20140804

Ama bir dakika durun... zaten yasak(tı)!

Seçimler bir kez daha gündemde olduğu için Emma Goldman'a atfedilen iki meşhur sözden birisi bir kez daha facebook duvarlarından ve twitter timelinelarından mesaj veriyor: "Eğer oy kullanmak bir işe yarasaydı, emin olun yasaklanırdı." Emma Goldman bu sözü gerçekten söylemiş mi, söylediyse bu sözden önce ve sonra ne anlatıyor bilmiyorum. Birçok politik slogan gibi bu söz de içi boşaltılıp seçimlerle ilgili son söz olarak karşımıza çıkıyor.

Ama bir dakika durun... zaten yasak(tı)!

Şu anda Cumhurbaşkanlığı seçimleri gündemde. Cumhurbaşkanlığına üç aday var. Adayların ikisi milliyetçi, muhafazakar, heteroseksist, tek-dil-tek-din anlayışını temsil eden adaylar. Üçüncü aday ise Selahattin Demirtaş. Demirtaş, Kürt siyasal hareketinin içinden bir isim olmakla beraber kampanyasını bu hareketin uzun süredir Türkiye'nin demokratikleşmesinde ve ayrımcılığa uğrayan pek çok kesimin siyasette söz sahibi olmasında yüklenmiş olduğu misyon üzerine kuruyor. Bu sebeple Demirtaş kampanyası Yeni Yaşam Çağrısı temasını taşıyor.

Emma Goldman'ın sözünü tekrarlayanlara kalırsa bu devletin bir lütfu. Devlet bakıyor ve seçimlerin bir işe yaramayacağını görüyor ve bu sebeple Demirtaş'ın Yeni Yaşam Çağrısı'nı şehir şehir gezip anlatıyor olmasına ses çıkarmıyor. Doğru mu bu? Biraz neler yaşandığına bakarsak pek de öyle olmadığını görebiliriz.

Aşağıdaki videoda Leyla Zana'yı izleyeceksiniz:


Leyla Zana, 1991 yılında Sosyaldemokrat Halkçı Parti listesinden meclise girmişti. Mecliste yemin töreni esnasında kendi ana dilinde şu sözleri söylediğinde "tepkiyle karşılandı": "Ez vê sondê li ser navê gelê kurd û tirk dixwîm (Bu yemini Türk ve Kürt halklarının kardeşliği adına ediyorum)". Ardından 1994'te 5 milletvekiliyle birlikte milletvekili dokunulmazlığı kaldırıldı ve yargılanarak (Hatip Dicle, Selim Sadak ve Orhan Doğan ile birlikte) 15 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Zana, 2004 yılına kadar hapiste yattı. (Hatip Dicle dikkatinizi çekti mi? Hatip Dicle 2011 yılında yapılan seçimlerde yeniden milletvekili seçildi ancak yine hapis cezası vardı ve milletvekilliği iptal edildi.)

Bu çok bilinen bir örnek. SHP listelerinden meclise giren milletvekilleri HEP (Halkın Emek Partisi) içinde siyaset yapmaktalardı. Partinin temel talepleri anadilde eğitim, olağanüstü halin kaldırılması, Kürt meselesinin özgürce tartışılacağı demokratik bir ortam gibi taleplerdi. Biraz daha araştırdığınızda partinin aralarında Diyarbakır il yöneticisi Vedat Aydın ve Gaziantep il yöneticisi Abdulsamet Sakık'ın da bulunduğu çok sayıda üyesi faili meçhul cinayetlere kurban gitiğini görüyorsunuz. Parti 1993 yılında kapatılmış ve DEP (Demokrasi Partisi) isimli bir parti kurulmuş. Leyla Zana ve diğer 3 milletvekiline hapis cezası verildiğinde DEP üyesiymişler ve bu parti de 1994'te Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmış.

Bütün bu yaşananların (faili meçhul cinayetler, hapis cezaları, seçilen milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılarak tutuklanmaları, bir yandan süren kontrgerilla faaliyetleri ve basının üzerindeki baskılar ve şu an hayalimde bile canlandıramadığım sayısız olay) ardından bir şekilde demokratik siyaset yapmaktan, seçimlere katılmaktan, insanlara dertlerini anlatmaktan vazgeçmeyen siyasetçiler HADEP (Halkın Demokrasi Partisi) isminde bir parti kurmuşlar. HADEP'in logosu kelebek, 1995 seçimlerinde 1 milyonun üstünde oy almış, 1999 seçimlerinde ise 37 belediye başkanlığı kazanmış. HADEP'in ömrü biraz daha uzun sürmüş, ancak 2003 yılında parti "yasadışı faaliyetlerin odağı haline geldiği" gerekçe gösterilerek kapatılmış. 

DTP daha yakın tarihe ait bir parti, 2005 yılında kurulmuş ve 2009 yılında da kapatılmış. Çoğumuz logosunda gül olan DTP'yi hatırlıyoruz. DTP, Bin Umut Adaylarıyla bağımısz adaylar projesini ortaya attı ve mecliste çok sayıda bağımsız milletvekili ile temsiliyet buldu. DTP'nin bu projesi daha önce mecliste temsiliyet imkanı bulamayan Türkiye solunun da sesini parlementoya taşıdı, SDP onursal başkanı Akın Birdal, dönemin ÖDP'sinden Ufuk Uras ve Türkiye solunun önemli bir ismi olan Ertuğrul Kürkçü Bin Umut Adayları arasındaydı. Kapatma davasının ardından 37 üyesine siyaset yasağı getirildi, milletvekili seçilmiş olan Ahmet Türk ve Aysel Tuğluk'un milletvekillikleri ellerinden alındı. Kapatıldığı 2009 yılında yapılan seçimlerde parti %5,7 oy alarak 99 belediye kazanmıştı.

Arkasından BDP geliyor: Barış ve Demokrasi Partisi. BDP milletvekilleri ve toplumsal tabanı ile barış sürecinde çok önemli bir rol oynayan bir parti. Bunu da güllük gülistanlık bir ortamda gerçekleştirmiş değiller. KCK operasyonları adı altında yürütülen siyasi davalarda yüzlerce Kürt siyasetçi sudan sebeplerle tutuklandı. Bu operasyonların bir noktasında halkın verdiği oylarla belediye başkanı seçilmiş olan kişiler kelepçelenmiş ve tutuklanmıştı.


Bu fotoğrafta tehlike arzeden bir suçlu gibi kelepçelenen kişileri yakından tanımak isterseniz buraya tıklayarak röportajlarını okuyabilirsiniz.

Google'a BDP'ye saldırı yazdığınızda arka arkaya videolar sıralanıyor; Sinop'ta barış sürecini anlatmaya giden BDP'lilerin ölümden döndükleri geceyi hala hatırlıyorum, toplantı yaptıkları öğretmen evinde uzun süre hayati tehlike altında mahsur kalmışlardı. Haberi ve o olaydan fotoğrafları buraya tıklayarak okuyabilirsiniz. Haberde ismi geçen Sırrı Süreyya Önder'i daha sonra şurada gördük:


BDP üyesi Sırrı Süreyya Önder, Gezi Parkı'nda yıkım ekiplerinin önünde durarak yıkımı durdurmuş ve Türkiye'nin batısının gördüğü en büyük protesto dalgasının, Gezi Parkı Direnişi'nin fişeğini yakanlardan olmuştu.

BDP daha sonra Türkiye'deki pek çok hareketle bir araya geldi ve HDP (Halkların Demokrasi Partisi) çatısı altında toplandı. HDP kendisini belli bir kimliğin değil tüm ezilen kesimlerin partisi olarak gördüğünü beyan eden bir parti. Bunun ne kadar yerine getirilebildiği bir tartışma konusu olmakla beraber, öyle görünüyor ki parti tabanını bu mesajı büyük bir coşkuyla karşılıyor. 

Yukarıda fotoğrafını paylaştığım Sırrı Süreyya Önder HDP listelerinden Pınar Aydınlar'la birlikte İstanbul Büyükşehir Eşbaşkanı adayı olmuştu. HDP Türkiye'nin batısında pek çok il ve ilçede adaylıklar ortaya koydu. Ancak bir kez daha saldırılarla karşılaştı. Fethiye'deki görüntüleri hatırlarsınız. Fethiye bir örnekti, pek çok yerde benzer engeller ve baskılarla karşılaşıyor HDP üyeleri.

Üstelik sadece devletten ya da milliyetçilerden de değil. Örneğin geçtiğimiz günlerde İstanbul'da Nurtepe muhitinde Halk Cephesi isimli sol görüşlü olduğunu öne süren muhafazakar grup Cumhurbaşkanı adayı olan HDP üyesi Selahattin Demirtaş'ın broşürlerinin dağıtıldığı standı engelledi ve broşürleri de yaktı. DTP genel başkanı Ahmet Türk katıldığı bir etkinlikte yumruklu saldırıya uğradığında kendisine solcu diyen bir şahsın köşe yazısı yazıp o yumruğu atan kişinin "sınıfsal bir tepki" verdiğini söylediği hatrımızdan çıkmış değil.



Rize'de açtığı Demirtaş standı saldırıya uğrayan emekli öğretmen Necmettin Durmuş şöyle söylüyordu: "Demokrasi olacaksa boyle gökten zembille inmez. Bir takım bedellerin ödenmesi lazım. Tehditle yaşam olur mu? 'Yok demokrasi gelsin,' demokrasiyi isteyeceksin ki olsun. Her tehdide kulak verirsen hiçbir şey olmaz."

Bu aslında bahsettiğim şu onlarca yıllık demokratik mücadelenin bir özeti gibi. Demirtaş, Necmettin Durmuş'un açtığı standın Cumhurbaşkanlığı koltuğundan daha değerli olduğunu söylüyor her fırsatta. Bu sadece öylesine söylenen bir söz değil, faili meçhul cinayetlerden siyasi yasaklara, yok sayılmaktan tehdit edilmeye her türlü baskıyla karşılaşmasına rağmen kendisine yol olarak ezilenlerle dayanışmayı, barışı savunmayı ve demokrasiyi genişletmeyi seçmeyi başarmış bir hareketin ifadesi. 

Burada verdiğim örnekler yaşananların, insanların karşılaştığı baskının ve şiddetin çok çok küçük bir kısmı ve üstelik yalnızca siyasi partilerden bahsettim. Bunun yanında kapatılan gazeteler, Özgür Gündem gazetesinin baskılar altında yayın macerası ve daha pek çok kişinin yaşamı var. 

Bu hikayelerin hepsinin ardında gerçek insanlar ve gerçek yaşamlar var ve bu yaşamlar egemenlerin egemenliklerini sürdürmeleri adına karartılmış ya da karartılmaya çalışılmış, en temel hakları ellerinden alınmış ya da alınmaya çalışılmış.

HDP'nin seçimlerde bulunması, Demirtaş'ın adaylığı devletin "ortada bir tehlike olmadığı için bahşetmiş olduğu" bir lütuf değil, milyonlarca insanın acı çekerek, tehlikelerle karşılaşarak, hapse düşerek hatta malesef canından olarak iade aldığı, tanınmasını sağladığı bir hak.

Emma Goldman, yazının en başında alıntıladığım sözü hangi sebeple söylemiş olursa olsun (ki eminim parlamentonun toplumsal değişimin merkezi olmadığı, değişimin tabanda gerçekleşecek toplumsal dönüşüm ile olabileceği gibi katıldığım sebepleri vardır), bu sözün bu ödenen bedellerin ve mücadele eden insanların farkında olmayan, kendi anadilinde konuşan adaylara oy verme, kendi anadilinde, kendi inançları çerçevesinde siyaset yapabilme gibi hakları doğuştan elde etmiş ve bu ülkedeki milyonlarca insana göre avantajlı konumda olduğunun ve bu avantajlı konumun önemli ölçüde başkalarının haklarının gaspı üzerine inşa edildiğini tanımayı reddeden kişilerin oyuncağı olması için söylememiştir. Sadece Leyla Zana değil yakın dönemlerde Merve Kavakçı da bu kez yemin töreninde başörtüsü taktığı için meclisten atılmış, milletvekilliği elinden alınmıştı. Meclis sadece laik-türk-ortasınıfın siyaset yapma alanı(ydı). Bu alan temsil edebilme ve edilebilme avantajına doğuştan sahip olmadığı için vazgeçmeyen insanların mücadelesi ve ödediği bedellerle genişletiliyor. Bülent Ecevit şu konuşmasında mecliste kimlere yer olmadığını açıklıyor:



Seçimlere katılmak istememeyi anlıyorum. Kendime yakın bulduğum bir aday olmasaydı seçime gidip oy kullanmazdım. Ama bunu ifade etmek için Emma Goldman'ın sözünü alıntılamaya da ihtiyaç duymaz, mücadele eden insanların mücadelesini görüşlerimi temsil etmiyor diye hiçleştirmeye çalışmazdım. 

"Oy vermek bir işe yarasaydı seçimler yasaklanırdı." Ama bir dakika durun, bu ülkede Kürtlerin Kürt kimlikleriyle temsili zaten yasaktı, başörtülü kadınların mecliste olması zaten yasak(tı). Mecliste bildiğim kadarıyla bir tane Hıristiyan yok, mecliste bildiğim kadarıyla açık bir şekilde eşcinsel olduğunu, ateist olduğunu ifade eden kimse yok. Mecliste HDP haricinde çok az kadın var. 

Şu an Kürtlerin mecliste temsil ediliyor olması, Yeni Yaşam Çağrısı gibi olağanüstü bir programa sahip Cumhurbaşkanı adayının Kürt siyasi geleneğinin içerisinden geliyor olması seçimlerin bir işe yaramadığının bu yüzden de devletin lütfettiğinin değil, devletin mücadele eden ve vazgeçmaeyen bir halk olduğunda kafası estiği her şeyi yasaklayamadığının, yasaklasa da o yasağın er geç delindiğinin kanıtıdır. 

Ve oyumu kime vereceğimi sorarsanız, #tabiikiDemirtaş