20141205

Hayvan savunucusu sayfalarda neden bu kadar çok beddua var?

Pekala, işte AVH'nin facebook sayfasından bir yazı:



Geçenlerde çeşitli hayvan savunucusu sayfalardan aldığım görseller.
(Bazıları küfür içeriyor. Ben sayfadan ekran görüntüsü aldığımda bu küfür içeren gönderiler adminler tarafından engellenmemişti. Demek ki problem olarak görülmüyor)

Fok derisi satan bir şirketin sahibinin röportajından çeşitli cümleler Hayvan Özgürlüğü sayfasında yayınlanıyor. İşte tepkiler:







Ardından başka bir sayfada Nepal'de dini bir ritüelde hayvanların öldürülmesiyle ilgili bir haber yayınlanıyor.


Sonra Veganizm Özgürlüktür gibi bir sayfa mücadelenin yükünü geyiklere atıyor ve kulağa hoş gelen ama hiçbir anlamı olmayan bir cümleyle kafaları karıştırdığı yetmez gibi bir de avcılıkla diğer hayvan kullanımları ve cinayetleri arasında bir fark vardır algısına oynuyor. Bence yorumu yazan kişi çok yerinde bir kelime kullanmış:


Peki bu grupların kendileri ne gibi bir çare sunuyor insanlara. Bu da @HayvanOzgurlugu twitter hesabından geliyor:


Evet, tek çare insan soyunun tükenmesiymiş. Eğer amaç buysa, mücadele yöntemi ne olmalı sorusu geliyor elbette ister istemez akla. Kitlesel katliamlar? Öyleyse twitter ve facebook üzerinden bilinçlendirme çabaları ve çeşitli eylemler neden yapılıyor? Vicdan rahatlatmak için mi?

Not: Daha önce @HayvanOzgurlugu twitter hesabını Bağımsız Hayvan Özgürlüğü Aktivistleri grubunun hesabı olan @hyvnlrzgrlk ile karıştırarak yukarıdaki twitter görselinin onlara ait olduğunu yazmıştım. Kendilerinden bu karışıklık için özür dilerim.


20141125

Eser Miktarda Süt Ürünü İçeren Ürünleri Neden Tüketmiyorum?

Bu yazıyı yazma konusundaki ilham ve motivasyonu Facebook'ta bulunan Veganistanbul ve benzeri gruplarda tekrar tekrar açılan tartışmalardan birine daha katıldığımda buldum. Konu hakkında düşünce ve argümanları bir araya toplamayı amaçlıyorum. Öncelikle eser miktar uyarısı nedir, neden paketlerin üzerinde yer alır konularında bilgi vereceğim ve ardından neden bir veganın bu ibarenin yer aldığı gıdaları tüketmekten kaçınması gerektiği konusunda düşüncelerimi belirteceğim.

Eser Miktar Uyarısı Nedir?

Bazı paketli gıdaların içindekiler kısmını okuduğunuzda içerikte herhangi bir hayvansal ürün bulunmadığını görürsünüz. Fakat bir satır alta indiğinizde 'Alerjen uyarısı' diye ayrı bir listeyle daha karşılaşırsınız. Bu listede 'Eser miktarda (veya iz miktarda) süt ve yumurta ürünleri içerebilir' gibi bir madde karşınıza çıkar. Bu listede zaman zaman fındık, soya, badem gibi başka maddelere rastlamak da mümkündür. (Bu şekilde Resmi Gazete'de alerjen olarak belirlenmiş ve paket üzerinde belirtilmesi zorunlu tutulan 14 kategori bulunur.). Bu ilk başta çelişkili ve kafa karıştırıcı gözükür. Şimdi bu ürünün içerisinde süt var mı, yok mu? Varsa neden İçindekiler kısmında yazmıyor? 

Bunun aslında basit bir açıklaması var. Eser miktar uyarısı seri üretim esnasında hayvansal ürünlerle aynı bant, kazan ve aletler kullanılarak üretim yapılması sebebiyle alerjiyi tetikleyecek miktarlarda bulaşma gerçekleşmesinden ötürü konulur. Tarifin kendisinde süt yoktur, ancak üretim koşulları sebebiyle gıdanın içine bir miktar süt karışır. 

Bunu gündelik hayattan bir örnekle benzetebiliriz: Mesela evde bir tencere hayvansal sütlü puding pişirdiğinizi düşünün, sonra bu tencereyi üstünkörü sudan geçirip, badem sütlü puding yapıp yerseniz o ikinci puding de bir önce pişirdiğiniz pudingin artıkları vardır. Yani küçük bir miktar hayvan sütü vardır.

Başka bir örnek vereyim. Bir kahveciye gittiniz ve soya sütlü kahve satın almak istediğinizi söylediniz. Kahveyi yapan kişi yoğunluk içerisinde sürekli aynı süt kabını her defasında üstünkörü yıkayıp süt ısıtıyordur (özellikle de yoğun bir günse). Soya sütü paketini açar ve daha önce hayvansal süt ısttığı cezveye döker. Artık soya sütünüzün içinde az miktarda hayvan sütü vardır. (Bu yüzden büyük kahve zincirlerinde soya sütü için ayrı cezveler bulunur. Fakat siz bu konuda uyarı yapana kadar orada çalışan kişinin bundan haberi dahi olmayabilir.)

Bunun gibi çok sayıda örnek sayabiliriz. 

Peki Neden Bulaşma Oluyor?

Dövüş Kulübü filminin başını hatırlarsınız belki; oradaki baş karakter bir otomobil firmasında çalışır. Yaptığı iş çeşitli kaza testleri gerçekleştirip, otomobilde oluşabilecek arızaları tespit etmektir. Daha sonra bu arızalardan dolayı birileri ölür ya da yaralanırsa ve firmaya dava açılırsa bu davaların sebep olabileceği maliyet ile bu arızanın tamamen ortadan kaldırılması için yapılacak ar-ge çalışmalarının maliyeti karşılaştırılır. Birincisi daha düşükse, araba -birilerinin bu arıza sonucu ölme ihtimali bilindiği halde- arızalı olarak piyasaya sürülür.

Bu uç bir örnek ama ekonominin nasıl işlediğini göstermesi açısından işlevsel. Çünkü içinde yaşadığımız ekonomik sistem değişim değerinin her şeyin önüne geçtiği bir ekonomik sistem. Bu noktada firmalarda işler şöyle yürür: kazanları ve üretim bantlarını hiç bulaşma olmayacak şekilde temizlemenin ya da çift bant ve kazan kullanmanın maliyeti hesaplanır, ardından alerjen uyarısı eklendiğinde süte alerjisi olduğu için ürünü satın almaktan vazgeçecek müşterilerin kaybettireceği kar hesaplanır. Eğer birincisi ikincisinden yüksekse bulaşma dert edilmez. Pastorize edilmiş, içine koruyucu maddeler eklenmiş ve zaten paketlenip satılan ürünün hijyen problemi olarak görülmesi bu noktada düşük ihtimal. Zaten bunun için yatırım yapıp kazanları ve bantları ayırdıysa ya da makineyi durdurup temizlik yaptırıyorsa bunu alerjisi olan müşteriyi de kazanmak için yapıyordur.

Yani alerjen uyarısının bulunduğu paketlerde bulaşma küçük bir ihtimal değil, çok büyük bir ihtimaldir. Aksi taktirde firmalar bu uyarıyı yazmamayı ya da sorun küçükse bu sorunu çözüp alerjisi olan müşterileri de kazanmayı tercih edecektir. Paketlerin üzerine alerjen uyarısı koymak bir maliyettir: alerjisi olanları ve (şimdilik pek ilgilerini çekmeyecek olsa da) ilkesel veganları kaybetmek anlamına gelir. Hiçbir firma yok yere bu müşterileri kaybetmek istemez. Kaybediyorsa, bunun sebebi bulaşma riskini ortadan kaldırmanın maliyetini, bu müşterilerin getireceği kardan daha büyük olarak hesaplamalarıdır. 

''Ama Hayvanlar Bundan Dolayı Zarar Görmüyor''

Hayvan Özgürleşmesi kitabının yazarı Peter Singer, Paris İstisnası diye bir senaryodan sözeder. Singer'ın hayali 'vegan' karakteri Paris'te bir kafede başka yerlerde daha önce yediği bir yemeği sipariş eder. Ancak yemek Paris'te üzerine kaşar peyniri rendelenerek servis edilmektedir ve bundan haberi yoktur. Yemek önüne geldiğinde üzerindeki kaşar peynirini görür. Bu durumda ne yapmalıdır? 

Singer'a göre bu kişinin yemeği yemesi gerekir. Çünkü eğer yemeği yemezse zaten yemek çöpe atılacaktır. Yemeğin çöpe atılması ile o kişi tarafından yenmesi hayvanlara zarar verme açısından bir fark teşkil etmez. Dahası, üzerinde birazcık kaşar var diye yemeği geri gönderirse veganları aşırı gösterecektir.

Singer'ın bu bakış açısı 'zarar' perspektifi olarak adlandırılabilir. Singer'ın refahçı-faydacı ahlak felsefesine göre temel olan zarardır ve veganlık bir etik yükümlülük ya da ilke olarak ele alındığında anlamını yitirir. Singer, bunu yerine, veganlığı başkalarına olan zararı azaltmanın iyi bir yolu olarak benimsememiz gerektiğini öne sürer. 

Bu bakış açısı pek çok açıdan sorunludur. IVA'nın internet sitesinde bu yaklaşımın ne kadar problemli olduğu çok iyi bir şekilde ele alınır. Verilen örnekte taşlanarak idamın uygulandığı bir ülkede yaşadığınızı varsaymanız istenir ve siz idam cezasını kesinlikle onaylamamaktasınız. Bir kişi taşlanarak idam ediliyor ve size de taş atmanız öneriliyor. Burada taş atsanız da atmasanız da idam gerçekleşecek ve sizin atacağınız taş atılan yüzlerce taşın arasında belki hedefe bile ulaşmayacak. Zarar perspektifine göre taşı atmanızla atmamanız arasında bir fark yoktur, çünkü attığınız taşın etkisi söz konusu değildir. Oysa pek çoğumuz böyle bir durumda taş atmayı reddeder ve diğerlerine de atmamaları gerektiğini anlatmak için elimizden geleni yaparız. Çünkü taş atmamaktaki tek kriterimiz edimimizin yaratacağı zarardan ibaret değildir, aynı zamanda bu davranışı gerçekleştirmenin etik olarak kabul edilemez olduğunu da biliriz. Hayvan meselesinde de durum böyledir.

Her şeyden önce Singer'ın bu fikri 'mutlu sömürü' ismini taktığımız büyük 'organik hayvancılık' ve 'serbest gezen tavuk yumurtası' pazarının kurucu fikridir. Bunun yanı sıra geçen yıl yayınlanan 'Rahatsız Veganlar' isimli metinde 'çöpte bulunan hayvansal gıdaları yiyen freeganlar' ya da 'yalnızca trafikte kaza sonucu öldürülmüş hayvanlarun bedenlerini yemeyi kabul edilebilir bulan road-kill akımı' gibi hareketler hakkında kafalar karışmaktadır.

Oysa önüne kaşarlı yiyecek gelen kişinin yapması gereken şey çok basittir. Garsona tabağında bulunan malzemeyi bir gıda olarak görmediğini, bunu yemesinin mümkün olmadığını, hayvanları mal ve kaynak olarak görmenin her koşulda kabul edilemez olduğunu açıklamalı ve bu durumu veganlık hakkında başkalarını bilgilendirmek için bir fırsata çevirmelidir. Kaşar peynirini yiyip yememe kararınının dayanağı yemezse kaşarın çöpe gidip gitmemesi değildir. Kaşar peyniri bir 'gıda' değil, bir kölelik ürünüdür ve bir vegan bu ürünü asla tüketmez. Bunun 'hayvana zarar verip vermemesi' gibi bir analizden geçirilmesi mümkün değildir. 

İlkesel veganlık ve zarar perspektifi ayrımı hakkında daha ayrıntılı bilgi için şu yazıyı okuyabilirsiniz: Veganlık: Hayvanların Acı Çekmesini Azaltmanın Bir Başka Yolu mu yoksa Adaletin ve Şiddetsizliğin Temel Prensibi mi?

İşte eser miktar için de aynı durum söz konusu.  Eser miktarda hayvansal ürün bulaşmış olan gıdaları tüketmemek gerekir. Bunu basitçe 'ama o ürünü tüketmek hayvanlara zarar vermiyor' üzerinden gerekçelendiremeyiz. Eğer hayvansal gıda tüketmenin etik olarak kabul edilemez olduğunu kabul ediyorsak, bunun çok az miktarlarda ya da kaza eseri orada bulunuyor olması bir farklılık yaratmamalı.

Amaç Boykot mu?
Bu noktada bazen eser miktarda hayvansal ürün içeren gıdalar tüketmemekteki amacın boykot olduğu düşünülebilir. Bunun amacı boykot değildir ya da boykotu gerektirmez. Yani eser miktarda hayvansal ürün içeren gıdaları tüketmememin sebebi diğer ürünlerinde hayvansal ürün olan şirketlerin ürünlerini kullanmamak değildir. Bu her şeyden önce günümüün ekonomik koşulları  göz önünde bulundurulduğunda faydasız ve imkansız bir boykot olurdu. Ortalıkta tutarsız bir dizi boykot arayışı var. Bir soya sütü markasının bağlı olduğu holding başka bir marka olarak inek sütü ürettiği için bu soya sütünü tüketmeyenler, üzerinde yumurta sürülü poğaçayı da satan simitçinin tezgahından simit aldıklarında kendileriyle çelişmekten rahatsızlık duymuyor olabilirler ama ben bu tarz boykot girişimlerini hem tutarsız hem de faydasız buluyorum. Veganlık bir boykot değil, çünkü hayvan kullanımına son vermek hayvanlara karşı sorumluluğumuz.

Bu sebeple "Evet ama bütün gıdalar hayvansal ürünler üreten şirketler tarafından üretiliyor. Manavdan alışveriş yapsam bile manavın kendisi vegan değil, o parayla gidip hayvansal ürün alıyor." gibi bir gerekçe eser miktarda hayvansal ürünler tüketmek için sebep olamaz. Bu ürünleri tüketmenin yanlış olmasının sebebi ekonomik değil etiktir.

"Tam Olarak Kaçınmak Mümkün mü?"
Eser miktarda hayvansal ürün barındırdığını bildiğimiz gıdaları tüketmek için öne sürülen gerekçelerden biri de aslında bu tarz bulaşmalardan asla tam olarak kaçınamayacağımızdır. Aslında bu konuda AVH'nin hazırladığı eser miktar yazısı çok güzel bir cevap veriyor. Alıntılamak isterim:
Bu noktada, kullandığımız her şeyde çok küçük miktarlarda hayvansal ürün bulunduğu veya bulunabileceği ve istemeden de olsa hayvansal ürünler kullanmanın aslında kaçınılmaz olduğu öne sürülebilir. Oysa binlerce yıllık hayvan kullanımının üzerine kurulu bir toplumda yaşıyor olmanın sonuçlarına maruz kalıyor olmak bizi bir etik nihilizme sürüklememelidir. Kaçınmamızın mümkün olmadığı, tercih hakkına sahip olmadığımız ya da haberimizin olmadığı hayvan kullanımlarının olması, içerisinde az miktarda süt olduğunu bildiğimiz bir atıştırmalığı gönül rahatlığıyla tüketebileceğimiz anlamına gelmemektedir. Yemeklerimizde ve kişisel bakım ve temizlik ürünlerimizde hayvansal etten, sütten, yumurtadan, baldan ve diğer hayvansal yan ürünlerden ve hayvanlar üzerinde denenmiş ürünlerden uzak durabileceğimizi ve uzak durmamız gerektiğini biliyoruz. 
Hayvanların kullanıldığını öğrendiğimiz her alan ve bu kullanımdan kaçınabilmemizi sağlayan her alternatif etik açıdan daha iyisini yapmak için bir imkân anlamına gelir. Bu alternatiflerin artmasını sağlamak, alternatifleri araştırmak ve diğer veganlarla paylaşmak ve bu alternatiflerin bilinir olması için platformlar yaratmak da vegan aktivizmin bir parçasıdır.
Konu hakkında başka sorularınız varsa yanıtlamak ve yazıya eklemek isterim. Eğer vegan değilseniz ve bu yazıda tartışılan konuyu kendinize uzak bulduysanız şuradan başlamanızı öneririm: www.NedenVegan.info

20140905

Ekolojinin Derinliklerinde Ajan Smith'i Bulmak!


Geçenlerde Facebook'ta yüzbininci kere bir kişinin ''Eğer birkaç yüz insanın ölümüne sebep olan bir virüse salgın hastalık diyorsak, bütün bir doğanın yıkımına, milyarlarca hayvanın ölümüne ve hatta soyunun tükenmesine sebep olan insanlığa neden bir salgın hastalık demiyoruz'' gibi sözler yazdığına şahit oldum ve konu hakkıda iki tane tweet attım.


Bahsettiğim Ajan Smith tiradı şu; hatırlamayanlar için (hem de Türkçe dublajlı ve İngilizce altyazılı, nedense):


Ama tweet atmak yetmedi, çünkü zaman zaman kendisini derin ekoloji zaman zamansa hayvan savunuculuğu olarak tanıtan bu misantropik söylem yüz bininci kez tekrarlansa da her defasında tekerlemeyi zikreden kişi, çevresindekilerin ''Evet, hepimiz de gerçekten virüs gibiyiz, keşke insanlığın sonu gelse'' şeklindeki destek mesajlarını alıyor. İnsanlığın sonunun gelmesini isteyenler galiba Gandi'nin meşhur sözünü duymamış olmalı ki konuşmadan sonra, herkes hayatına devam ediyor:


Dünya'da görmek istediğin değişikliğin kendisi ol.

Şu an ana akım muhalif politik atmosferde 90ların sonunda ve 2000lerin başında yayınlanan filmlerin büyük etkisi olduğu ortada. Sadece Gezi'de değil, son yıllarda yaşanan büyük kitlesel protestoların hemen hepsinde V for Vandetta filminden ilham alarak Guy Fawkes maskesi ön plandaydı. Hala pek çok insanın politik görüşleriyle Fight Club filminin ana fikri korelasyon içerisindedir. Daha geçenlerde Harry Potter izleyerek büyüyen çocukların insan haklarına duyarlılıklarının arttığı gibi bir takım bulgulara rastlandığı söyleniyordu.  O günlerde Altıncı His ile birlikte en çok konuşulan filmlerden birisi de Matrix'ti.

Peki ama neden Ajan Smith? Matrix'ten ana akım kültürel ortama kalan iki şeyden biri neden bu tirat oldu? (Diğeri hayvanları eskiden ne kadar güzel muamele ederek kesip yediğimizi ama endüstriyel ortamda herşeyin sarpa sardığını anlatan berbat ''mutlu'' sömürü propagandalarından dini gençlere hitap edecek biçimde anlatmayı hedefleyen kitaplara kadar çok farklı alanlarda tekrar tekrar kullanılmış kırmızı hap mı yoksa mavi hap mı klişesi. )

Ajan Smith filmdeki kötü karakterdir, hatta bir karakter bile değildir, makinelerin yarattığı simülasyonda kullandığı bir bot bile sayılabilir. Ortalama olarak insanlara bakışı bir eko-faşist'in bakışına denkmiş gibi görünse de derdi pek de insanları yok etmek değildir, bu sahnenin çok öncesinde zaten Ajan Smith'i yöneten sistemin bütün derdinin insanların bilinçlerini ortadan kaldırıp bedenlerini enerji kaynağı olarak kullanmak olduğunu öğrenmiş bulunuyoruz. Yani, hakaret ediyor olsa da aslında insanları kaynak olarak kullanmaya mecbur ve bunun da farkında. Sömürdüğü ve dolayısıyla tüm varlığının kaynağı olan diğer kişileri aşağılamayı kültürel bir kod haline getirmiş hemen hemen tüm egemenler gibi davranıyor.



Plumwood da Bookchin'in derin ekolojiye getirdiği eleştiriyi referans alarak bu düşüncenin gerçekte de aynı amaca hizmet edebileceğini gösteriyor. Zira ekolojik yıkımdan homojen ve evrensel bir 'insan' figürünü sorumlu tutmak ve bu yıkımın temelinde insan türünün doğal olarak sahip olduğu bencilliğin ve yıkıcılığın bulunduğunu öne sürmek kaynakların paylaşımında ve dolayısıyla yıkımda sorumluluğu açık bir şekilde farklı (daha fazla) olan beyaz batılı orta sınıf (burjuva) erkeğin kendisini temize çıkarmasına ve bu sorumluluğu failden çok kurban konumunda olan diğer kesimlerle eşit paylaşma (ve aslında paylaşmama ve tüm sorumluluğu ve ''fedakarlıkları'' onların üstüne yükleme) isteğini meşrulaştırmasına zemin hazırlıyor. Böylece ekonomik sistemde değişiklikler veya imtiyazların ortadan kalkması değil, insan nüfusunun azalması bir çözüm olarak karşımıza çıkartılıyor. Ya da Fight Club devreye giriyor ve orta çağ çileciliği ile doğu dinlerinden intihal bir zaten fazla şeye sahip olmanın mutsuzluk getirdiği fikrine ikna oluyoruz. Zavallı orta sınıf beyaz batılı, bolluk içinde!

Yani siz de Ajan Smith gibi düşünüyorsanız, neden milyarlarca dolarlık gelire sahip dünyanın en büyük sinema şirketlerinden Warner Bros.'un yayınladığı bir filmin içindeki bir karakterle aynı fikirlere sahip olduğunuzu ve o karakterin o filmde bu düşünceleri taşırkenki motivasyonunu ve sınıfsal konumunu da hesaba katmak isteyebilirsiniz. Zira, o sınıfsal konumda (büyük ihtimalle) değil(sin)iz.

Herşey bir yana, Ajan Smith gibi düşünmek sizi hiçbir yere taşımaz. Etraftaki tüm insanlardan nefret etmenizin hayvanlar ya da ekoloji için herhangi bir değişikliğe yol açmayacak. Sorunun insanların bencilliği olduğunu söylemek, içinde yaşadığımız düzenin 'doğal' ve 'zorunlu' olduğunu söylemektir. Oysa doğal durum olarak nitelenen bütün davranış kalıplarının temelde inşa edilen doğayla alakasını kurmak anlamlıdır.

"İnsanlardan bıktım"

Siz de üstteki fotoğraftaki gibi düşünüyor olabilirsiniz ve inanın bu satırların yazarı da zaman zaman bu düşünceye kapılabiliyor. Facebook'ta uzun uzun anlatmanızın ardından bir sürü mantıklı argümana ısrarla sucuk fotoğrafıyla cevap veren ve böylece lafı gediğine oturttuğunu (ya da bizim hayatımız boyunca hiç sucuk görmemiş olduğumuz için vegan olduğumuzu?) düşünen ya da stantta uzun uzun dil döktükten sonra "sen vegan olmadan önce saçını sakalını kes" demeye kendinde hak gören insanlarla karşılaştıkça böyle şeyler aklımıza gelebiliyor. İnsanların tarih boyunca ve bugün yaptıklarını (atom bombasını, toplama kamplarını, kölelik kurumunu, gulagları, Polpot rejimini, IŞİD'in katliamlarını, kolonizasyon dönemini, daha nicelerini) yaptıklarını görmek veya anımsamak insanlığa dair umudumuzu yitirmemize yol açabiliyor.

Fakat bunlar aklımıza geldiklerinde tutunmamız değil savuşturmamız gereken düşünceler, sadece basitçe yanlış oldukları için değil, aynı zamanda diğer insanlarla anlamlı ve samimi ilişkiler kurmamızı ve iyi yönde dönüşümün önünü kapattıkları için de. Diğer insanların eylem ve motivasyonlarını sahip olduğumuz çeşitli imtiyazlı konumdan değerlendirip ve bu değerlendirmeden nefret ve aşağılama çıkartmak onları dinlememizin önünü kapatır ve dinlemenin olmadığı yerde diyalog yoktur. Desteklediği siyasi partiye oy vermeyen insanların budala olduklarını düşünen ama her seçimde de bu "budalaların" onun partisine bu kez oy vereceğini ve bu kez seçimi kazanacağını umanları düşünün örneğin. Sadece asla kazanamayacakları bir sonsuz döngüye girmekle kalmazlar, ayrıca kendilerini geliştirmeleri ve sorgulamaları da imkansız hale gelir.

Geçtiğimiz yüzyılda Karl Marx, insanların kültürlerini, ahlaki değerlerini, düşüncelerini ve motivasyonlarını ekonomik altyapının koşulladığı tespitini yapmıştı, insanlar kendi dünyalarını ve anlam dünyalarını çeşitli gündelik ve politik mücadeleler ile yaratıyorlardı. Marx, insanların kendi doğalarını kendileri kuran bir tür olduğunu görmüştü, sabit bir insan doğası yoktu, insanın bencil olduğunu söylemek bencilliği koşullayan ilişkiler dünyasını görmeden anlamsızdı. 

İnsanın son birkaç bin yıldır inşa ettiği dünya defalarca değişti, birkaç yüz yıl önceki insanların yaşamıyla ve değerleriyle şimdiki arasında çok fark var. Bu farklılık ve bugün sahip olduğumuz değerler milyonlarca insanın mücadelesine, örgütlülüğüne ve ödediği bedellere dayanıyor. Irkçılığı, cinsiyetçiliği ve heteroseksizmi tamamen ortadan kaldıramadık ama mücadelelerimizle zayıflatıyoruz. 1944 yılından beri türcülük de bu mücadelenin bir alanı halinde ve hissedebilir canlıları mal olarak görmeyi reddederek vegan olan her insanla türcülüğü de geriletiyoruz. Bir yandan ekolojik yıkım sürüyor ancak bir yandan her geçen gün daha fazla insan bu yıkıma karşı ses çıkarıyor. İnsan hep aynıydı ve aynı kalacaktır demek verilen bu mücadeleleri ve bu mücadelelerde kazanılanları hiçe saymak demek ve böyle bir lüksümüz yok. (Postmodern arkadaşlar bunun ilerlemeye bir aşk ilanı olduğunu düşünüyor olabilir; ezilenlerin mücaddelesinden bahsediyorum ve ezilenlerin mücadelesini ve kazanımlarını hiçe saymadan ve nihilizme sürüklenmeden de Aydınlanma hümanizminin eleştirilebileceğini düşünüyorum. Egemen anlatıya muhalefet illa ki ikiliği muhafaza edip tersine çevirmek değildir.)


Gandi'nin ''Günahtan nefret et, günahkârı sev'' şeklinde yaygınlaştırdığı bir söz vardır. Dünyayı sızlanarak ve başka insanlara öfke bileyerek değil, kendimizden başlayarak, imtiyazlarımızı gözeterek, değişimin sorumluluğunu üstlenerek değiştirebiliriz. Ve bu değişimin teorisi her yıl milyarlarca dolar tiraj yapan devasa film stüdyolarından çıkmayacak.

20140804

Ama bir dakika durun... zaten yasak(tı)!

Seçimler bir kez daha gündemde olduğu için Emma Goldman'a atfedilen iki meşhur sözden birisi bir kez daha facebook duvarlarından ve twitter timelinelarından mesaj veriyor: "Eğer oy kullanmak bir işe yarasaydı, emin olun yasaklanırdı." Emma Goldman bu sözü gerçekten söylemiş mi, söylediyse bu sözden önce ve sonra ne anlatıyor bilmiyorum. Birçok politik slogan gibi bu söz de içi boşaltılıp seçimlerle ilgili son söz olarak karşımıza çıkıyor.

Ama bir dakika durun... zaten yasak(tı)!

Şu anda Cumhurbaşkanlığı seçimleri gündemde. Cumhurbaşkanlığına üç aday var. Adayların ikisi milliyetçi, muhafazakar, heteroseksist, tek-dil-tek-din anlayışını temsil eden adaylar. Üçüncü aday ise Selahattin Demirtaş. Demirtaş, Kürt siyasal hareketinin içinden bir isim olmakla beraber kampanyasını bu hareketin uzun süredir Türkiye'nin demokratikleşmesinde ve ayrımcılığa uğrayan pek çok kesimin siyasette söz sahibi olmasında yüklenmiş olduğu misyon üzerine kuruyor. Bu sebeple Demirtaş kampanyası Yeni Yaşam Çağrısı temasını taşıyor.

Emma Goldman'ın sözünü tekrarlayanlara kalırsa bu devletin bir lütfu. Devlet bakıyor ve seçimlerin bir işe yaramayacağını görüyor ve bu sebeple Demirtaş'ın Yeni Yaşam Çağrısı'nı şehir şehir gezip anlatıyor olmasına ses çıkarmıyor. Doğru mu bu? Biraz neler yaşandığına bakarsak pek de öyle olmadığını görebiliriz.

Aşağıdaki videoda Leyla Zana'yı izleyeceksiniz:


Leyla Zana, 1991 yılında Sosyaldemokrat Halkçı Parti listesinden meclise girmişti. Mecliste yemin töreni esnasında kendi ana dilinde şu sözleri söylediğinde "tepkiyle karşılandı": "Ez vê sondê li ser navê gelê kurd û tirk dixwîm (Bu yemini Türk ve Kürt halklarının kardeşliği adına ediyorum)". Ardından 1994'te 5 milletvekiliyle birlikte milletvekili dokunulmazlığı kaldırıldı ve yargılanarak (Hatip Dicle, Selim Sadak ve Orhan Doğan ile birlikte) 15 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Zana, 2004 yılına kadar hapiste yattı. (Hatip Dicle dikkatinizi çekti mi? Hatip Dicle 2011 yılında yapılan seçimlerde yeniden milletvekili seçildi ancak yine hapis cezası vardı ve milletvekilliği iptal edildi.)

Bu çok bilinen bir örnek. SHP listelerinden meclise giren milletvekilleri HEP (Halkın Emek Partisi) içinde siyaset yapmaktalardı. Partinin temel talepleri anadilde eğitim, olağanüstü halin kaldırılması, Kürt meselesinin özgürce tartışılacağı demokratik bir ortam gibi taleplerdi. Biraz daha araştırdığınızda partinin aralarında Diyarbakır il yöneticisi Vedat Aydın ve Gaziantep il yöneticisi Abdulsamet Sakık'ın da bulunduğu çok sayıda üyesi faili meçhul cinayetlere kurban gitiğini görüyorsunuz. Parti 1993 yılında kapatılmış ve DEP (Demokrasi Partisi) isimli bir parti kurulmuş. Leyla Zana ve diğer 3 milletvekiline hapis cezası verildiğinde DEP üyesiymişler ve bu parti de 1994'te Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmış.

Bütün bu yaşananların (faili meçhul cinayetler, hapis cezaları, seçilen milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılarak tutuklanmaları, bir yandan süren kontrgerilla faaliyetleri ve basının üzerindeki baskılar ve şu an hayalimde bile canlandıramadığım sayısız olay) ardından bir şekilde demokratik siyaset yapmaktan, seçimlere katılmaktan, insanlara dertlerini anlatmaktan vazgeçmeyen siyasetçiler HADEP (Halkın Demokrasi Partisi) isminde bir parti kurmuşlar. HADEP'in logosu kelebek, 1995 seçimlerinde 1 milyonun üstünde oy almış, 1999 seçimlerinde ise 37 belediye başkanlığı kazanmış. HADEP'in ömrü biraz daha uzun sürmüş, ancak 2003 yılında parti "yasadışı faaliyetlerin odağı haline geldiği" gerekçe gösterilerek kapatılmış. 

DTP daha yakın tarihe ait bir parti, 2005 yılında kurulmuş ve 2009 yılında da kapatılmış. Çoğumuz logosunda gül olan DTP'yi hatırlıyoruz. DTP, Bin Umut Adaylarıyla bağımısz adaylar projesini ortaya attı ve mecliste çok sayıda bağımsız milletvekili ile temsiliyet buldu. DTP'nin bu projesi daha önce mecliste temsiliyet imkanı bulamayan Türkiye solunun da sesini parlementoya taşıdı, SDP onursal başkanı Akın Birdal, dönemin ÖDP'sinden Ufuk Uras ve Türkiye solunun önemli bir ismi olan Ertuğrul Kürkçü Bin Umut Adayları arasındaydı. Kapatma davasının ardından 37 üyesine siyaset yasağı getirildi, milletvekili seçilmiş olan Ahmet Türk ve Aysel Tuğluk'un milletvekillikleri ellerinden alındı. Kapatıldığı 2009 yılında yapılan seçimlerde parti %5,7 oy alarak 99 belediye kazanmıştı.

Arkasından BDP geliyor: Barış ve Demokrasi Partisi. BDP milletvekilleri ve toplumsal tabanı ile barış sürecinde çok önemli bir rol oynayan bir parti. Bunu da güllük gülistanlık bir ortamda gerçekleştirmiş değiller. KCK operasyonları adı altında yürütülen siyasi davalarda yüzlerce Kürt siyasetçi sudan sebeplerle tutuklandı. Bu operasyonların bir noktasında halkın verdiği oylarla belediye başkanı seçilmiş olan kişiler kelepçelenmiş ve tutuklanmıştı.


Bu fotoğrafta tehlike arzeden bir suçlu gibi kelepçelenen kişileri yakından tanımak isterseniz buraya tıklayarak röportajlarını okuyabilirsiniz.

Google'a BDP'ye saldırı yazdığınızda arka arkaya videolar sıralanıyor; Sinop'ta barış sürecini anlatmaya giden BDP'lilerin ölümden döndükleri geceyi hala hatırlıyorum, toplantı yaptıkları öğretmen evinde uzun süre hayati tehlike altında mahsur kalmışlardı. Haberi ve o olaydan fotoğrafları buraya tıklayarak okuyabilirsiniz. Haberde ismi geçen Sırrı Süreyya Önder'i daha sonra şurada gördük:


BDP üyesi Sırrı Süreyya Önder, Gezi Parkı'nda yıkım ekiplerinin önünde durarak yıkımı durdurmuş ve Türkiye'nin batısının gördüğü en büyük protesto dalgasının, Gezi Parkı Direnişi'nin fişeğini yakanlardan olmuştu.

BDP daha sonra Türkiye'deki pek çok hareketle bir araya geldi ve HDP (Halkların Demokrasi Partisi) çatısı altında toplandı. HDP kendisini belli bir kimliğin değil tüm ezilen kesimlerin partisi olarak gördüğünü beyan eden bir parti. Bunun ne kadar yerine getirilebildiği bir tartışma konusu olmakla beraber, öyle görünüyor ki parti tabanını bu mesajı büyük bir coşkuyla karşılıyor. 

Yukarıda fotoğrafını paylaştığım Sırrı Süreyya Önder HDP listelerinden Pınar Aydınlar'la birlikte İstanbul Büyükşehir Eşbaşkanı adayı olmuştu. HDP Türkiye'nin batısında pek çok il ve ilçede adaylıklar ortaya koydu. Ancak bir kez daha saldırılarla karşılaştı. Fethiye'deki görüntüleri hatırlarsınız. Fethiye bir örnekti, pek çok yerde benzer engeller ve baskılarla karşılaşıyor HDP üyeleri.

Üstelik sadece devletten ya da milliyetçilerden de değil. Örneğin geçtiğimiz günlerde İstanbul'da Nurtepe muhitinde Halk Cephesi isimli sol görüşlü olduğunu öne süren muhafazakar grup Cumhurbaşkanı adayı olan HDP üyesi Selahattin Demirtaş'ın broşürlerinin dağıtıldığı standı engelledi ve broşürleri de yaktı. DTP genel başkanı Ahmet Türk katıldığı bir etkinlikte yumruklu saldırıya uğradığında kendisine solcu diyen bir şahsın köşe yazısı yazıp o yumruğu atan kişinin "sınıfsal bir tepki" verdiğini söylediği hatrımızdan çıkmış değil.



Rize'de açtığı Demirtaş standı saldırıya uğrayan emekli öğretmen Necmettin Durmuş şöyle söylüyordu: "Demokrasi olacaksa boyle gökten zembille inmez. Bir takım bedellerin ödenmesi lazım. Tehditle yaşam olur mu? 'Yok demokrasi gelsin,' demokrasiyi isteyeceksin ki olsun. Her tehdide kulak verirsen hiçbir şey olmaz."

Bu aslında bahsettiğim şu onlarca yıllık demokratik mücadelenin bir özeti gibi. Demirtaş, Necmettin Durmuş'un açtığı standın Cumhurbaşkanlığı koltuğundan daha değerli olduğunu söylüyor her fırsatta. Bu sadece öylesine söylenen bir söz değil, faili meçhul cinayetlerden siyasi yasaklara, yok sayılmaktan tehdit edilmeye her türlü baskıyla karşılaşmasına rağmen kendisine yol olarak ezilenlerle dayanışmayı, barışı savunmayı ve demokrasiyi genişletmeyi seçmeyi başarmış bir hareketin ifadesi. 

Burada verdiğim örnekler yaşananların, insanların karşılaştığı baskının ve şiddetin çok çok küçük bir kısmı ve üstelik yalnızca siyasi partilerden bahsettim. Bunun yanında kapatılan gazeteler, Özgür Gündem gazetesinin baskılar altında yayın macerası ve daha pek çok kişinin yaşamı var. 

Bu hikayelerin hepsinin ardında gerçek insanlar ve gerçek yaşamlar var ve bu yaşamlar egemenlerin egemenliklerini sürdürmeleri adına karartılmış ya da karartılmaya çalışılmış, en temel hakları ellerinden alınmış ya da alınmaya çalışılmış.

HDP'nin seçimlerde bulunması, Demirtaş'ın adaylığı devletin "ortada bir tehlike olmadığı için bahşetmiş olduğu" bir lütuf değil, milyonlarca insanın acı çekerek, tehlikelerle karşılaşarak, hapse düşerek hatta malesef canından olarak iade aldığı, tanınmasını sağladığı bir hak.

Emma Goldman, yazının en başında alıntıladığım sözü hangi sebeple söylemiş olursa olsun (ki eminim parlamentonun toplumsal değişimin merkezi olmadığı, değişimin tabanda gerçekleşecek toplumsal dönüşüm ile olabileceği gibi katıldığım sebepleri vardır), bu sözün bu ödenen bedellerin ve mücadele eden insanların farkında olmayan, kendi anadilinde konuşan adaylara oy verme, kendi anadilinde, kendi inançları çerçevesinde siyaset yapabilme gibi hakları doğuştan elde etmiş ve bu ülkedeki milyonlarca insana göre avantajlı konumda olduğunun ve bu avantajlı konumun önemli ölçüde başkalarının haklarının gaspı üzerine inşa edildiğini tanımayı reddeden kişilerin oyuncağı olması için söylememiştir. Sadece Leyla Zana değil yakın dönemlerde Merve Kavakçı da bu kez yemin töreninde başörtüsü taktığı için meclisten atılmış, milletvekilliği elinden alınmıştı. Meclis sadece laik-türk-ortasınıfın siyaset yapma alanı(ydı). Bu alan temsil edebilme ve edilebilme avantajına doğuştan sahip olmadığı için vazgeçmeyen insanların mücadelesi ve ödediği bedellerle genişletiliyor. Bülent Ecevit şu konuşmasında mecliste kimlere yer olmadığını açıklıyor:



Seçimlere katılmak istememeyi anlıyorum. Kendime yakın bulduğum bir aday olmasaydı seçime gidip oy kullanmazdım. Ama bunu ifade etmek için Emma Goldman'ın sözünü alıntılamaya da ihtiyaç duymaz, mücadele eden insanların mücadelesini görüşlerimi temsil etmiyor diye hiçleştirmeye çalışmazdım. 

"Oy vermek bir işe yarasaydı seçimler yasaklanırdı." Ama bir dakika durun, bu ülkede Kürtlerin Kürt kimlikleriyle temsili zaten yasaktı, başörtülü kadınların mecliste olması zaten yasak(tı). Mecliste bildiğim kadarıyla bir tane Hıristiyan yok, mecliste bildiğim kadarıyla açık bir şekilde eşcinsel olduğunu, ateist olduğunu ifade eden kimse yok. Mecliste HDP haricinde çok az kadın var. 

Şu an Kürtlerin mecliste temsil ediliyor olması, Yeni Yaşam Çağrısı gibi olağanüstü bir programa sahip Cumhurbaşkanı adayının Kürt siyasi geleneğinin içerisinden geliyor olması seçimlerin bir işe yaramadığının bu yüzden de devletin lütfettiğinin değil, devletin mücadele eden ve vazgeçmaeyen bir halk olduğunda kafası estiği her şeyi yasaklayamadığının, yasaklasa da o yasağın er geç delindiğinin kanıtıdır. 

Ve oyumu kime vereceğimi sorarsanız, #tabiikiDemirtaş

20140730

"Fanta içenleri eleştireceğinize gidin de Coca Cola içenleri eleştirin."

Gary L. Francione, hayvan hakları söz konusu olduğunda, insan hakları için asla kabul edemeyeceğimiz bazı tavizlerde bulunuyorsak bunun temelinde türcülüğün yattığını tespit eder. Hayvan hareketinin bugünkü durumuna baktığımızda gerçekten de hareketin refahçı fikirlerin ve yeni refahçı taktiklerin etkisiyle devasa bir kafa karışıklığı hareketine dönüştüğünü ve büyük hayvan örgütlerinin çoğunun kurumsal hayvan sömürüsünün PR kanadı gibi hareket ettiği bir dönemde bunun altında yatan türcülüğü vurgulamak gerçekten çok önemli.

Daha da kötüsü, insan hakları ve diğer adalet mevzuları söz konusu olduğunda hepimizin güldüğü, yok artık bu da Zaytung haberi olabilir ancak dediği durumların benzerlerinin hayvan hareketinde gayet ciddi görüşler olarak savunuluyor olması. Bunun iki örneğini anlatacağım bu yazıda.

Coca Cola'yı boykot etmek amacıyla Fanta içen vali.

İsrail'in Gazze saldırılarını protesto etmek için Coca Cola'yı boykot etmenin gerçekten mantıklı olup olmadığı tartışmasını bir kenara bırakalım ve bu eylemi gerçekleştiren kişinin Coca Cola'nın gerçekten de İsrail devletinin maddi gelir kaynağı olduğu inancını taşıdığı ve bu sebeple Coca Cola içmeyi reddettiğini göz önünde bulunduralım. Hayvan hareketindeki söylemleri bu örneğe uygularsak bu durumda şu sözleri söylemek gerekir: 
"Evet, Coca Cola firmasının tüm ürünlerini boykot etmiyor olabilir ve Fanta içiyor olabilir. Ancak doğru yönde atılan her adımı desteklemeliyiz." 
"Eğer Coca Cola yerine Fanta içenleri eleştirirsek onları korkutup Coca Cola'ya dönmelerine sebep oluruz. Üstelik Fanta'yı da bu işin içine katmak bir miktar "ahlakçılık" olmuyor mu?"  
"Fanta içenleri eleştireceğinize gidin de Coca Cola içenleri eleştirin." 
"Değişimi adım adım gerçekleştirmek gerek, herkes önce Coca Cola'dan başlamalı." 
"Örneğin ben 10 yıl sadece Coca Cola içmedim ama o sırada Sprite, Fuse Tea, Cappy ve Fanta bol bol tükettim. Şimdi insanlara hepsini birden bırakmalarını öneremem." 
"Coca Cola boykotuna katılanlarla tüm Coca Cola ürünlerini boykot edenler arasında bölünme yaratmaya gerek yok, hepimiz aynı mücadelenin içerisindeyiz. Önce Coca Cola'yı bir ortadan kaldıralım, sonra sıra Fanta'ya da gelir, adım adım tüm İsrail'i boykot edeceğiz, ama şu an için çok erken." 
"Hem portakallı Schweppes çok pahalı, herkesin onu içmesini bekleyemeyiz." 
"Sizin gibi Fanta içenleri eleştirenler yüzünden insanlar boykottan soğuyor. Siz aslında insanlar Coca Cola da tüketsin istiyorsunuz." 
"Fantacılıktan firma boykotuna geçen insanlar tanıyorum."
Hiç kimse böyle şeyler söylemiyor. Hiç kimse. Ama aynı argümanları hayvan hareketine taşıyalım. Bilgiye erişimin gayet kolay olduğu bir dönemde artık hayvansal et ile diğer hayvansal ürünler arasında hiçbir farkın olmadığını internette yapabileceğiniz küçük bir aramayla öğrenebilirsiniz. Tüm hayvansal ürünler hayvanlar için acı ve ölüm demek ama daha da önemlisi mal ve kaynak olarak kullanılmaları, köle olmaları demek. Peki bu bilgilere sahip olduğumuz halde hayvan hareketi neden hala vejetaryenliği kabul edilebilir bir ahlaki pozisyon olarak kabul ediyor? Neden hala bir sürü sayfada, makalede, duyuruda, etkinlikte, örgütlenmede "vegan" ifadesi yerine "Vegan/Vejetaryen" ifadesi yer alıyor? Hayvansal et yemeyi reddeden ama peynir tüketen bir kişinin politik görüşleri sebebiyle (bunların doğruluğu ve geçerliliği tartışmasını bir kenara bırakırsak) Coca Cola içmeyi reddeden ve bunun yerine Fanta içen bir kişiden ne farkı var?

Bir farkı yok. Fark, insan hakları mücadelesinde asla kabul etmeyeceğimiz görüşleri hayvan hareketinde kabul edilebilir buluyor olmamız. İnsan hakları söz konusu olduğunda, başka insanlara bu hakları ihlal etmenin daha kabul edilebilir yolları olduğunu anlatmayı asla kabul etmeyiz ancak belli ki haklar başka türlerin hakları olduğunda bazı veganlar hayvan haklarının ihlallerini kabul edilebilir buluyorlar. Henüz vegan olmayanlara "et yememeyi" öneriyorlar, "en azından" vejetaryen olmalıymışız. Veganlığı savunanları ise "ahlakçı", "bölücü" ve "vegan olmayanlara kin duyan kişiler" olmakla suçluyorlar. "Şehirli bir vegandansa, köylü bir vejetaryeni tercih ederim" yazan bir vegan gördüm geçenlerde bir tartışmada, "o tercih senin değil, ihlal edilen hak senin değil" demek isterdim. Başkalarının haklarından taviz vermek bize düşmemeli.

(Ve bir dipnot: Bu benzetme, veganlığın bir "boykot" olduğunu ima etmiyor. Veganlık bir boykot değil, adaletin temeli olan bir sorumluluktur. Konu hakkında daha ayrıntılı bilgi için şu adresteki yazıyı okuyabilirsiniz.)

Uyuşturucuyla yakalanan Uyuşturucuyla Mücadele Derneği Başkanı

Bu haber gerçek miydi, sonrasında neler yaşandı bilemiyorum ama bir dönem sosyal medyada epey döndü. Herkes haberi çok gülünç bulmuştu, uyuşturucuyla mücadele eden bir kişinin evinde uyuşturucunun ne işi vardı, ah adeta bir Zaytung haberiydi.

Şimdi şöyle bir senaryo düşünelim; uyuşturucuyla mücadele alanında faaliyet gösteren bir derneğin iki üyesi bir konferansa katılıyor ve bu konferansın sonucunda bir metin ortaya çıkıyor. Bu metinde şu ifadeler yer alıyor "Uyuşturucuyla mücadele alanında etkin eylemlere katılan ama arada sırada bonzai gibi maddeler kullanan arkadaşlarımız da uyuşturucu karşıtı mücadelenin bir parçasıdır." Dolayısıyla bu derneğin başkanı da evinde uyuşturucu bulundurmayı problem olarak görmüyor. 

Söz konusu uyuşturucuysa ve insanlar verdikleri zararı kendilerine veriyorlarsa bu sözleri gülünç ancak zararsız bulabilirsiniz. Ancak konu kendimizden başkalarını ilgilendiren bir adalet meselesi olduğunda bu gülünç durum daha korkutucu bir hal alıyor. Neyse ki insan hakları mücadelesi hayvan hareketine benzemiyor da şöyle bildiriler ortaya çıkmıyor: "Arada bir eşcinsellere karşı şiddet eylemlerinde bulunan ama heteroseksizm karşıtı eylemlere katılan kişiler de bu hareketin bir parçasıdır", "arada bir taciz ve tecavüz gerçekleştiren ama tecavüzcülere yönelik eylemlere katılan kişiler de bu hareketin bir parçasıdır."

Ne yazık ki bu söylemler hayvan hareketi söz konusu olduğunda kabul edilebilir görülüyor. Yeryüzüne Özgürlük Derneği üyelerinin konuşmacı olarak katıldıkları bir konferansın sonucunda ortaya çıkan Rahatsız Veganlar bildirisinde şu sözler yer alıyor: 
"Tüketim biçimlerindeki farklara göre hayvan özgürlüğü hareketindeki bazı insanları değersizleştirmek baskıdır, vegan polisi oynamaktır. ABD’de ortaya çıkan yalnızca çöpten çıkarsa et yiyenler (freegan) veya yalnızca hayvan araba kazasında ölmüşse et yiyenler (roadkill vegan) gibi gruplara ne diyeceğiz?"
"“Tek yol veganizm” gibi söylemler kibirdir ve iktidar kokar; vegan olmayanları iter."
"Doğrudan eyleme geçen, sayısız hayvanı hapishane riskini göze alarak kurtaran ancak zaman zaman hayvansal ürün tüketebilen insanlar da elbette hayvan özgürlüğü hareketindendir"
"Eylemde hiçbir hayvanı öldürmeme esastır; eylemcilerin kişisel hayatta yumurta yiyip yememeleri kıstas değildir."
Terimleri değiştirelim ve kullanalım: "Uyuşturucuya karşı mücadele ederken kafanızın güzel olmaması yeterlidir, eve döndüğünüzde bonzai kullanmanız ise problem değildir.", "Uyuşturucu satıcılarına saldırıyorsanız, onlardan alışveriş ediyor olmanızı yargılayamayız, zira üzerinize düşeni yapıyorsunuz.", "Çocuk istismarı karşıtı eylem esnasında gözünüzü çocuklardan uzak tutun, eylem sonrasında ne yaptığınız ise sizi ilgilendirir, buna karışmak çocuk istismarı karşıtı polisi oynamaktır, ahlakçılıktır. Hem insanları tüketim alışkanlıklarına göre (örneğin çocuk pornosu satın alıp almadıklarına göre) değerlendiremeyiz." 

İyi ki insan hakları mücadelesinde böyle söylemler ortaya çıkmıyor. Ortaya çıksaydı muhtemelen hep beraber karşı çıkardık. Malesef hayvan mücadelesinde bu söylemler ana akım durumda. Malesef hayvanları savunduklarını iddia edenler, savunmasız olanların haklarını ihlal etmeleri için insanlara onay verdiklerini dünyaya duyurmayı çok önemsiyorlar.


Bu gazete küpürü gecmisgazete.com adresinden. Yıllar önce bu haberi yapanlar durumu fena halde gülünç bulmuş olmalılar. Bilmiyorlar ki, bugün hayvan hareketinde yaygın olan bakış açısı tam da bu. Avcılıkla peynir yemek arasında bir fark yok, ikisinin de zorunlu olduğunu öne süremeyiz, ikisi de zorunda olmadığımız ancak kimilerimizin gerçekleştirdiğinde zevk aldığı eylemler. Yani zevk için başkalarının hayatlarını ve haklarını hiçe saymak, ihlal etmek anlamına geliyor. Bu yüzden, hayvanlardan yana olmanın asgari koşulu vegan olmak. Hayvanları savunduğunu söyleyen bir derneğin başkanının avcı olduğunu öğrendiğimizde nasıl tepki veriyorsak ve bu derneğin hayvanlara bakışından şüphe duyuyorsak, bir dernek arada bir peynir yiyebileceğimizi söylediğinde de aynı tepkiyi verebiliyor olmalıyız.

Sonuç olarak, bu yazıda hep beraber gülünç bulduğumuz durumların hayvan hareketinde ne kadar kabul edilebilir bulunduğunu anlatmaya çalıştım. Neyse ki hayvan hareketi bundan ibaret değil. Bir yanda da veganlığı adaletin en temeli olarak savunan veganlar da var

Veganlık hayvan hakları söz konusu olduğunda savunmamız gereken son şey, ulaşabileceğimiz bir mertebe ya da bir "kişisel tercih" meselesi değil, hayvanlar için savunmamız gereken ilk ve en önemli şey, üstümüze düşen bir sorumluluk. Eğer henüz vegan değilseniz, şu adresten neden vegan olmanız gerektiğini, bu adresten ise nasıl vegan olabileceğinizi öğrenebilirsiniz.

20140728

"Ahlak" kelimesinin savunusu



Bazı kelimelerin kullanıldıkları sıklıkta anlamsızlaştıklarını ve bu anlamsızlığın muğlak bir olumsuzlukla doldurulduğu, ardından bu kavramların bir baskı ve susturma aygıtına dönüştürüldüklerini düşünüyorum. "Faşist" kelimesinin on yıllar boyunca gerekli gereksiz her yerde kullanıldığına şahit oluyoruz, üstelik gerçekten "faşist" düşüncelerle karşılaştığımızda bu kelimenin hiçbir ağırlığı kalmamış oluyor. Bir dönem "liberal" kelimesi (ve versiyonları) benzer şekilde kullanılmış, özellikle sol cenahta sol-ana-akım söyleminin dışında kalan her ifade ve eylem biçimi liberal olmakla "suçlanmıştı". Bu tarz örnekleri çoğaltmak mümkün, bu kullanım biçimleri genel olarak susturmak ve olumsuz bulunan bir kategori ile bir düşünceyi eşleştirip ifadeyi sessizleştirmek üzere işlev görüyor.

Dün akşam okuduğum bir yazıda 12 kere "ahlakçılık" kelimesinin geçtiğini görünce bu kelimenin de problemli bir hale geldiğini düşünmeye başladım. Yazıda pornografiye karşı olumsuz bir bakış açısı taşımakta olan ya da pornografinin "cinsiyetçiliği desteklediğini" savunan kişilerin aslında "ahlakçılık" yaptıkları öne sürülüyordu. (Bu yazıda bu konu üzerine düşüncelerimi belirtmeyeceğim.) Bu kelime ile daha önce YÖD ile ilişkili olan Sosyal Savaş dergisinin internet sitesinde de karşılaştmıştım. Bu kez, adaletin temeli olarak veganlığı savunmak "ahlakçılık yapmak" olarak tanımlanıyordu. Bu ifadeyi Peter Singer gibi kişilerin PeTA ve Mercy for Animals gibi kurumların veganlığı savunanlar için kullandıkları "moral-purity" ifadesi ile ilişkilendirmiştim. 

Her türlü yasağın, baskının, sansürün "genel ahlak kurallarının bozulmasına karşı önlem" üzerinden gerekçelendirildiği bir toplumsal yapı içerisinde "ahlak" kelimesine de olumsuz bir anlam yüklenmesinin anlaşılır olmakla birlikte, problemli olduğunu düşünüyorum. Bu noktada asıl soru şu, "genel ahlak" şeklinde dayatılan toplumsal baskıya karşı çıkmak, ahlaki göreceliliği savunmayı mı gerektiriyor. "Genel ahlak kimin ahlakı" sloganına katılmak, "ahlaki gerçekçilik" pozisyonunu reddetmeyi mi gerektiriyor? 

Slogan üzerinden soralım: Genel ahlak kimin ahlakı? "Genel ahlak" dendiğinde referans verilenin, temelde toplumsal ilişkiler içerisinde güçlü konumda bulunan, imtiyazlara sahip olan ve halihazırda varolan toplumsal düzenin sürmesinden çıkarı bulunan kimliklerin bu durumlarını sürdürmelerini sağlayan söylemler bütünü olduğunu görmek mümkün. Bu imtiyazlar ve düzenin hangi iktidar sahiplerinin çıkarına devam edeceği üzerine her daim süren müzakere genel ahlakın kodları üzerinde bir tartışmayı da mümkün kılıyor. Bu sebeple "genel ahlak" kavramının toplumda çoğunluğun değerlerini yansıtan bir dünya görüşü olduğunu söylemek yanıltıcı olur; genel ahlakı bir toplumun çevresinde yapılandığı güç ilişkilerinin ve çatışmalarının bir ifadesi olarak şekillenmiş bir söylemler bütünü olarak ifade etmek daha doğru olacaktır. Bu güç ilişkilerinin bir toplumsal azınlığın diğerleri üzerine kurduğu tahakküm şeklinde kurgulanmış olması zorunluluk taşımaz, çıkarlar "toplumu" oluşturan bireylerin çoğunluğunun bir toplumsal azınlık üzerine tahakkümü şeklini de alabilir, hatta bir söylem belli bir süre için toplumdaki tüm bireylerin çıkarına kabul edilebilir vs. Bu sebeple geleneksel ezen azınlık ve ezilen çoğunluk [biz %99uz] ayrımı üzerinden değil toplumsal konumlar/kimlikler/güç ilişkileri üzerinden bir okuma yapmak tüm baskının sorumluluğunu bir devlete, hükümete, bir sisteme ya da görünmez bir ideolojiye atmak yerine kendi sorumluluğumuzu ve feragat etmemiz gereken çıkarlarımızı ya da baskıya karşı mücadele ederken kullanabileceğimiz imtiyazlarımızı görmemizin de önünü açacaktır.

Bir önceki paragrafta "baskıya karşı mücadele" gibi bir ifade kullandım. Pekala, baskıya karşı mücadele etmek gerektiğini nereden çıkartıyorum? Baskıya karşı mücadele etmek gerektiği görüşü "ahlaki" bir görüştür. Çocuk istismarının, tecavüzün, ayrımcılığın, şiddetin, hayvan kullanımının, sömürünün vs. karşısında durmam için bunların "yanlış" olduğuna inanıyor olmam gerekir. Bunların yanlış olduğuna inanmak "ahlak" kapsamına girer ve ahlaki önermeler, sözgelimi bilimsel önermeler gibi gözlemlere ve deneylere dayanarak kanıtlanabilir önermeler değildir. 

Bu noktada "genel ahlak=ahlak" gibi bir denklem kuramayız. Genel ahlak, güç ilişkilerini ifade ediyor ve ahlak kavramı da bu güç ilişkilerinin tesisi ve sürdürülmesi amacıyla istismar ediliyor olabilir fakat bu bir tarafta "genel ahlak" ve onun tutucu savunucularının yer aldığı diğer tarafta ise "ahlaki görecelilik" ve postmodernizmin yer aldığı bir bölünme ile karşı karşıya olduğumuz ve bu iki taraftan birini seçmek durumunda olduğumuz anlamına gelmez. Genel ahlak=ahlak değildir. Ahlaki görecelilik ise radikal bir söyleme sahip gibi görünmekle birlikte, güç ilişkileri söz konusu olduğunda tıpkı "genel ahlak" anlayışı gibi bizi araçsız ve yöntemsiz bırakan bir karmaşıklıktır. 

Örneğin, acı çekme kapasitesi olan bir kişiye işkence yapmanın kötü bir şey olduğunu bilirim. Bu yanlıştır ancak neden yanlış olduğu bazı önkabüller olmadan kanıtlanamaz. 
"Acı çekme kapasitesi olan bir kişiye işkence yapmak kötüdür çünkü kimse zorunda olmadığı halde acı çekmek istemez."
"Pekala, fakat bir kişiye isteği dışında acı çektirmek neden yanlıştır?"
"Çünkü bu kişisel sınırları aşmak anlamına gelir."
"Kişisel sınırları kim belirliyor?"

Bu örnekte ahlaki göreceliliği savunanların, özellikle de postmodern görüşün savunucularının getirecekleri argüman, acı çekme kapasitesi olan bir kişiye işkence yapmanın kötü olduğunu söyleyemeyeceğimizdir, çünkü acı çekmekten haz alan "mazoşist" bireyler de vardır ve böyle bir tanım yapmak bu kişilerin ötekileştirilmelerine ve gözardı edilmelerine sebep olur, söz söyleme hakları ellerinden alınır. (Oysa birisine işkence yapmak ile içerisinde acının da bulunduğu ve tarafların buna razı olduğu bir cinsel yaşantı arasındaki farkı göz önünde bulundurmak bu problemi çözmek için yeterlidir. İşkence görmeme hakkını savunmak, acıdan haz almanın yasaklanmasını savunmak anlamına gelmez) Göreceliliğin bir başka biçimi olan netice odaklı faydacı ahlak, işkencenin bireysel neticeleri bakımından kötü sonuçlar doğuruyor olması sebebiyle yanlış sayılma ihtimalini kabul eder ancak işkencenin kötü olduğu gibi bir kuralı kabul edemeyeceğimizi çünkü işkence ile elde edilebilecek bilgilerin çok daha fazla insanın hayatına olumlu etkileri olabileceğini öne sürer.

Genel ahlakın işkenceyle bir problemi yoktur. İşkence görüntüleri yayınlayan bir televizyon kanalı ceza almaz (öte yandan işkenceye karşı yayınlar yapan bir TV kanalının başı derde girebilir). Bunun bir örneği olarak işkenceci bir polisin yüceltildiği, dünyanın dört bir yanında yayınlanan 24 isimli diziyi verebiliriz. Dizi açık bir şekilde işkence olmadan ABD'nin "teröristlerden" korunamayacağı önermesini destekler ve bu sorun değildir. Ahlaki görecelilik, bu duruma karşı çıkmak için elimizde hiçbir araç bırakmaz. Ya da elimizde "ABD kapitalist-emperyalist bir ülke ve onun işkencelerine bu sebeple karşı çıkıyorum" gibi, temelde güç ilişkileri değiştiği durumda işkencenin başka bir iktidarın aracı olarak kullanılabileceği bir düzlem yaratır. Bu da görecelilik düzlemidir. 

Ahlaki gerçekçilik görüşü bu konuya başka bir bakış açısı getirir. Elbette "işkence yanlıştır" düşüncesi "sandalye kahverengidir" düşüncesinden farklı bir düşüncedir. Russ Schafer-Landau ahlaki gerçekçilik görüşünü şu şekilde tanımlamış: "Herhangi bir bakış açısı tercihinden bağımısz olan ahlaki doğrular süregelmektedir, bu ahlaki standartların sabitliği herhangi bir gerçek ya da varsayımsal bakış açısı tarafından onaylanmış olmalarından kaynaklanmaz" (there are moral truths that obtain independently of any preferred perspective, in the sense that the moral standards that fix the moral facts are not made true by virtue of their ratification within any given actual or hypothetical perspective).

Acı çekme kapasitesi olan bir kişiye işkence etmenin yanlış olduğunu, acı çekme kapasitesi olan canlılara zorunda olmadığımız halde acı çektirmenin yanlış olduğu önkabulü olmadan iddia edemeyebiliriz. Ancak bu, konu hakkında tamamıyla bir görecelilik olduğu anlamına gelmez ve işkenceyi savunmanın ahlaki pozisyonu ile işkenceye karşı çıkmanın ahlaki pozisyonunun aynı olduğu yani bu ikisinin eşit ahlaki değere sahip iki farklı görüş olduğunu öne sürmek işkenceyi meşrulaştırmak için yapılabilecek en harika hamledir. Tam da bu sebeple ayrımcılık ile ayrımcılık karşıtılığı, şiddet savunusu ile şiddetsizlik savunusu aynı ahlaki değere sahip görüşler olarak sunulur ve bu pozisyonlar ahlaktan ve hislerden bağımsız, bilimsel bir konumdan konuşulsun istenir. Bilim bana benden başkalarının da benim gibi acı çektiğini söyleyebilir ancak başkalarına acı çektirmemin yanlış olduğunu söyleyemez.

Böylece "genel ahlaka" karşı "ahlaksızlık" gibi bir konumu savunmak ya da ahlaki görüşlerin tamamını "ahlakçılık" gibi bir kavram ile susturmak ve geçersizleştirmek, başkalarının da acı çekebildiği, ayrımcılıklara maruz kaldığı, baskı altında olduğu bilgisini nesnel bir gözlem olarak edindiğimiz ancak bunlara karşı çıkmak için hiçbir meşru sebebimizin olmadığı bir düzlemde hapsolmamıza sebep olur. 

Bu yazıyı şu anda burada sonlandırıyorum fakat konu çok daha uzun ve karmaşık bir konu. Şu haliyle iddialarımın yüzeysel kaldığının farkındayım ancak bu bir makale değil çalakalem yazılmış bir blog yazısı. Konu hakkında önümüzdeki günlerde bir miktar daha yazabilirim.

20140112

Veganlık ve Kapitalizm



Veganlığın kapitalist sistem tarafından kullanıldığı ya da daha kapitalist sistemi 'yeniden ürettiği' (?), veganlık savunusunun bir tüketim kültürünün parçası olduğu gibi eleştiriler son zamanlarda epey alıcı buluyor. Bu konudaki düşüncelerimi paylaşmak istiyorum.

Kapitalizm değerlere sahip bir sistem değil, ya da daha doğrusu kapitalizm tüm değerleri değişim değerine indirgeyen bir sistem. Tek değeri değişim değeri ya da artı değer olduğu için veganlıktan cinsel yönelim mücadelesine, dinlerden antikapitalist düşüncelere hatta Gezi Parkı'na kadar her türlü düşünceye ve eyleme bakışı buradan nasıl kar edebileceği şeklinde oluyor.

Bu yüzden veganlıkla kapitalizmi ilişkilendiren iki uçtaki iki analizi de hatalı buluyorum. Bunlardan bir tanesi hayvan sömürüsünün kapitalizmin sorunu olduğu iddiası. Oysa hayvan sömürüsü kapitalizmden önce de vardı ve insanların hayvansal ürünlere telepleri aynı kaldığında yani bugünden mücadele ederek veganlığı yaymadığımızda postkapitalist herhangi bir toplum düzeninde (sosyalist, anarşist veya başka bir düzen) de devam etme ihtimali çok yüksek. Bunun yanı sıra kapitalist şirketler hayvan sömürüsünden özel olarak kar etmiyor, başka şeylerden ne kadar kar ediyorsa hayvansal ürünlerden de o kadar kar ediyor. Geniş bir pazar var ve bu pazar gittikçe de genişliyor ve kapitalistler (ve kapitalist olmamakla birlikte vegan da olmayan çoğunluk) için hayvanlar birer hammadeden, maldan ve kaynaktan başka bir şey değil.

Bu bitkisel ürünler için de böyle. Hayvansal ürünler tükettiğinizde ya da bitkisel ürünler tükettiğinizde kapitalizm açısından çok da fark etmiyor. Arz-talep dengesindeki değişmeleri takip ediyor ve ona göre yeni refleksler geliştiriyorlar. Bu yüzden, veganlığın özel olarak kapitalizm açısından kullanıldığını söylemek oldukça hatalı bir ifade olur. Elbette yükselen veganlığa yeni bir pazar gözüyle bakarlar, ama vegan olmayanlara da böyle bakarlar, çünkü bakmayı bildikleri tek gözlük budur.

Ama bence veganlıkta kapitalizmi ve her türlü şiddet ve baskı mekanizmasını tehdit eden başka bir yön var. O da, her bir kişinin vegan olarak değişim değerinin dışındaki etik değerleri hayatına sokuyor olması ve şiddetsizliği ve kendinden güçsüz durumda olanları sömürmemeyi hayatının merkezine yerleştirmesi. Yoksulken sosyalizmi savunmak oldukça kolaydır, eğer bir gün zengin olursanız da sosyalizmi savunmaya devam edeceğinizi bilmem için şu an hayvanları sömürme şansınız varken bunu yapmadığınızı bilmem gerekir. 

Pek çok örgütlenmede bulundum, iklim değişikliğine, ırkçılığa, savaşa ve sınıflı topluma karşı ve hepsinde bir büyük anlatıya, bir büyük sisteme karşı bir mücadele vardı ama en temel ayrım yani özel olanla politik olanın sanki ilişkisi yokmuşça birbirinden ayrılması hepsinin ortak yanıydı. Veganlık, bu ayrımı kaldırarak şiddetsizliği ve hak savunusunu hayatın merkezine yerleştiriyor. Böylece değişim değerinin haricinde bir değerin de önemli olabileceğini göstermiş oluyor. Ortadan kaldırılan bu ayrımın eski Yunandan beri insan köleliğinin ve cinsiyet ayrımclığının da devam etmesini sağlamış olan ayrımdır.

20140109

Kedilerin Vegan Beslenmesi Hakkında Pratik Bilgiler


Son zamanlarda internette, evlerini paylaştıkları kedileri vegan mamalarla beslemeyi düşünen, bu konuda fikir belirten, bunu nasıl yapabileceğini soran her zamankinden daha fazla kişiye rastlıyorum. Bu beni memnun ediyor, çünkü hissedebilir bir canlıyı severken ve onunla evimizi paylaşırken bunun bedelini niçin başka bir dizi hissedebilir canlı yaşamıyla ödesin ki? Üstelik kedilerin sağlıklı bir şekilde beslenebildikleri vegan alternatifler varken.

Bu yazıyı yazma amacım sizi kedileri vegan beslemeye ikna etmek ya da bunun doğru olup olmadığını tartışmak değil. Bu konuda fikirlerimi belirten bir yazı yazmıştım, blogta önceki yazılara bakarak ulaşabilirsiniz. Bu konuda gerekli araştırmaları yapıp, etik konusunu, sağlık konusunu vs. gözden geçirip kendi kararınızı verebilirsiniz (Bir veteriner değilim ve bu konuda bilgilerim yaptığım araştırmalara ve okuduklarıma dayanıyor, lütfen bana güvenmek yerine aynı araştırmaları yapın. Vegan toplumundaki en büyük sorunlarımızdan bir tanesi kulaktan dolma bilgiler.) 

Bu yazıda amacım, evini paylaştığı kedileri vegan beslemeye karar vermiş ancak bunu nasıl yapabileceği konusunda pratik bilgilere ulaşmak isteyen kişilere kendi öğrendiklerimi paylaşmak ve başka deneyimleri olanlardan bu konuda bilgi edinmek. Bu sebeple lütfen 'ama kedileri vegan beslemek doğal değil' konulu itirazları diğer yazının altında tartışalım.

Öncelikle ilk uyarı. Lütfen kedileri asla kedilerin besin ihtiyaçları için özel olarak düzenlenmiş ve gerekli besinler katkı olarak eklenmiş özel vegan kedi mamaları haricinde bitkisel olarak beslemeyin. Bu şekilde uzun süreli bir beslenme kedilerde kalıcı hasarlara sebep olabilir. Bitkisel beslenmede her zaman özel olarak kediler için üretilmiş vegan mamaları kullanın. Bu mamalar kedilerin mutlaka alması gereken B12, taurin ve diğer malzemelerle zenginleştirilmiştir. 

Bir kedi mamasının kedilerin ihtiyaçlarını karşıladığından emin olmak için o kedi mamasının AAFCO'nun standartlarına uyuyor olması çok önemli. AAFCO denetleme yapan bir kurul değil ama belli standartları var ve bu standartlara uygun mamaları tercih etmek gerekiyor. Evolution marka mama AAFCO standartlarını taşıyor.

Kuru mama olarak tercih edebileceğiniz iki mama markası var. AmiCat ve Evolution. Her ikisini de denedik. Kediler lezzet olarak Evolution'ı daha fazla beğendiler, çok daha fazla ilgi gösterdiler. Bitkisel mamaya ilgi göstermeyeceklerini düşünüyor ve bir süre için geçiş döneminin sıkıntılı olacağını düşünüyorduk ama aksine mama eve gelir gelmez daha paketi açmadan paketin etrafında dolaşmaya başladılar ve verir vermez bayılarak yediler. Fakat bazı kediler daha seçici olabilir. Bu noktada yapmanız gereken, küçük dozlarla alıştırmak, mamayı yavaş yavaş değiştirmek. İlk seferde kaptaki mamanın 1/4'ü vegan mamadan oluşabilir ve zamanla bu oranı arttırabilirsiniz.

Vegan kedi mamalarının hiç birisinin Türkiye'de satışı bulunmuyor. Fakat internet üzerinden bu mamaları satın almak mümkün. Bunun için ben Türkiye'ye gönderim yapan vegancats.com adresini keşfettim. Bu adreste hem kediler hem de köpekler için mamalar ve çeşitli besin destekleri vs. bulunuyor. Vegan kedi mamaları amazon.com'da da bulunuyor ama Amazon bu tarz ürünleri uluslararası siparişlere göndermiyor. VeganCats.com'dan aldığınız paketler gümrükten evinize PTT aracılığıyla geliyor ve imza karşılığı kapıdan size teslim ediliyor. Siparişten sonra pakete sahip olmanız, paketin büyüklüğüne göre bir ay, 45 gün civarında bir süre alıyor.

BİR GÜNCELLEME:
Bu yazı blogun en çok okunan yazılarından biri. Bu yazıyı yazdığımdan beri pek çok olumlu gelişme oldu ve artık bu mamalara ulaşmak çok daha kolay. Şu adreslerden ücretsiz kargo seçeneğiyle ve Türkçe bir arayüz kullanarak alabiliyorsunuz. Üstelik kargo ABD'den değil Almanya'dan geldiği için bir hafta, 10 gün kadar sürüyor en fazla.
Benevo Vegan Kedi Maması (10 Kg, 53 Euro)
Amicat vegan kedi maması (7,5 Kg, 52 Euro)




Vegancats.com'a ödemenizi paypal aracılığıyla yapmanız gerekiyor. Paypal, kredi kartı bilgilerinizi girerek üye olduğunuz güvenli bir alışveriş ortamı. Temel mantığı, kredi kartı bilgilerinizi alışveriş yaptığınız sitelere vermek zorunda olmamanız ve sadece paypal'a veriyor olmamız. İlk başta sadece aldığınız mama için ödeme yapıyoruz. Evolution'ın fiyatı AmiCat'e göre daha ucuz. 18 kiloluk (40 lbs) Evolution 85 dolar, bu da ortalama 180 liraya denk düşüyor. Daha sonra Vegancats.com'a üye olurken kullandığınız eposta adresine kargo masrafı için bir paypal ödemesi daha geliyor. Bir bu kadar da kargoya ödüyorsunuz. Bir kediye 6-7 ay yetecek 18 kiloluk bir paket yaklaşık olarak 400 liraya geliyor. Bu şu an Türkiye'de alacağınız ortalama bir kaliteli mamayla yakın bir fiyat. (Ortalama bu miktarda mamalar 300 lira. Marketlerde daha ucuza kedi mamaları var ve bu mamalar kediler için zehirden ibaret, bunları lütfen ne evde ne de sokakta kullanmayın. Talep arttıkça bu kadar yüksek kargo ücretleri ödemeden Türkiye'de de bu ürünleri satın alabileceğimizi umuyoruz. Fiyatları özellikle yazıyorum çünkü bu beslenme biçiminin çok pahalı olduğu konusunda bir önyargı var.)

Daha küçük paketlerle denemeler yapmak isteyebilirsiniz. Evolution'ın yarım kiloluk paketi aynı sitede 3,5 dolar gibi bir fiyata satılıyor. Ancak bildiğim kadarıyla bir yıl içerisinde bir kişinin gümrükten paket geçirme sayısıyla ilgili bir sınır var (yılda 5 paket galiba). Bu sebeple, ilk denemeden sonra büyük paketleri tercih etmek bu tarz sorunları yaşamanızı engeller. Başka bir ihtimal olarak her seferinde evde yaşayan farklı kişilerin isimleriyle sipariş edebilirsiniz.




Fakat bu noktada bilmeniz gereken bir şey var. Kuru mamalarla kedileri beslemek bazı sakıncalar taşıyor. Her 10 kediden birisi idrar yolu problemine genetik olarak yatkın oluyormuş. Erkek kediler bu konuda daha fazla risk altındaymış. Bu risk her türlü kuru mamayla beslemede artıyormuş çünkü kediler normalde sıvıyı yedikleri besinlerden alırlarmış ve asla yeterince su içmezlermiş. Fakat bazı yerlerde bitkisel gıdalardaki PH değerinin daha yüksek olduğu ve kedilerde PH'da bozulmalara yol açabileceği ve bu yüzden de idrar yollarında kristal oluşma riskinin arttığını okudum.

Bu konuda yapabileceğiniz birkaç şey var. Bir tanesi, eğer kedileri vegan besliyorsanız düzenli aralıklarla idrarındaki PH seviyesinde bir değişme olup olmadığını kontrol ettirebilirsiniz. Bu testi her veteriner yapabiliyor.

Eğer PH seviyesi yükseliyorsa bunun için özel olarak hazırlanmış bir destek ürünü var. VegeCat PHI Supplement isimli toz bu konuda yardımcı oluyor. VegeCat PHI evde hazırladığınız mamalara katabildiğiniz, kedilerin ihtiyaç duyduğu besinleri sağlayan bir toz. Evde (soğan-sarımsak koymadan) seitan hazırlayıp, nutritional yeast ve VegeCat PHI ile karıştırıp kedilere verebiliyorsunuz. Bu malzeme de vegancats.com'da bulunuyor. Başka bir tarif, bir bardak soya kıyması (MM Migros'tan alınıyor, un reyonunda), bir bardak haşlanmış ve ezilmiş nohut, bir kaşık zeytinyağı, 2 kaşık Nutritional Yeast, 2 kaşık VegeCat Phi ve biraz tuz veya soya sosunu karıştırmak. Bu ürünü kullanmak için Türkiye'de bulması biraz güç olan Nutritional Yeast'e ihtiyacınız var. Onu da 6 dolara vegancats'ten alabiliyorsunuz. (Nut. Yeast'i kendi yiyeceklerinizde de sos olarak kullanabilirsiniz, tadı peynire benzer)

Güncelleme: VegeYeast'in ne olduğunu anlamayan gümrük görevlileri vegeyeast'i gümrükte tutabiliyor. Bu yüzden sipariş ederken bir not ekleyip paketin üzerine Türkçe 'Kedi mamasıdır' yazmalarını istemek gümrüğe gitmek gibi zahmetli bir işten sizi kurtaracaktır.



Bu konularda daha fazla bilgi için Jed Gillen'ın yazmış olduğu Obligate Carnivore isimli kitap öneriliyor. Bu kitabı edinip okumadım ama yakın zamanda okumayı düşünüyorum.

Bu konuda şimdiye kadar deneyimlediklerimi ve öğrendiklerimi yazdım. Bir kez daha söylüyorum, lütfen eğer kedileri vegan beslemeye henüz karar vermediyseniz benim yazdıklarıma göre değil kendi araştırmalarınıza göre karar verin. İnternette bilgiye ulaşmak kolay ancak doğru bilgiye ulaşmak oldukça zor ve konu veganlık olunca çarpıtılmış bilgiler çok fazla.

Siz bu konuda deneyimlere sahip misiniz? Sipariş edilebilecek daha yakın ya da daha uygun fiyatlara sahip yerler biliyor musunuz? PH seviyesiyle ilgili başka bitkisel desteklerle ilgili bilgilere sahip misiniz? Burada paylaşabilirsiniz.