20131102

Vegan Kelimesini Çöpe mi Atmalı?


Dün 1 Kasım Dünya Vegan Günü'ydü ve içinde bulunduğumuz ay veganlığı anlatan etkinliklerin yoğunlaştığı vegan ayı olarak da anılan Kasım ayı. Çeşitli hayvan özgürlüğü aktivisti grupların etkinlikleri ve yayınları ile veganlık hem daha bilinir hale geliyor hem de yaygınlaşıyor. Kitapçı raflarına baktığınız zaman artık başlığında hayvan özgürlüğü ve vegan kelimelerinin geçtiği daha fazla kitap görebiliyorsunuz. Sosyalist, anarşist, ekolojist ve özgürlükçü yayınlar hayvan özgürlüğü ve veganlık konusuna daha fazla yer vermeye başladı. Ana akım medya, çoğunlukla gaflarla dolu olsa da veganlığı tanıtan yazı ve röportajlara yer veriyor. Eskiden yaptığımız her eylemde ve basın açıklamasında kullandıkları ''hayvanseverler eylem yaptı'' kalıbından nihayet vazgeçtiler ve artık ''veganlar eylem yaptı'' ifadesini kullanmaya başladılar.

Peki durum buyken vegan ifadesini neden çöpe atmalıyız? Ya da çöpe atmasak da rafa mı kaldırmalıyız, daha mı az kullanmalıyız? 

Bunu savunanlara göre hareketin bir yaşam tarzı olarak veganlık üzerine yaptığı vurgu, sistemle barışık ve hayvan özgürlüğü mücadelesine dahil olmayan bir vegan kuşağın oluşmasına sebep oldu. Üzerinde vegan logosu olan ürünler, vegan müşteri kitlesine hitap etmek üzere piyasaya sürüldü ve böylece veganlık radikal bir vurgu olmaktan çıkıp bir tüketim tarzı halini aldı. Bu esnada da hayvan özgürlüğü ya da türcülük karşıtı söz arka planda kaldı. Veganlık bir trend olarak yükselirken, hayvan özgürlüğü mücadelesi bir hareket olarak aynı ivmeyi kazanmadı. Bu sebeple artık 'veganım' dememeliyiz, dahası 'vegan ol' dememeliyiz.

Bu eleştiri elbette dikkate alınması gereken bir eleştiri. Ancak bu eleştirinin sonunda 'vegan ol' dememek gerektiği ya da 'veganım' dememek gerektiği noktasına varması kadar hatalı ve sorunlu bir ifadeye rastlamak oldukça düşündürücü. Bu noktaya varılmasının sebeplerine ayrıca değineceğim, ama önce neden vegan ol demenin gerektiğini hatırlatmak ya da gündeme getirmek istiyorum.

Vegan Ol!

İnsanların menfaatlerinin diğer hissedebilir canlıların menfaatlerinin önünde tutulmasına dayanan ayrımcılık biçimine türcülük diyoruz. Türcülük, pratikte diğer hissedebilir canlıların insanlarca mülkleştirilmesi ve metalaştırılması olarak tezahür buluyor. Böylece, bizim malımız olan hayvanları öldürebiliyor, yiyebiliyor, giyebiliyor, üzerlerinde deneyler yapabiliyor ya da duygusal tatmin ve eğlence malzemesi haline getirebiliyoruz.

Veganlık, türcülüğü reddettiğinizde verebileceğiniz ilk tepkidir. Hayvanların birer mülk olmadığını düşünüyorsanız, artık bu düşüncenin mümkün kıldığı pratikleri hayatınızda sürdürmeniz mümkün olmayacaktır. Bu sebeple türcülüğe karşı mücadelenin etik sınır çizgisi veganlıktır. Vegan bir yaşam sürmediğiniz müddetçe, hissedebilir canlıların sömürüsüne şu ya da bu biçimde dahil olursunuz ve bu müdahilliğinizi açıklamak için türcü olmayan bir söylem geliştirmeniz mümkün değildir.

Son zamanlarda, ''türcülüğe karşıyım ancak vegan değilim çünkü...'' diye başlayan cümleler kurmak ya da bu cümleye eşdeğer fikirler öne sürmek meşru görünür oldu. Kimi dernekler ve oluşumlar insanlara, vegan olmadan da bizimle birlikte mücadele edebilirsiniz diyorlar. Bu elbette mümkün, ancak veganlığın bir süreç içerisinde mümkün olduğu ve alışkanlıkları zamanla kırabileceğimizi düşünerek bunu kabul edebiliriz, vegan olma yoluna girmiş birisi elbette mücadele içinde yer alabilir ve bu sırada mücadele içindeki veganlardan yaşam tarzını değiştirmek için yardım alabilir. Ancak, vegan olmayı düşünmeyen, hayvan sömürüsüne devam eden ve şu veya bu bahaneyle bunu sürdüreceğini beyan eden birilerinin türcü olmadığını öne sürmesi sadece gülünç değil aynı zamanda türcü mücadeleye de zarar veren bir durumdur. İnsanlara hayvan sömürmemesini vaaz eden ancak kahvaltıda buzağısından ayrılarak süt vermeye zorlanan bir inekten çalınan peyniri keyifle yiyen birisinin içinde bulunduğu durum kimi ikna edebilir ki!

Elbette vegan olmak insanları kendiliğinden hayvan özgürlüğü aktivisti yapmaz. Tıpkı birisinin artık ırkçı fikirleri bir kenara koyduğu anda anti-faşist mücadeleye katılmış olmayacağı gibi, birisi sadece heteroseksist olmadığı için LGBTIA-Q aktivisti sayılmacağı gibi vs. Ancak, birisinin hayvan özgürlüğü aktivisti olması için vegan olması ya da veganlığa giden bir yola girmiş olması bir ön koşuldur. Tıpkı bir ırkçının anti-faşist olamayacağı gibi. 

Dahası, sadece vegan yaşam süren birisi bile, hayvan sömürmeye devam ettiği halde kendisini hayvan özgürlükçüsü ilan eden birisinden çok daha önemli bir şey yapmaktadır. En başta da vegan olmadan hayvan özgürlüğünü savunduğunu iddia ederek hareketi kimsenin ciddiye almayacağı kendi içinde çelişkili bir duruma düşürmemektedir.



Yeni Refahçılık

Son yıllarda hayvan özgürlüğü hareketi açısından oldukça tehlikeli görülmesi gereken bir düşünce 'Yeni Refahçılık'. Gary L. Francione, yeni refahçı yaklaşımı veganlığı bir ahlaki sınır çizgisi olarak görmeyi reddeden düşünce olarak tanımlar. Francione'a göre yeni refahçılar veganlığı 'tutuculuk' ve 'kişisel saflık' meselesi olarak görürler. Bu görüşe göre veganlık 'mutlu' et/hayvan ürünleri satın almaktan, vejetaryen olmaktan vs. farklı değildir; zira veganlığı acıyı azaltmanın bir biçimi olarak görürler.

Oysa yukarıda yazdığım gibi, veganlık yeni refahçı/faydacı(utulitarian) görüşlerin öne sürdüğü gibi vejetaryenliğin bir biçimi, acıyı azaltmanın iyi bir yolu vs. değil, türcülüğü reddediyor olmanın mantıksal pratik sonucudur. Peter Singer gibi rehafçı düşünürlerin, hayatı boyunca iyi bir hayat sürmüş bir ineğin öldürülüp yenmesinin küçücük bir alanda hapsedilmiş bir ineğin kesilip yenmesiyle kıyaslanamayacağını öne sürmesi gibi ilginçlikler bu düşünceden kaynaklanır.

Yeni refahçılar, konu tüm mezbahaların kapatılması gerektiğine geldiğinde abolisyonist (köleliği tümden reddeden) bir hayvan hakları savunucusuyla aynı fikirde olduğunu öne sürecektir. Ancak tüm mezbahalar kapatılsın talebini sokakta dillendirmenin zamanının gelmediğini, bu talebin aşırılıkçı bir talep olduğunu, hayvanların kurtuluşuna çeşitli reformlarla adım adım gitmek gerektiğini söyleyecektir. 

Yeni refahçılar kendilerini yeni refahçı olarak tanıtmazlar. Örneğin Peter Singer'ın kitabının ismi 'Hayvan Özgürleşmesi'dir. Cinsiyetçi ve heteroseksist kampanyalara imza atan ve barınaklarda hayvan öldürme konusunda çekinceleri olmayan PETA gibi büyük dernekler de sözde veganlığı ve hayvan özgürlüğünü savunurlar. Ancak bu kişi ve grupların hiçbirisi size tutarlı bir şekilde hayvan özgürlüğünü savunmak için vegan olmanız gerektiğini söylemeyecektir. Aidatlarınızı ödediğiniz müddetçe serbest gezen tavukların yumurtalarını satın alabilir ve organik çiftliklerden gelen mutlu ineklerin bedenlerini keyifle tüketebilirsiniz!

Yeni rehafçı düşünceye göre hayvansal ürünleri tüketmeye devam edebilir, ancak dernek aidatı vermeniz, imza kampanyalarına katılmanız, tek konulu kampanyalara (yunus balıklarına özgürlük, tavukların şu kadar cm'lik alanlara kapatılmasına hayır, kedi-köpek hakları vs.) ve yürüyüşlere destek vermeniz türcülüğe karşı mücadelede üzerinize düşeni yapmış olmanız anlamına gelir. Hayvansal ürün tüketmeye devam edebilir, bu esnada ekolojist, hayvan hakları savunucusu, özgürlükçü, iklim değişikliği karşıtı vs. olabilirsiniz. Mümkünse biraz daha fazla para harcayıp organik ürünler alın ve dernek aidatını geciktirmeyin!

Böylece bu günlerde yepyeni bir ''politik'' kimlikle tanıştık: ''Ben türcü değilim ama etime, peynirime karışmayın.'', ''Ben hayvansal ürünler tüketiyorum ama bana türcü diyemezsiniz!''

Abolisyon!

Yeni refahçı örgütler ve oluşumlar, uzun yıllardır varolan, arkalarında medya ve hayvansal ürünler şirketlerinin desteğini bulan uluslararası kuruluşlar. Hayvan özgürlüğü deyince pek çok insanın aklına, çoğu veganın tahammül bile edemediği söylemlere sahip olan PETA'nın geliyor olması bunun önemli bir örneği. 

Ancak yeni rehafçılık bundan ibaret değil. Hayvan refahı düşüncesi geçtğimiz yüzyılın başından beri savunulan bir düşünce ve mücadelenin içinde öyle bir biçimde girmiş durumda ki, en radikal şeyi söylüyormuş gibi yapan bir metin dahi satır aralarını okuduğunuzda vegan olmanın o kadar da şart olmadığını anlatıyor oluyor.

Tam da böyle bir zamanda, veganlığı savunmak, vegan kelimesini kullanmak, vegan kelimesini daha fazla geçirmek her zaman olduğundan daha önemli. Bu sebeple, örgütlerimizin isminde VEGAN kelimesini geçiriyoruz, bu sebeple sloganlarımızda VEGAN OL diyoruz, bu sebeple duvarlara VEGAN OL yazıyoruz. Bu sebeple, hayvan özgürlüğü alanında beraber mücadele ettiğimiz herkese, hayatlarından türcü pratikleri çıkarmak için vejetaryen olmalarının yetmeyeceğini, vegan olmaları gerektiğini, veganlığın türcülüğe karşı verilebilecek tek pratik tepki olduğunu anlatıyoruz.

Vegan kelimesini çöpe atmamalı, veganlığın türcülük karşıtlığının pratik sonucu olduğunu daha fazla vurgulamalıyız. Yeni refahçılık, güleryüzlü türcülüktür. Veganlığın türcülük karşıtı mücadelenin bir gerekliliği olduğunu vurgulamadığınız sürece yeni rehafçı düşüncelerin yaygınlaşmasına uygun bir zemin hazırlarsınız. Bunu ne kadar 'radikal' bir söylemle yaptığınızın da bir önemi yoktur. Zira bütün bir anti-kapitalist mücadele tarihinden biliyoruz ki, antikapitalizm kendiliğinden veganlığı yanında getirmiyor. Sosyalist bir devrimin otomatikman insanların vegan olmasıyla sonlanmayacağını ancak vegan bir dünya için daha uygun bir zemin hazırlayacağını bilmeliyiz. Hayvan sömürüsünün ancak bu düzen yıkıldığında son bulacağını düşünebiliriz, ancak bunu bugün hayvan sömürmenin bahanesi haline getirmediğimiz müddetçe.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder