20140728

"Ahlak" kelimesinin savunusu



Bazı kelimelerin kullanıldıkları sıklıkta anlamsızlaştıklarını ve bu anlamsızlığın muğlak bir olumsuzlukla doldurulduğu, ardından bu kavramların bir baskı ve susturma aygıtına dönüştürüldüklerini düşünüyorum. "Faşist" kelimesinin on yıllar boyunca gerekli gereksiz her yerde kullanıldığına şahit oluyoruz, üstelik gerçekten "faşist" düşüncelerle karşılaştığımızda bu kelimenin hiçbir ağırlığı kalmamış oluyor. Bir dönem "liberal" kelimesi (ve versiyonları) benzer şekilde kullanılmış, özellikle sol cenahta sol-ana-akım söyleminin dışında kalan her ifade ve eylem biçimi liberal olmakla "suçlanmıştı". Bu tarz örnekleri çoğaltmak mümkün, bu kullanım biçimleri genel olarak susturmak ve olumsuz bulunan bir kategori ile bir düşünceyi eşleştirip ifadeyi sessizleştirmek üzere işlev görüyor.

Dün akşam okuduğum bir yazıda 12 kere "ahlakçılık" kelimesinin geçtiğini görünce bu kelimenin de problemli bir hale geldiğini düşünmeye başladım. Yazıda pornografiye karşı olumsuz bir bakış açısı taşımakta olan ya da pornografinin "cinsiyetçiliği desteklediğini" savunan kişilerin aslında "ahlakçılık" yaptıkları öne sürülüyordu. (Bu yazıda bu konu üzerine düşüncelerimi belirtmeyeceğim.) Bu kelime ile daha önce YÖD ile ilişkili olan Sosyal Savaş dergisinin internet sitesinde de karşılaştmıştım. Bu kez, adaletin temeli olarak veganlığı savunmak "ahlakçılık yapmak" olarak tanımlanıyordu. Bu ifadeyi Peter Singer gibi kişilerin PeTA ve Mercy for Animals gibi kurumların veganlığı savunanlar için kullandıkları "moral-purity" ifadesi ile ilişkilendirmiştim. 

Her türlü yasağın, baskının, sansürün "genel ahlak kurallarının bozulmasına karşı önlem" üzerinden gerekçelendirildiği bir toplumsal yapı içerisinde "ahlak" kelimesine de olumsuz bir anlam yüklenmesinin anlaşılır olmakla birlikte, problemli olduğunu düşünüyorum. Bu noktada asıl soru şu, "genel ahlak" şeklinde dayatılan toplumsal baskıya karşı çıkmak, ahlaki göreceliliği savunmayı mı gerektiriyor. "Genel ahlak kimin ahlakı" sloganına katılmak, "ahlaki gerçekçilik" pozisyonunu reddetmeyi mi gerektiriyor? 

Slogan üzerinden soralım: Genel ahlak kimin ahlakı? "Genel ahlak" dendiğinde referans verilenin, temelde toplumsal ilişkiler içerisinde güçlü konumda bulunan, imtiyazlara sahip olan ve halihazırda varolan toplumsal düzenin sürmesinden çıkarı bulunan kimliklerin bu durumlarını sürdürmelerini sağlayan söylemler bütünü olduğunu görmek mümkün. Bu imtiyazlar ve düzenin hangi iktidar sahiplerinin çıkarına devam edeceği üzerine her daim süren müzakere genel ahlakın kodları üzerinde bir tartışmayı da mümkün kılıyor. Bu sebeple "genel ahlak" kavramının toplumda çoğunluğun değerlerini yansıtan bir dünya görüşü olduğunu söylemek yanıltıcı olur; genel ahlakı bir toplumun çevresinde yapılandığı güç ilişkilerinin ve çatışmalarının bir ifadesi olarak şekillenmiş bir söylemler bütünü olarak ifade etmek daha doğru olacaktır. Bu güç ilişkilerinin bir toplumsal azınlığın diğerleri üzerine kurduğu tahakküm şeklinde kurgulanmış olması zorunluluk taşımaz, çıkarlar "toplumu" oluşturan bireylerin çoğunluğunun bir toplumsal azınlık üzerine tahakkümü şeklini de alabilir, hatta bir söylem belli bir süre için toplumdaki tüm bireylerin çıkarına kabul edilebilir vs. Bu sebeple geleneksel ezen azınlık ve ezilen çoğunluk [biz %99uz] ayrımı üzerinden değil toplumsal konumlar/kimlikler/güç ilişkileri üzerinden bir okuma yapmak tüm baskının sorumluluğunu bir devlete, hükümete, bir sisteme ya da görünmez bir ideolojiye atmak yerine kendi sorumluluğumuzu ve feragat etmemiz gereken çıkarlarımızı ya da baskıya karşı mücadele ederken kullanabileceğimiz imtiyazlarımızı görmemizin de önünü açacaktır.

Bir önceki paragrafta "baskıya karşı mücadele" gibi bir ifade kullandım. Pekala, baskıya karşı mücadele etmek gerektiğini nereden çıkartıyorum? Baskıya karşı mücadele etmek gerektiği görüşü "ahlaki" bir görüştür. Çocuk istismarının, tecavüzün, ayrımcılığın, şiddetin, hayvan kullanımının, sömürünün vs. karşısında durmam için bunların "yanlış" olduğuna inanıyor olmam gerekir. Bunların yanlış olduğuna inanmak "ahlak" kapsamına girer ve ahlaki önermeler, sözgelimi bilimsel önermeler gibi gözlemlere ve deneylere dayanarak kanıtlanabilir önermeler değildir. 

Bu noktada "genel ahlak=ahlak" gibi bir denklem kuramayız. Genel ahlak, güç ilişkilerini ifade ediyor ve ahlak kavramı da bu güç ilişkilerinin tesisi ve sürdürülmesi amacıyla istismar ediliyor olabilir fakat bu bir tarafta "genel ahlak" ve onun tutucu savunucularının yer aldığı diğer tarafta ise "ahlaki görecelilik" ve postmodernizmin yer aldığı bir bölünme ile karşı karşıya olduğumuz ve bu iki taraftan birini seçmek durumunda olduğumuz anlamına gelmez. Genel ahlak=ahlak değildir. Ahlaki görecelilik ise radikal bir söyleme sahip gibi görünmekle birlikte, güç ilişkileri söz konusu olduğunda tıpkı "genel ahlak" anlayışı gibi bizi araçsız ve yöntemsiz bırakan bir karmaşıklıktır. 

Örneğin, acı çekme kapasitesi olan bir kişiye işkence yapmanın kötü bir şey olduğunu bilirim. Bu yanlıştır ancak neden yanlış olduğu bazı önkabüller olmadan kanıtlanamaz. 
"Acı çekme kapasitesi olan bir kişiye işkence yapmak kötüdür çünkü kimse zorunda olmadığı halde acı çekmek istemez."
"Pekala, fakat bir kişiye isteği dışında acı çektirmek neden yanlıştır?"
"Çünkü bu kişisel sınırları aşmak anlamına gelir."
"Kişisel sınırları kim belirliyor?"

Bu örnekte ahlaki göreceliliği savunanların, özellikle de postmodern görüşün savunucularının getirecekleri argüman, acı çekme kapasitesi olan bir kişiye işkence yapmanın kötü olduğunu söyleyemeyeceğimizdir, çünkü acı çekmekten haz alan "mazoşist" bireyler de vardır ve böyle bir tanım yapmak bu kişilerin ötekileştirilmelerine ve gözardı edilmelerine sebep olur, söz söyleme hakları ellerinden alınır. (Oysa birisine işkence yapmak ile içerisinde acının da bulunduğu ve tarafların buna razı olduğu bir cinsel yaşantı arasındaki farkı göz önünde bulundurmak bu problemi çözmek için yeterlidir. İşkence görmeme hakkını savunmak, acıdan haz almanın yasaklanmasını savunmak anlamına gelmez) Göreceliliğin bir başka biçimi olan netice odaklı faydacı ahlak, işkencenin bireysel neticeleri bakımından kötü sonuçlar doğuruyor olması sebebiyle yanlış sayılma ihtimalini kabul eder ancak işkencenin kötü olduğu gibi bir kuralı kabul edemeyeceğimizi çünkü işkence ile elde edilebilecek bilgilerin çok daha fazla insanın hayatına olumlu etkileri olabileceğini öne sürer.

Genel ahlakın işkenceyle bir problemi yoktur. İşkence görüntüleri yayınlayan bir televizyon kanalı ceza almaz (öte yandan işkenceye karşı yayınlar yapan bir TV kanalının başı derde girebilir). Bunun bir örneği olarak işkenceci bir polisin yüceltildiği, dünyanın dört bir yanında yayınlanan 24 isimli diziyi verebiliriz. Dizi açık bir şekilde işkence olmadan ABD'nin "teröristlerden" korunamayacağı önermesini destekler ve bu sorun değildir. Ahlaki görecelilik, bu duruma karşı çıkmak için elimizde hiçbir araç bırakmaz. Ya da elimizde "ABD kapitalist-emperyalist bir ülke ve onun işkencelerine bu sebeple karşı çıkıyorum" gibi, temelde güç ilişkileri değiştiği durumda işkencenin başka bir iktidarın aracı olarak kullanılabileceği bir düzlem yaratır. Bu da görecelilik düzlemidir. 

Ahlaki gerçekçilik görüşü bu konuya başka bir bakış açısı getirir. Elbette "işkence yanlıştır" düşüncesi "sandalye kahverengidir" düşüncesinden farklı bir düşüncedir. Russ Schafer-Landau ahlaki gerçekçilik görüşünü şu şekilde tanımlamış: "Herhangi bir bakış açısı tercihinden bağımısz olan ahlaki doğrular süregelmektedir, bu ahlaki standartların sabitliği herhangi bir gerçek ya da varsayımsal bakış açısı tarafından onaylanmış olmalarından kaynaklanmaz" (there are moral truths that obtain independently of any preferred perspective, in the sense that the moral standards that fix the moral facts are not made true by virtue of their ratification within any given actual or hypothetical perspective).

Acı çekme kapasitesi olan bir kişiye işkence etmenin yanlış olduğunu, acı çekme kapasitesi olan canlılara zorunda olmadığımız halde acı çektirmenin yanlış olduğu önkabulü olmadan iddia edemeyebiliriz. Ancak bu, konu hakkında tamamıyla bir görecelilik olduğu anlamına gelmez ve işkenceyi savunmanın ahlaki pozisyonu ile işkenceye karşı çıkmanın ahlaki pozisyonunun aynı olduğu yani bu ikisinin eşit ahlaki değere sahip iki farklı görüş olduğunu öne sürmek işkenceyi meşrulaştırmak için yapılabilecek en harika hamledir. Tam da bu sebeple ayrımcılık ile ayrımcılık karşıtılığı, şiddet savunusu ile şiddetsizlik savunusu aynı ahlaki değere sahip görüşler olarak sunulur ve bu pozisyonlar ahlaktan ve hislerden bağımsız, bilimsel bir konumdan konuşulsun istenir. Bilim bana benden başkalarının da benim gibi acı çektiğini söyleyebilir ancak başkalarına acı çektirmemin yanlış olduğunu söyleyemez.

Böylece "genel ahlaka" karşı "ahlaksızlık" gibi bir konumu savunmak ya da ahlaki görüşlerin tamamını "ahlakçılık" gibi bir kavram ile susturmak ve geçersizleştirmek, başkalarının da acı çekebildiği, ayrımcılıklara maruz kaldığı, baskı altında olduğu bilgisini nesnel bir gözlem olarak edindiğimiz ancak bunlara karşı çıkmak için hiçbir meşru sebebimizin olmadığı bir düzlemde hapsolmamıza sebep olur. 

Bu yazıyı şu anda burada sonlandırıyorum fakat konu çok daha uzun ve karmaşık bir konu. Şu haliyle iddialarımın yüzeysel kaldığının farkındayım ancak bu bir makale değil çalakalem yazılmış bir blog yazısı. Konu hakkında önümüzdeki günlerde bir miktar daha yazabilirim.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder