20130929

Kedi, İnek, Gezi


"Gezi'de kedi kanı içildi" haberiyle alay ederken veya öfkelenip "Hayıııır, öyle bir şey olmadııı" diye tweetler atarken küçücük bir şeyi düşünmenizi çok isterim. Bir kedinin öldürülmesi, yenmesi, kanının içilmesi fikri sizin için neden rahatsız edici geliyor? Neden bu suçlamayı Gezi'ye yakıştıramıyorsunuz? Bir kedinin öldürülüp kanının içilmesi fikriyle Gezi'yi yanyana koyduğunuzda hissettiğiniz, ikisinin yanyana olamayacağı fikri nereden kaynaklanıyor? Şimdi bu cevabı, bu hissiyatı koruyup şunu yeniden konuşalım:

Gezi'de ilk günlerden itibaren köfte-ekmek stantları açıldı, ierleyen günlerde bu stantların sayıları arttı, insanlar bu stantları tercih ediyor, oralardan satın alıyorlardı ki bir süre sonra park dumandan geçişmez hale geldi, ilk günlerde biber gazı kokusuna bulanan giysilerimiz gitgide ızgara ceset kokusuna bulanmaya başladı. Köftecilerin yanına balık-ekmek stantları ve hatta şiş kebap stantları dahi açıldı. 

Bütün bu stantlarda yapılan alışverişler ve bu sayının artmasına direnişçiler tarafından verilen destek çok sayıda ineğin, koyunun ve balığın tutsak edilmesi, ızdırap çekmesi ve öldürülmesi anlamına geliyordu. 

Bir kedinin yenmesi veya kanının içilmesini "rahatsız edici", "kabul edilemez", "Gezi ruhuyla yan yana düşünülemez" kılan bütün etik unsurlar bir inek, koyun, balık ve tavuk için de geçerli. Onlar da tıpkı kedi gibi, hissedebilen, acı çekebilen canlılar. Bunu görmemizi engelleyen devasa türcülük duvarını aştığımız zaman, ağaçların kesilmesine tepki olarak başlayan bir direnişin böylesi bir hayvan katliamına göz yummuş olması büyük bir çelişkiydi. Gezi'deki Vegan Mutfak'ın ve yaptığımız köfteci önü protestolarının ardında yatan mantık da buydu. 

Bu yüzden, "Gezi Parkında kedi kanı içildi" temalı saçma sapan videoyu paylaşıp çok komik bulan, çok saçma bulan ya da bu videoya öfkelenen arkadaşların oturup biraz düşünmelerini istiyorum. Neden köfte stantlarının önünde protestolarımızda beraber değildik, neden bir kedinin öldürülmesini, yenmesini ve kanının içilmesini kabul edilemez bulurken ineğin, koyunun, tavuğun ve balığın öldürülmesini ve yenmesini kabul edilebilir buluyoruz. Aralarında türcülük duvarından başka bir fark var mı?

20130918

Kedilerin Vegan Beslenmesi


Böyle bir konuya girmeden önce açıklık getirmek gereken bir mevzu var. Kediler, köpekler ve diğer hayvanların evcilleştirilmesi tarihin bir döneminde insan menfaatleri için gerçekleşmişti. Kedinin insanların hayatlarına bir tür olarak kabul edilmesinin önemli sebeplerinden bir tanesi kedinin, tarlalardaki ve depolardaki tahılları yiyen küçük hayvanlara düşman bir avcı olmasıydı. Bu evcilleştirmeden 5000 yıl sonra evcil kedi olarak bildiğimiz kedinin sosyal davranışları ve beden yapısı yaban kedilerden oldukça farklı.

Endüstrileşmeyle birlikte tarım bölgelerinin insan nüfus yoğunluğuna sahip olma özelliği gitgide azaldı. Kentleşmeyle birlikte kedinin apartman dairelerinde yaşayan bir türe dönüşmesinin üzerinden aslında çok zaman geçmiş değil. Fakat kedinin 5000 yıl içinde dönüştüğü canlının yaşam koşulları da ortadan kalkmakta. İnsanlık, kendi menfaatleri için kendi yaşam tarzına bağımlı kıldığı kediyi, kendi yaşam tarzının değişmesiyle birlikte bir sorun olarak görmeye başladı, kentlerde kediler kısırlaştırılarak veya ABD’deki gibi öldürülerek nüfusları azaltılıyor.

5000 yıl önce insanların kendi menfaatleri için yapmış oldukları bu hareketten dolayı şimdi bir dizi sorunla karşı karşıya kalmak şaşırtıcı değil. Evlerimizi paylaştığımız kedilerle kurduğumuz ilişkinin bir menfaat ve kölelik ilişkisi olmadığını düşünebiliriz. Kedilerin (ve bütün bu sözler köpekler için de geçerli) “üretim çiftliklerinde” belli cinslere ve fiyat aralıklarına ayrılarak üretildiği ve satıldığı pet-shop sektörünü atlasak bile, “hayvansever” çevrenin dilinin dahi bu köle-sahip ilişkisini yansıttığını gözardı etmek çok zor: “sahiplenme”, “benim kedim” vs.

Kedilerin apartman dairelerinde yaşayan birer canlıya dönüşmesi kedilerle ilişkili devasa bir sektörü de beraberinde getirdi. Bu sektörün bir kolu büyük oranda hayvan sömürüsü içermekte. Bu konuda en önde gideni ise hayvan maması sektörü. “Mama” kelimesi bebekleri çağrıştırdığı için gözümüze çok şirin ve masum gözükse de gerçekte bu kadar masum bir sektörle karşı karşıya değiliz.

İlk olarak mama firmalarının büyük bir çoğunluğu hayvanlar üzerinde deney yapıyor, bir kısmı hayvan sömürüsünün önde gelen isimleri olan Nestle, P&G gibi büyük şirketlere ait. Fakat daha da önemlisi bu mamaların içeriklerinin hemen hemen tamamının hayvansal olması. Evlerde beslenen kediler ve köpekler için endüstriyel çiftliklerde ve mezbahalarda çok sayıda hayvan tutsak ediliyor, acı çekiyor ve öldürülüyor. Maddi çıkarlarını hayvanları sömürmek üzerine kurmuş sektörler, iyi niyetli insanların hayvanlara olan sevgi, ilgi ve merhametinden kar ediyorlar ve bu karları daha fazla hayvanı sömürmek için kullanıyorlar. Bu da tam da niçin hayvanlarla olan ilişkimizin “sevgi, ilgi ve merhamet” düzeyinde değil “etik” düzeyde olması gerektiğini gösteriyor.

Evlerimizi kedilerle paylaşırken tek çaremiz varlıklarını hayvanları sömürmek üzerine kurmuş şirketlerin karlarını arttırmak ve et sektörünün tutsak ettiği hayvanların çıkarlarıyla evimizdeki kedinin çıkarları arasında tercih yapmak değil. Piyasada -görünürlüğü daha az olsa da- tamamı bitkisel içeriğe sahip, bir kedinin vücudunun ihtiyaçlarını dengeli bir biçimde sağlamak üzere hazırlanmış kedi maması seçenekleri de mevcut. Bu kedi mamalarına ifadeyi kısaltmak adına “vegan mama” demek mümkün. Proteinler aminoasitlere dönüştüğünde bitkisel veya hayvansal kaynaklı olmaları fark etmiyor. Kedilerin neden etle beslenmesi gerektiğini söyleyen pek çok sitede verilen bilginin aksine “Taurin” maddesi ısıya dayanamayan bir madde, pişmiş ette bulunmuyor. Hayvansal kedi mamalarında da, vegan kedi mamalarında da Taurin yapay olarak elde edilip mamaya sonradan ekleniyor. Ayrıca mamalar, kedilerin ihtiyaç duyacağı bütün ek besinleri, vitaminleri vs. içeriyor. Kedileri, vücutlarının ihtiyaçlarını hiçe sayarak ekmek, mısır ve patatesle beslemek etik bir davranış olmazdı ancak dengeli biçimde ihtiyaç duyacağı bütün maddeleri sağlayan ve de yerken büyük keyif aldığı bir mama mevcutken, hayvan sömürüsüne dayanan başka bir mamayı tercih etmek etik bir problemi açığa çıkaracaktır.

Kediler için vegan beslenmek konusu açıldığında ilk söylenen söz "Bir kediyi vegan beslemek doğal değildir" olur. Yukarıda da bahsettiğim üzere, kedilerle kurduğumuz ilişki bir “doğa” ilişkisi değil, sınıflı toplumun sonuçlarına dayalı bir ilişkidir. Bu ilişki, kediyi neyle beslediğimize bağlı olarak değişmez. Kediler için vegan beslenmek doğal değildir. Bu konuda anlaşabiliriz. Şimdi şu konularda anlaşalım: Kediler için sığır, domuz, tavuk yemek doğal değildir, kediler için işlemlerden geçirilerek kurutulmuş ve içine kimyasallar eklenmiş mamalar yemek doğal değildir, kediler için kilometrelerce uzakta fabrikalarda üretilip nakliye şirketlerince taşınan mamaları yemek doğal değildir, kediler için hastalandıklarında plastik bir kutuya konup veterinere götürülmek, aşı olmak, üzerindeki keneleri ve pireleri öldürmek için damlalar yapılmak doğal değildir, günün tamamını dört duvar arasında geçirmek doğal değildir, ilaç kullanmak doğal değildir, ameliyat olmaları doğal değildir, taranmaları doğal değildir... Bütün bunlar doğal değildir. Ancak bütün bunları yapmayı görev sayan, sorun görmeyen kişiler neden vegan mama söz konusu olunca doğadan bahsetmeye başlıyorlar?

Dahası, ineklerin, kuzuların, balıkların, tavşanların ve diğer hayvanların kedi maması endüstrisi için tutsak edilmesi ve öldürülmesi de doğal değildir. Doğal olmamanın yanında; eğer evimizde şu ya da bu şekilde beslediğimiz bir kedi varsa ve onu vegan olarak besleme imkanımız varsa, beslemek için hayvan öldürmeyi tercih etmek etik değildir. Günün sonunda bir domuz ya da bir inek için insanların tabağında olmak için mi yoksa bir kedinin tabağında olmak için mi öldürüldüğü çok fark etmez, tutsaklık daha az tutsaklık değildir ve kedi için öldürüldüklerinde canları daha az acımaz. Hayvan istismarı burada devreye giriyor, evimizdeki kedinin menfaatini ve sözde-doğasını mezbahalarda öldürülen ve tutsak edilen hayvanların menfaatinin önüne koyduğumuzda türcü oluyoruz -bu nettir.

Zaman zaman gazete köşelerine “Vegan beslenen kedi ölümden döndü” gibi haberler yansır. Tıpkı vegan annenin emzirdiği bebek yaşamını yitirdi haberleri gibi. Bu tip haberlere eleştirel bir gözle bakmak gerekir. Hayatında bir kez bile gazete okumuş birisi bilir ki bir kedinin ölüm haberi haber değeri taşımaz, gazetelere yansımaz. Çoğu zaman yerel yönetimlerin gerçekleştirdiği kedi-köpek katliamları bile gazetelerde yer almaz ya da “Hayvanseverlerin protestosu” gibi budalaca bir dille yer alır. “Vegan beslenen kedi ölümden döndü” temalı haberlere daha yakından baktığınızda söz konusu kedinin beslenme şeklinin abolisyonist veganların önerdiği beslenme şekli olmadığını görürsünüz, kedi aylarca kuru ekmekle ve patatesle beslenmeye zorlanmış, hiçbir vitamin takviyesi kullanması sağlanmamıştır vs. Haberin sonunda bir veterinerin görüşü alınmıştır ve veteriner “Kediler gerçek karnivorlardır, onları etle beslemek zorundasınız” der.

Bu veterinerin konuşma tarzını tanıyoruz, aynı konuşma bizlere sağlıklı olmak için et yememiz gerektiğini, hamile kadınların vegan olamayacaklarını, çocukların gelişmeleri için vegan olmaları gerektiğini, şu ya da bu firmanın elbette hayvanlara değer verdiğini ancak müşterilerinin güvenliği için hayvanlar deneylerinin yapılmasının şart olduğunu söyleyip duruyor. Hayvanları sömürmek için bir dizi bahane.

Fakat bu gazetelere iyi bakın, hiç birisinde kedinizi vegan beslemediğiniz için (ölümden dönmeyen) öldürülen ineklerin, koyunların, balıkların, domuzların, tavşanların ve tavukların haberlerini görmezsiniz. Hiç birisinde insanlar vegan beslenmediği için, hayvan deneyleri yapan ürünleri kullandıkları için ölen hayvanları da görmezsiniz. Ancak hemen hemen hepsinde bu hayvanların ölü bedenlerini büyük fastfood firmalarının reklamlarında görebilirsiniz. Hepsinin, Unilever’e, P&G’ye, Néstle’ye ait ürünlerin reklamlarını yaptıklarını da görebilirsiniz. Bu yüzden hayvanlar için neyin daha iyi olduğuna dair kaynağınız bu gazetelerse, bir kez daha düşünmenizi öneririm.

Her şeye rağmen, bitkisel beslenmeyle sorun yaşayan, bu şekilde beslendiği zaman hastalanan kediler olabilir. Örneğin idrar yolları problemi erkek kediler arasında çok yaygındır ve bu yaygınlık vegan veya hayvansal bütün kuru kedi mamaları için büyük bir risk oranını barındırır. Kuru mamayla beslenen erkek kediler, idrar yolları problemi yaşayabilir. Bu durumda, etik olanın acıyı mümkün olduğunca azaltmak olduğunu unutmamamız gerekiyor. Acıyı mümkün olduğunca azaltmak demek, mümkün görünen en yüksek bitkisel mamayı kullanmak, bitkisel desteklerle kedinin idrar yollarını desteklemek ve daha önemlisi sorun ortaya çıkmadan önce kedinin sıvı tüketimini arttıracak yolları seçmek demek oluyor.

İlginizi çekebilir:
Kedilerin Vegan Beslenmesi üzerine pratik bilgiler
http://banliyodennotlar.blogspot.com.tr/2014/01/kedilerin-vegan-beslenmesi-hakknda.html

Hayvan Hakları ve Evcilleştirilmiş İnsan-Harici Hayvanlar
http://abolisyonistveganhareket.org/post/82190530878/hayvan-haklar-ve-evcillestirilmis

Eğer vegan değilseniz ve bu yazıda tartışılan konuyu kendinize uzak bulduysanız şuradan başlamanızı öneririm:
www.NedenVegan.info


NOT
(Bir veteriner değilim ve bu konuda bilgilerim yaptığım araştırmalara ve okuduklarıma dayanıyor, lütfen bana güvenmek yerine aynı araştırmaları yapın. Vegan toplumundaki en büyük sorunlarımızdan bir tanesi kulaktan dolma bilgiler.) 

Yazıya Ek:
Bu yazıma birkaç yerde, mamalarda kullanılan hayvansal ürünler için hayvan öldürülmediği ve bu ürünlerin insan kullanımından arta kalan hayvan artıklarından üretildiği şeklinde bir itiraz geldi. Doğrusu 'bütün' mamaların bu şekilde üretildiği şeklindeki argümanın herhangi bir kaynağı yok. Dediğim gibi, kulaktan dolma bilgiler büyük bir sorun. Fakat diyelim ki dediğiniz gibi olsun (ki en azından bazı mamalar bu şekilde üretiliyor olabilir ya da sadece artıkları elde edip kendi mamalarınızı yapıyor olabilirsiniz), ne fark ederdi? Bu durum hala hayvanların kaynak olarak görüldüğü gerçeğini ortadan kaldırıyor mu?

Geçtiğimiz yıllarda gerçek olup olmadığını bilmediğim bir haber vardı, ABD'deki barınaklarda öldürülen kedi ve köpeklerin bedenlerinin kedi ve köpek maması üretmek için kullanıldığıyla ilgili. Bu habere göre bu hayvanlar kedi-köpek maması yapmak için öldürülmüyordu, zaten öldürülüyorlardı ve bedenleri 'imha edilmek' yerine mama yapılarak 'değerlendiriliyordu'. Böyle bir haber hepimizi rahatsız ediyor, eğer bundan haberdar olsak hiçbirimiz bu mamayı kullanmazdık. Satın alanları, kullananları eleştirirdik. Fakat konu inekler, tavukları, balıklar vs. olunca, zaten başka sebeplerle öldürülmüş hayvanları kullanmayı kabul edilebilir bulabiliyoruz ya da aynı derecede kabul edilmez bulmuyoruz. Ya da trafik kazasında ölüp yolun kenarına bırakılmış bir kedi gördüğümüzde aklımıza gelen bu kediyi baharatlayıp, pişirip diğer kedilere servis etmek olmuyor, onu alıp ölü bedenine hak ettiği saygıyı göstermeye çabalıyoruz. Bu neden diğer hayvanlar için farklı olsun ki? Bu çelişkiler vegan olsak da hala türcü toplumun bazı ön kabullerini içimizde taşımaya devam ettiğimizi gösteriyor.

Ve ortada hayvanları kullanmadan başka hayvanları besleyebileceğimiz seçenekler varken, bu kediler ve köpekler için en azından aynı derecede sağlıklı ve keyifliyken neden başka hayvan bedenlerini (en başta ne için öldürülmüş olurlarsa olsunlar) kaynak olarak kullanmaya devam edelim ki?

20130912

İstisnanın Genelleşmesi



Ahmet Atakan’ı öldüren devlet şiddetini protesto etmek üzere İstiklal Caddesinden meydana doğru yürürken önümüzü kesen sivil polis “Bugün İstiklal üzerinde kesinlikle protesto olmayacak” diyor. Arkamızı dönüp ilk ara sokağa girip ilerlemeye devam ediyoruz ki, daha buluşma saati gelmeden gaz bombaları atılmaya başlıyor. Çok geçmeden gaz bombalarına ses bombaları ve plastik mermiler eşlik etmeye başlıyor. Fenalaşanlar, başları yakından ateş edilen plastik mermiyle yarılanlar… Yarım saat geçmeden telefonlardan internete erişim sınırlanıyor ve Vali Mutlu tweet atıyor: “Sayıları 2 bine ulaşmayan marjinal örgüt mensuplarının İstiklal Caddesi'ndeki eylemlerine polisimiz zaman zaman müdahale etmektedir.”

Kesinlikle eylem olmayacağını söyleyen polise anlatmaya çalışmak faydasız, sokaklarda basın açıklamaları yapmak, rahatsız olduğumuz konularda protesto gösterileri düzenlemek bizim anayasal hakkımız. Devlet bütün ülkede kendi anayasasına aykırı hareket ediyor, ülkenin her bir yanında gerçekleşen protesto gösterilerine saldırı emri veriyor, yürüyüşleri ve basın açıklamalarını engelliyor. Bu saldırılar sonucu ölen 6 insan, çok sayıda insan dışında hayvan ve sayısız yaralı var. 

Dahası bu durum gittikçe normalleşiyor. Devletin kılıçla sembolize edilen yaşam ve ölüm üzerinde karar verme iktidarının modern dönemde yerini biyopolitikaya bıraktığına dair Foucault’nun düşüncelerine daha önce değinmiştim. Agamben ise yaşamın bir biyopolitikaya indirgenme halinin modernlikle başlamadığını öne sürer. Bunun için de Roma hukukunda bulunan homo sacer örneğini verir. Homo sacer konumunda olan bir insanı öldürmek suç değildir, onu öldürürseniz herhangi bir hukuki yaptırımla karşılaşmazsınız ancak onu kurban da edemezsiniz. Homo sacer, her türlü hakkından arındırılmış bir insandır, çıplak hayattır.

“İstisna hali” teriminin kullanımı ise Carl Schmitt’e yapılan bir göndermedir. Schmitt, bu terimi tehlike ve aciliyet durumlarında yöneticileri her türlü yasal sınırlamadan azade eden durum olarak tanımlar. Schmitt’e göre istisna haline karar verebiliyor olmak egemenliğin ölçütüdür. Agamben, ise bu istisna halinin politik hayatın tamamını kapladığından söz eder. İstisna hali bir istisna değil, politikanın olağan halidir.

Agamben’in bu analizleri, 11 Eylül sonrası dünyayı anlamak açısından büyük bir önem taşıyordu ve hızla yaygınlaştı. Amerikan yönetimi tarafından “terörist” olarak adlandırılan insanlar tüm hukuki hakları ellerinden alınarak bir kampa kapatılıyordu. Guantanamo üssü bu uygulamanın merkezi haline geldi ve böyle olmaya da devam ediyor. 

11 Eylül sonrasında devletlerin insanlar üzerinde istedikleri herhangi bir tasarrufta bulunmasının “terörizm” söylemi üzerinden gerçekleşmesi yaygınlaştı. Bu Türkiye için yeni bir durum değildi. Devlet, öldürdüğü Kürt vatandaşlarını terörist olarak damgalıyordu. Böylece öldürülenler, cenazesi kaldırılacak ve yası tutulacak, katilleri yargılanacak insanlar olmaktan çıkıyordu ve gazete küpürlerine “etkisiz hale getirildi” yazılıyordu. Bu durum yeri gelince küçük bir çocuğun öldürülmesini dahi meşru göstermek için kullanılabiliyordu. 2002’de bölgedeki “Olağanüstü Hal” kaldırılmış olsa da Roboski ve benzerleri gösteriyordu ki, istisna hali bir yasa olmanın ötesinde, dünyada devletlerin yönetme biçimleri haline geliyordu.

Egemen Bağış’ın 15 Haziran’da Taksim Komünü’ne gerçekleşen polis saldırısının üzerine yaptığı açıklama ise çok şey anlatıyor: "Ben özellikle bu eylemlere bugün destek veren tüm vatandaşlarımızdan rica ediyorum. Lütfen evlerine dönsünler. Şu saatten sonra orada bulunan her kişiyi devlet maalesef terör örgütünün mensubu olarak değerlendirmek zorunda kalacaktır." Daha sonra Egemen Bağış’ın geri adım atması olarak basında yer alan sözleri ise geri adımdan çok argümanı daha da ileri taşıyor gibi görünüyor: “Kendi vatandaşıma 'terörist' demişim gibi bir intiba yaratılmaya çalışıldı. Türkiye Cumhuriyeti'nin hiçbir bakanı kendi vatandaşına 'terörist' demez. Ama hiçbir vatandaşımızın da teröristlerle karıştırılmaması için uyarmak bizim görevimizdir” Teröristleri ise şöyle tanımlıyor Bağış: “Gezi Parkı'na gidenlerin, orada pankartlarıyla birlikte bulunan ve kendi örgütlerinin propagandasını yapan bazı terör örgütü mensuplarının arasına karışmalarının, onlarla karıştırılabileceği endişesiyle bir uyarıda bulundum” 

Bağış’ın sözünü ettiği eylemlere birer siyasi örgüt üyesi olup da bu örgütlenmelerin sembolleriyle katılanların en azından büyük bir çoğunluğunun resmi olarak Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olduğunu göz önünde bulundurursak bu söylemin ne kadar tehlikeli olduğunu bir kez daha görürüz. Bu söylemi polis şiddetinin yükselişi ve hemen hemen bütün eylemlere polis saldırılarının gerçekleşmesi takip etti. Bir eyleme katıldığınız anda en azından söylemsel düzeyde hukuki haklarınızı kaybettiğiniz dile getiriliyor.

Tam da bu noktada, yani devletin ve onun emriyle gerçekleşen polis şiddetinin karşısına haklarından sıyrılmış, bireyliğini yitirmiş ve ölümle karşı karşıya geldiğinde kimlik hapishanesinden kurtulmuş olarak duruyorsak Agamben’in Gelmekte Olan Ortaklık kitabına biraz daha yakından bakmamızın zamanıdır bence.