20140905

Ekolojinin Derinliklerinde Ajan Smith'i Bulmak!


Geçenlerde Facebook'ta yüzbininci kere bir kişinin ''Eğer birkaç yüz insanın ölümüne sebep olan bir virüse salgın hastalık diyorsak, bütün bir doğanın yıkımına, milyarlarca hayvanın ölümüne ve hatta soyunun tükenmesine sebep olan insanlığa neden bir salgın hastalık demiyoruz'' gibi sözler yazdığına şahit oldum ve konu hakkıda iki tane tweet attım.


Bahsettiğim Ajan Smith tiradı şu; hatırlamayanlar için (hem de Türkçe dublajlı ve İngilizce altyazılı, nedense):


Ama tweet atmak yetmedi, çünkü zaman zaman kendisini derin ekoloji zaman zamansa hayvan savunuculuğu olarak tanıtan bu misantropik söylem yüz bininci kez tekrarlansa da her defasında tekerlemeyi zikreden kişi, çevresindekilerin ''Evet, hepimiz de gerçekten virüs gibiyiz, keşke insanlığın sonu gelse'' şeklindeki destek mesajlarını alıyor. İnsanlığın sonunun gelmesini isteyenler galiba Gandi'nin meşhur sözünü duymamış olmalı ki konuşmadan sonra, herkes hayatına devam ediyor:


Dünya'da görmek istediğin değişikliğin kendisi ol.

Şu an ana akım muhalif politik atmosferde 90ların sonunda ve 2000lerin başında yayınlanan filmlerin büyük etkisi olduğu ortada. Sadece Gezi'de değil, son yıllarda yaşanan büyük kitlesel protestoların hemen hepsinde V for Vandetta filminden ilham alarak Guy Fawkes maskesi ön plandaydı. Hala pek çok insanın politik görüşleriyle Fight Club filminin ana fikri korelasyon içerisindedir. Daha geçenlerde Harry Potter izleyerek büyüyen çocukların insan haklarına duyarlılıklarının arttığı gibi bir takım bulgulara rastlandığı söyleniyordu.  O günlerde Altıncı His ile birlikte en çok konuşulan filmlerden birisi de Matrix'ti.

Peki ama neden Ajan Smith? Matrix'ten ana akım kültürel ortama kalan iki şeyden biri neden bu tirat oldu? (Diğeri hayvanları eskiden ne kadar güzel muamele ederek kesip yediğimizi ama endüstriyel ortamda herşeyin sarpa sardığını anlatan berbat ''mutlu'' sömürü propagandalarından dini gençlere hitap edecek biçimde anlatmayı hedefleyen kitaplara kadar çok farklı alanlarda tekrar tekrar kullanılmış kırmızı hap mı yoksa mavi hap mı klişesi. )

Ajan Smith filmdeki kötü karakterdir, hatta bir karakter bile değildir, makinelerin yarattığı simülasyonda kullandığı bir bot bile sayılabilir. Ortalama olarak insanlara bakışı bir eko-faşist'in bakışına denkmiş gibi görünse de derdi pek de insanları yok etmek değildir, bu sahnenin çok öncesinde zaten Ajan Smith'i yöneten sistemin bütün derdinin insanların bilinçlerini ortadan kaldırıp bedenlerini enerji kaynağı olarak kullanmak olduğunu öğrenmiş bulunuyoruz. Yani, hakaret ediyor olsa da aslında insanları kaynak olarak kullanmaya mecbur ve bunun da farkında. Sömürdüğü ve dolayısıyla tüm varlığının kaynağı olan diğer kişileri aşağılamayı kültürel bir kod haline getirmiş hemen hemen tüm egemenler gibi davranıyor.



Plumwood da Bookchin'in derin ekolojiye getirdiği eleştiriyi referans alarak bu düşüncenin gerçekte de aynı amaca hizmet edebileceğini gösteriyor. Zira ekolojik yıkımdan homojen ve evrensel bir 'insan' figürünü sorumlu tutmak ve bu yıkımın temelinde insan türünün doğal olarak sahip olduğu bencilliğin ve yıkıcılığın bulunduğunu öne sürmek kaynakların paylaşımında ve dolayısıyla yıkımda sorumluluğu açık bir şekilde farklı (daha fazla) olan beyaz batılı orta sınıf (burjuva) erkeğin kendisini temize çıkarmasına ve bu sorumluluğu failden çok kurban konumunda olan diğer kesimlerle eşit paylaşma (ve aslında paylaşmama ve tüm sorumluluğu ve ''fedakarlıkları'' onların üstüne yükleme) isteğini meşrulaştırmasına zemin hazırlıyor. Böylece ekonomik sistemde değişiklikler veya imtiyazların ortadan kalkması değil, insan nüfusunun azalması bir çözüm olarak karşımıza çıkartılıyor. Ya da Fight Club devreye giriyor ve orta çağ çileciliği ile doğu dinlerinden intihal bir zaten fazla şeye sahip olmanın mutsuzluk getirdiği fikrine ikna oluyoruz. Zavallı orta sınıf beyaz batılı, bolluk içinde!

Yani siz de Ajan Smith gibi düşünüyorsanız, neden milyarlarca dolarlık gelire sahip dünyanın en büyük sinema şirketlerinden Warner Bros.'un yayınladığı bir filmin içindeki bir karakterle aynı fikirlere sahip olduğunuzu ve o karakterin o filmde bu düşünceleri taşırkenki motivasyonunu ve sınıfsal konumunu da hesaba katmak isteyebilirsiniz. Zira, o sınıfsal konumda (büyük ihtimalle) değil(sin)iz.

Herşey bir yana, Ajan Smith gibi düşünmek sizi hiçbir yere taşımaz. Etraftaki tüm insanlardan nefret etmenizin hayvanlar ya da ekoloji için herhangi bir değişikliğe yol açmayacak. Sorunun insanların bencilliği olduğunu söylemek, içinde yaşadığımız düzenin 'doğal' ve 'zorunlu' olduğunu söylemektir. Oysa doğal durum olarak nitelenen bütün davranış kalıplarının temelde inşa edilen doğayla alakasını kurmak anlamlıdır.

"İnsanlardan bıktım"

Siz de üstteki fotoğraftaki gibi düşünüyor olabilirsiniz ve inanın bu satırların yazarı da zaman zaman bu düşünceye kapılabiliyor. Facebook'ta uzun uzun anlatmanızın ardından bir sürü mantıklı argümana ısrarla sucuk fotoğrafıyla cevap veren ve böylece lafı gediğine oturttuğunu (ya da bizim hayatımız boyunca hiç sucuk görmemiş olduğumuz için vegan olduğumuzu?) düşünen ya da stantta uzun uzun dil döktükten sonra "sen vegan olmadan önce saçını sakalını kes" demeye kendinde hak gören insanlarla karşılaştıkça böyle şeyler aklımıza gelebiliyor. İnsanların tarih boyunca ve bugün yaptıklarını (atom bombasını, toplama kamplarını, kölelik kurumunu, gulagları, Polpot rejimini, IŞİD'in katliamlarını, kolonizasyon dönemini, daha nicelerini) yaptıklarını görmek veya anımsamak insanlığa dair umudumuzu yitirmemize yol açabiliyor.

Fakat bunlar aklımıza geldiklerinde tutunmamız değil savuşturmamız gereken düşünceler, sadece basitçe yanlış oldukları için değil, aynı zamanda diğer insanlarla anlamlı ve samimi ilişkiler kurmamızı ve iyi yönde dönüşümün önünü kapattıkları için de. Diğer insanların eylem ve motivasyonlarını sahip olduğumuz çeşitli imtiyazlı konumdan değerlendirip ve bu değerlendirmeden nefret ve aşağılama çıkartmak onları dinlememizin önünü kapatır ve dinlemenin olmadığı yerde diyalog yoktur. Desteklediği siyasi partiye oy vermeyen insanların budala olduklarını düşünen ama her seçimde de bu "budalaların" onun partisine bu kez oy vereceğini ve bu kez seçimi kazanacağını umanları düşünün örneğin. Sadece asla kazanamayacakları bir sonsuz döngüye girmekle kalmazlar, ayrıca kendilerini geliştirmeleri ve sorgulamaları da imkansız hale gelir.

Geçtiğimiz yüzyılda Karl Marx, insanların kültürlerini, ahlaki değerlerini, düşüncelerini ve motivasyonlarını ekonomik altyapının koşulladığı tespitini yapmıştı, insanlar kendi dünyalarını ve anlam dünyalarını çeşitli gündelik ve politik mücadeleler ile yaratıyorlardı. Marx, insanların kendi doğalarını kendileri kuran bir tür olduğunu görmüştü, sabit bir insan doğası yoktu, insanın bencil olduğunu söylemek bencilliği koşullayan ilişkiler dünyasını görmeden anlamsızdı. 

İnsanın son birkaç bin yıldır inşa ettiği dünya defalarca değişti, birkaç yüz yıl önceki insanların yaşamıyla ve değerleriyle şimdiki arasında çok fark var. Bu farklılık ve bugün sahip olduğumuz değerler milyonlarca insanın mücadelesine, örgütlülüğüne ve ödediği bedellere dayanıyor. Irkçılığı, cinsiyetçiliği ve heteroseksizmi tamamen ortadan kaldıramadık ama mücadelelerimizle zayıflatıyoruz. 1944 yılından beri türcülük de bu mücadelenin bir alanı halinde ve hissedebilir canlıları mal olarak görmeyi reddederek vegan olan her insanla türcülüğü de geriletiyoruz. Bir yandan ekolojik yıkım sürüyor ancak bir yandan her geçen gün daha fazla insan bu yıkıma karşı ses çıkarıyor. İnsan hep aynıydı ve aynı kalacaktır demek verilen bu mücadeleleri ve bu mücadelelerde kazanılanları hiçe saymak demek ve böyle bir lüksümüz yok. (Postmodern arkadaşlar bunun ilerlemeye bir aşk ilanı olduğunu düşünüyor olabilir; ezilenlerin mücaddelesinden bahsediyorum ve ezilenlerin mücadelesini ve kazanımlarını hiçe saymadan ve nihilizme sürüklenmeden de Aydınlanma hümanizminin eleştirilebileceğini düşünüyorum. Egemen anlatıya muhalefet illa ki ikiliği muhafaza edip tersine çevirmek değildir.)


Gandi'nin ''Günahtan nefret et, günahkârı sev'' şeklinde yaygınlaştırdığı bir söz vardır. Dünyayı sızlanarak ve başka insanlara öfke bileyerek değil, kendimizden başlayarak, imtiyazlarımızı gözeterek, değişimin sorumluluğunu üstlenerek değiştirebiliriz. Ve bu değişimin teorisi her yıl milyarlarca dolar tiraj yapan devasa film stüdyolarından çıkmayacak.