ancak maliyeti çok daha düşük olan soya sütüne 12 lira verirse ya da saatlerini soya sütü yapmaya ayırırsa böyle bir kahvaltı yapabilecektir. Ayda bir kez alışverişe ayırdığı Pazar gününde soya sütü alsa acaba kahveme mi koysam, kahvaltı da mı yesem yoksa şu veganlığa ilgi duyan, soya sütü diye bir şey varmış o nasıl bir şey diye soran arkadaşıma mı tattırsam diye 10 kez düşünmesi gerekmekte, hangisini seçse aklında diğer ikisi kalmaktadır. Fakat aynı sırada ondan daha az çalışan birileri kolaylıkla 12 lira verip soya sütü alabilmektedir. Çünkü gelir dağılımı adaletsizdir ve onun işleri o kadar iyi gitmemektedir. Sonra bir akşam Veganİstanbul’da öğrenir ki yaşadığı yere yakın bir markette soya sütü onun da alabileceği bir fiyata düşmüştür. Bu akşam 3 paket alabilir, aklındaki o üç şeyi de yapabilir. Evet buna sevinir çünkü yoksuldur, çünkü başkalarının kolayca erişebildiği bir şeylere erişebilmiştir. Burada sisteme, düzene, gelir adaletsizliğine bir tepki görmüyorsanız, görmüyorsunuzdur! Dönüp ona ‘sen buna sevindin çünkü kapitalistsin’ diyenlere ancak gülüp geçecektir! Antikapitalistlerin, onun başkalarının kolayca ulaşabildiği şeylere ulaşamamasına değil, ulaşmasına karşı olduklarını görür ve onlarla birlikte hareket etmez. Onlara haklı olarak kızar. Tıpkı kendisine dışarıdan bilinç taşıma iddiasında olan sol partilere dönüp bakmayacağı gibi.

Ve başka bir şey: hayatımın bir sürü yılını sosyalist bir hareketin içinde geçirdim ve yüzlerce insanla kapitalizm üzerine toplantılarda, stantlarda, yürüyüşlerde, grevlerde vs. konuşma fırsatım oldu ve söyleyebilirim ki insanlara kapitalizm hakkında bir şeyler söylemek ve harekete geçirmek gibi bir derdi olan kimse dönüp de ‘Sizin kapitalizmle derdiniz yok’ diye lafa başlamaz. Bu genelde üniversite 1. sınıfta o kampüste popüler olan bir sol partiye üye olan henüz politik bilinç kazanmamış bir gencin sınıf arkadaşlarına karşı bir serzenişi olabilir, politik bir ikna ve dönüştürme aracı değil. Gerçekten mücadelenin içinde yer alan insanlar bilirler ki, kapitalizm kelimesiyle tanışmamış bir işçi bile emek-sermaye çelişkisinin, artı değerin ne olduğunu bilir. Bunları bu kelimelerle ifade etmez ama bunları anlattığı bir ifade mutlaka vardır. Bunlar beyaz yakalılar için daha dumanlıdır ama mavi yakalılar için nettir. ‘6 gün çalışıp maaşımı çıkarttım, şimdi 22 gün patrona çalışacağım’ der vs. İnsanlar bunları bilirler ve sorunun farkındadırlar. Ancak karşılarına çıkan ilk maceracı, ayakları yere basmayan ‘sistemi yıkma’ nutkuna gözü kapalı kapılmayacak kadar da akılları başlarındadır. Bu yüzden topluma dönüp de ‘sizin kapitalizmle derdiniz yok’ diyerek kendi ahlaki üstünlüğünüzü ispatlamaya çalışmak yerine, kapitalizmden ne anladığınızı, bu sistemi nasıl değiştirmeyi planladığınızı ve yerine ne koymanın daha iyi olacağını düşündüğünüzü anlatırsanız sizi dinlemek isteyenler çıkacaktır. Fakat yaşadığımız koşulları, hayatlarımızın ne şekillerde zor olduğunu, nelerle mücadele ettiğimizi bilmeden parmaklarınızı uzatıp suçlamalarda bulunduğunuz müddetçe sizi dinlemeyeceğiz. Çünkü dediğiniz şeyi ciddiye almadığınız belli oluyor.

Hele ki ABD’de bir üniversitede ders veren beyaz orta sınıf bir erkek parmağını bize çevirip daha radikal olmamızı, sistemi yıkmak için daha yıkıcı eylemlerde bulunmak gerektiğini falan öğütleyince gülüp geçiyoruz, ama sadece onun bu öğütlerini dinleyerek hapse düşen ya da vurulan gençler olabileceğini ve bu fedakar eylemlerin aslında hiçbir değişim yaratmayacak kahramanlıklar olduğunu, bu gençler kelimenin tam anlamıyla harcanırken, Best’in bir sonraki yılın ders programını hazırlamakla ya da bir sonraki yıkım çağrısı yapan konuşmasını hazırlamakla olduğunu hatırlayana kadar. Oysa bu insanlar bu postmodern şarlatana, bu akademik narodnike kulak vermek yerine bu enerjilerini öğrenmek ve öğretmek için, gerçek ve kalıcı bir taban hareketini inşa etmek için kullansalardı gerçek bir değişimin bir parçası olabilirlerdi. Değişen tek şey kötüye giden hayatları oldu.

Diyorlar ki veganlar soya sütü indirimine koştukları hevesle eylemlere koşmuyorlar ve bu çok kötü. Bence daha kötü olan bir şey var, o da veganların kedi-köpek ya da at eylemlerine koştukları hevesle veganlık anlatılacak olan stantlara koşmuyor olmaları. Bu da harekette ciddi bir türcülük sorunu olduğunu gösteriyor. Aynı türcülük sorunu, dönüp veganların kapitalizm karşıtı hareketlere veganlık anlatmak yerine veganlara antikapitalizm anlatmakla vakit geçiriyor olmalarının da bir sebebi olsa gerek. Zaten halihazırda bir avuç olan veganlar topluca antikapitalist olsalar bir yana Leninizmi benimseyip Bolşevik partiyi yeniden canlandırsalar bile ne değişir bilmiyorum ama antikapitalistler ve diğerleri vegan olmadığı müddetçe insan harici kişiler öldürülüyor ve yeni köle nesiller onların talebiyle dünyaya getiriliyor. Veganlar da sol gazetelere ‘veganlar çok burjuva, hepsi tüketim çılgını’ temalı röportaj ve deneme yazıları gönderiyorlar. Bu durum belli ki veganların soya sütü tüketimi kadar rahatsız edici gelmiyor. Tuhaf.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder