20130912

İstisnanın Genelleşmesi



Ahmet Atakan’ı öldüren devlet şiddetini protesto etmek üzere İstiklal Caddesinden meydana doğru yürürken önümüzü kesen sivil polis “Bugün İstiklal üzerinde kesinlikle protesto olmayacak” diyor. Arkamızı dönüp ilk ara sokağa girip ilerlemeye devam ediyoruz ki, daha buluşma saati gelmeden gaz bombaları atılmaya başlıyor. Çok geçmeden gaz bombalarına ses bombaları ve plastik mermiler eşlik etmeye başlıyor. Fenalaşanlar, başları yakından ateş edilen plastik mermiyle yarılanlar… Yarım saat geçmeden telefonlardan internete erişim sınırlanıyor ve Vali Mutlu tweet atıyor: “Sayıları 2 bine ulaşmayan marjinal örgüt mensuplarının İstiklal Caddesi'ndeki eylemlerine polisimiz zaman zaman müdahale etmektedir.”

Kesinlikle eylem olmayacağını söyleyen polise anlatmaya çalışmak faydasız, sokaklarda basın açıklamaları yapmak, rahatsız olduğumuz konularda protesto gösterileri düzenlemek bizim anayasal hakkımız. Devlet bütün ülkede kendi anayasasına aykırı hareket ediyor, ülkenin her bir yanında gerçekleşen protesto gösterilerine saldırı emri veriyor, yürüyüşleri ve basın açıklamalarını engelliyor. Bu saldırılar sonucu ölen 6 insan, çok sayıda insan dışında hayvan ve sayısız yaralı var. 

Dahası bu durum gittikçe normalleşiyor. Devletin kılıçla sembolize edilen yaşam ve ölüm üzerinde karar verme iktidarının modern dönemde yerini biyopolitikaya bıraktığına dair Foucault’nun düşüncelerine daha önce değinmiştim. Agamben ise yaşamın bir biyopolitikaya indirgenme halinin modernlikle başlamadığını öne sürer. Bunun için de Roma hukukunda bulunan homo sacer örneğini verir. Homo sacer konumunda olan bir insanı öldürmek suç değildir, onu öldürürseniz herhangi bir hukuki yaptırımla karşılaşmazsınız ancak onu kurban da edemezsiniz. Homo sacer, her türlü hakkından arındırılmış bir insandır, çıplak hayattır.

“İstisna hali” teriminin kullanımı ise Carl Schmitt’e yapılan bir göndermedir. Schmitt, bu terimi tehlike ve aciliyet durumlarında yöneticileri her türlü yasal sınırlamadan azade eden durum olarak tanımlar. Schmitt’e göre istisna haline karar verebiliyor olmak egemenliğin ölçütüdür. Agamben, ise bu istisna halinin politik hayatın tamamını kapladığından söz eder. İstisna hali bir istisna değil, politikanın olağan halidir.

Agamben’in bu analizleri, 11 Eylül sonrası dünyayı anlamak açısından büyük bir önem taşıyordu ve hızla yaygınlaştı. Amerikan yönetimi tarafından “terörist” olarak adlandırılan insanlar tüm hukuki hakları ellerinden alınarak bir kampa kapatılıyordu. Guantanamo üssü bu uygulamanın merkezi haline geldi ve böyle olmaya da devam ediyor. 

11 Eylül sonrasında devletlerin insanlar üzerinde istedikleri herhangi bir tasarrufta bulunmasının “terörizm” söylemi üzerinden gerçekleşmesi yaygınlaştı. Bu Türkiye için yeni bir durum değildi. Devlet, öldürdüğü Kürt vatandaşlarını terörist olarak damgalıyordu. Böylece öldürülenler, cenazesi kaldırılacak ve yası tutulacak, katilleri yargılanacak insanlar olmaktan çıkıyordu ve gazete küpürlerine “etkisiz hale getirildi” yazılıyordu. Bu durum yeri gelince küçük bir çocuğun öldürülmesini dahi meşru göstermek için kullanılabiliyordu. 2002’de bölgedeki “Olağanüstü Hal” kaldırılmış olsa da Roboski ve benzerleri gösteriyordu ki, istisna hali bir yasa olmanın ötesinde, dünyada devletlerin yönetme biçimleri haline geliyordu.

Egemen Bağış’ın 15 Haziran’da Taksim Komünü’ne gerçekleşen polis saldırısının üzerine yaptığı açıklama ise çok şey anlatıyor: "Ben özellikle bu eylemlere bugün destek veren tüm vatandaşlarımızdan rica ediyorum. Lütfen evlerine dönsünler. Şu saatten sonra orada bulunan her kişiyi devlet maalesef terör örgütünün mensubu olarak değerlendirmek zorunda kalacaktır." Daha sonra Egemen Bağış’ın geri adım atması olarak basında yer alan sözleri ise geri adımdan çok argümanı daha da ileri taşıyor gibi görünüyor: “Kendi vatandaşıma 'terörist' demişim gibi bir intiba yaratılmaya çalışıldı. Türkiye Cumhuriyeti'nin hiçbir bakanı kendi vatandaşına 'terörist' demez. Ama hiçbir vatandaşımızın da teröristlerle karıştırılmaması için uyarmak bizim görevimizdir” Teröristleri ise şöyle tanımlıyor Bağış: “Gezi Parkı'na gidenlerin, orada pankartlarıyla birlikte bulunan ve kendi örgütlerinin propagandasını yapan bazı terör örgütü mensuplarının arasına karışmalarının, onlarla karıştırılabileceği endişesiyle bir uyarıda bulundum” 

Bağış’ın sözünü ettiği eylemlere birer siyasi örgüt üyesi olup da bu örgütlenmelerin sembolleriyle katılanların en azından büyük bir çoğunluğunun resmi olarak Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olduğunu göz önünde bulundurursak bu söylemin ne kadar tehlikeli olduğunu bir kez daha görürüz. Bu söylemi polis şiddetinin yükselişi ve hemen hemen bütün eylemlere polis saldırılarının gerçekleşmesi takip etti. Bir eyleme katıldığınız anda en azından söylemsel düzeyde hukuki haklarınızı kaybettiğiniz dile getiriliyor.

Tam da bu noktada, yani devletin ve onun emriyle gerçekleşen polis şiddetinin karşısına haklarından sıyrılmış, bireyliğini yitirmiş ve ölümle karşı karşıya geldiğinde kimlik hapishanesinden kurtulmuş olarak duruyorsak Agamben’in Gelmekte Olan Ortaklık kitabına biraz daha yakından bakmamızın zamanıdır bence.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder