20131217

Süper kahramanlar değil kitlelerin kendi eylemi



Sosyal hareketlerde, bir yerde kahramanlar ve o kahramanlara sıkı sıkıya bağlı, o kahramanların eleştirilmesine irrasyonel tepkiler veren insanlar görüyorsanız orada eylemsizlik ve dahası kendi eylemine, kitlelere olan bir güvensizlik olduğundan emin olabilirsiniz. 

Evet, halkları Che Guevaralar, Unabomberlar, Deniz Gezmişler falan özgürleştiremez. Ne de partiler, ordular, komutanlar. Sadece ve sadece kitlelerin eylemi özgürlük yönünde değişiklik yaratabilir. Hayvan özgürlüğü de kar maskeleri takmış kahramanlarla değil, milyonlarca sıradan insanın eylemiyle mümkündür. Bu eylem de, etik ile politiğin ayrılamazlığında, pratik ile teorinin ayrılamazlığında ısrar eden, abolisyonist veganlıkla mümkün. 

Şiddet, sorunun bir parçasıdır. Endüstriyi ve şirketleri hedef almak kendi sorumluluğumuzu başka birine atmaktır. Uygarlık karşıtlığı gibi büyük anlatıları eylemsizliğe zemin yapmak ancak kapitalist gerçekçilğin bir modelidir (ve çok üzgünüm ama en az Marksizm kadar MODERNDİR). 

Sorun hayvanları bir kaynak olarak görerek tüketen insanlardır. Sorun hayvanların tüketilmesini normal, sıradan ve kabul edilebilir gören kültürdür. Sorun hayvanları kullanmamızı değil, nasıl kullanıyor olduğumuzu sorgulayan refahçılıktır. Sorun, hayvan hareketinin zihinsel yapısını domine etmiş ancak bir politik taktiği olmayan, gerçek bir dönüşüme dair herhangi bir planı olmayan militan doğrudan eylemciliktir. 

Militan doğrudan eylemi savunanlar sıradan insana güvenmezler. İnsanların dönüşebileceklerine inanmazlar. Oysa bu yanılgıdır ve yalandır. İnsanlar değişir ve dönüşür. Köleliği dünyanın en sıradan mevzusu olarak görenler, ırkçılık karşıtına dönüşebilirler. En sıradan basın açıklamasına endişeyle bakanlar, en büyük kitle gösterilerinde kendilerini en önde bulabilirler. Tek yapmanız gereken, şiddetsiz ve tutarlı olarak olarak hattınızı savunmak ve değişimi yaratmak için "değişimin kendisi olmaktır". 

Militan doğrudan eylemi savunanlar, sadece kendilerinin ve kendileri gibi küçük bir azınlığın veganlığı (veya başka özgürlükçü düşünceleri) anlayabileceği gibi bir fikrinden emindir. Bu elitist saplantı onları tek çözümün şiddet olacağı fikrine ikna eder. Radikal görünümün altında müthiş bir yenilgi ve umutsuzluk hissiyatı yattığına emin olabilirsiniz. 

Vegan olmak, şiddetsiz ve yaratıcı yollarla veganlığı yaymak talebi ortadan kaldırır, içlerimizi rahatlatmak için değil, sorunun tamamen ortadan kalkması için hareket eder.

"Süper kahramanlar ancak herkes kahraman değilse devreye girer" 
Süper kahramanlar, çizgi romanlarda kalsın. Şiddetsiz, yaratıcı ve abolisyonist bir taban hareketini inşa edelim.

Şu yazıyı okumanızı ısrarla tavsiye ederim:

20131115

Buğday ve Organik Tavuklar


Yılda 1 milyar liralık ciroyu hedefleyen Keskinoğlu Tavukçuluk ve ekolojik yaşamı desteklediğini iddia eden Buğday Derneği arasındaki ortak nokta ne olabilir? İkisi de içiniz rahat bir biçimde tavuk yiyebileceğinizi öne sürüyor. Keskinoğlu şirketine göre tavuklar gayet rahat koşullarda yaşıyor, içiniz rahat biçimde bu firmadan alışveriş edebilirsiniz. Sinir bozucu vegan arkadaşlarınızın facebook profillerinde yayınladığı sıkışık kafes görüntüleri orada yoktur vs: 
"- Daracık kafeslerde olanlar yumurtalık tavuklardır. Etlik tavuklar daha serbest dolaştıkları kümeslerde yer alır. Etlik tavuk daracık kafeste yetişse, en kıymetli et çıkan noktasını, göğsünü yem yerken zedeler. En azından bu risk dikkate alınarak etlik tavuklar rahat kafeslerde dolaşarak büyür. Yumurtalık tavuklar verimden kesilince onları “köy tavuğu” diye pazara sürenler var. Yumurtalık tavuk, 16’ncı haftadan itibaren ortalama 27 saatte bir yumurtlar. 65’inci haftadan itibaren yumurtadan kesilince kesime gönderilir. Biz bu tavukları daha çok Afrika ülkelerine ihraç ederiz. (http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/25038669.asp)"
Buğday derneği buna itiraz ediyor ve kanat çırpabilecek alanlara sahip yegane tavukların organik sertifikalı tavuklar olduğunu, o sertifikaya sahip tavukları yememiz gerektiğini söylüyorlar.

Tartışmayı basit biçimde tavukları nasıl öldürdüğümüz ve öldürene kadar onlarla nasıl davrandığımıza sıkıştıran bu bakış açısına hayvan refahçılığı ismi veriliyor. Oysa bütün bu tartışmalarda asıl mevzu, yani tavukları yumurta elde etmek için tutsak etmenin ya da öldürüp bedenlerini gıda olarak tüketmenin kendisinin bir sorun olup olmadığı tartışılmıyor. Buğday Derneği'nin haber sayfasında bu konuda itiraz eden bir okuyucuya, Buğday Derneği imzası ile şu cevap veriliyor 
"söz konusu olan tavukçuluk sektörü olduğundan, ve tavuklar geniş de olsa dar da olsa sınırları belli bir alanda yetiştirildiğinden, hayvanların özgürlüğünü savunmak mümkün değil."
Kısacası, ekolojik yaşam, diğer canlılarla uyum gibi iddiaları olan bu dernek, tavuk endüstrisiyle, tavukların gıda amacıyla öldürülüyor olmasıyla bir sorunları olmadığını, ekoloji ve uyumdan anladıklarının daha geniş kafesler ve daha az suni aydınlatma anlamına geldiğini açıklamış oluyor. Peki hayvan refahı kriterleri gerçekten hayvanların menfaatlerini korur mu? 

Bu sorunun cevabı koskocaman bir hayır. Zira, hayvan refahı kriterleri ile korunmak istenen hayvanların menfaatleri değil, şirketlerin ve müşterilerin menfaatleridir. Şirketler, daha standardize olmuş işlemleri uygulayarak daha az kayıp ve daha az iş gücü kullanabileceklerini ve buna rağmen daha yüksek fiyatlara satış yapıp daha rahat ihracat yapabileceklerini keşfettiklerinden beri hayvan refahına yöneliyorlar. 

Müşteriler de, hem daha sağlıklı olduklarına inandıkları hayvansal ürünleri tüketirken bir yandan da vicdanlarını rahat tutabileceklerini keşfettiler ve eğer maddi durumları el veriyorsa bunun için bir miktar daha fazla ödemekte sorun görmüyorlar. Zizek'in dediği gibi, artık iyi hissetmek için bir derneğe bağış yapmanıza gerek yok, iyi hissetmenin bedeli fiyat etiketine dahil.

Bu anlaşmada hayvanların menfaatinin gözetildiğini öne sürmek ise oldukça güçtür. En başta, hayvan refahı kısıtlamaları hayvanların birer mal, birer meta olma statüsünü sorgulamadan kabul eder. Hayvanlar, çeşitli yiyecekler ve giyecekler üretmek üzere, eğlenmek ya da deney yapmak üzere kullanılabilecek birer hammaddeden daha ötesi değildir. İnsan amaçlarına ulaşmak için kullanılabilecek araçlardır, kar getiren otomatlardır. Metaların menfaatleri ya da hakları olamaz, hayvanları birer mal olarak görmeye devam edip menfaatlerini ya da haklarını koruduğunuzu öne sürmekte ciddi bir mantık hatası bulunur.

Hayvan refahı kampanyalarından etkilenen pek çok kişi, hayvanlara karşı ahlaki sorumluluklarımız olduğunu fark etmiştir. Hayvanlara davranış biçimlerimizde bir hata olduğunu düşünür ve bu konuda bir şeyler yapmak ister. İşte hayvan refahını savunan STK'ların işlevi tam da bu noktada devreye girer. İnsanların duydukları bu tepkiyi sektörün devam edebileceği bir düzeye çekmek üzere, hem hayvan yemeye devam edebilecekleri, hayvansal ürünler tüketmeyi sürdürebilecekleri hem de hayvanlar için bir şeyler yapabileceklerini anlatarak yanıltıcı bir propagandayı dolaşıma sokarlar. Kendilerine ister ekolojist, ister anarşist, ister yeşil desinler, refahçı ve yeni refahçı propaganda yapan grupların ortak noktası budur.

Oysa, hayvanlara karşı ahlaki sorumluluklarımız olduğu düşüncesi, hayvanların birer mal olmadıklarını fark ediyor olmamızdan doğar. Hayvanlar hissedebilir canlılardır. Bu sadece acıyı hissetmek anlamına gelmez. Hayvanlar, acıyı ve hazzı hissedebilir, kendilik bilinçleri vardır ve hayatlarını sürdürmek isterler. Hayvanlara karşı ahlaki sorumluluklarımız olduğu düşüncesinin pratik sonucu veganlıktır.

Veganlıktan daha azını savunan hiçbir düşünce hayvanlar açısından herhangi bir olumlu sonuç yaratamaz. Türcü olmayan pratiklerin başlangıç zemini veganlıktır. Hayvan menfaatlerini savunmak için yapabileceğiniz ilk ve en önemli şey vegan olmaktır ve ardından veganlığı yaygınlaştırmak için sahip olduğunuz araçları kullanmaktır. 

20131102

Vegan Kelimesini Çöpe mi Atmalı?


Dün 1 Kasım Dünya Vegan Günü'ydü ve içinde bulunduğumuz ay veganlığı anlatan etkinliklerin yoğunlaştığı vegan ayı olarak da anılan Kasım ayı. Çeşitli hayvan özgürlüğü aktivisti grupların etkinlikleri ve yayınları ile veganlık hem daha bilinir hale geliyor hem de yaygınlaşıyor. Kitapçı raflarına baktığınız zaman artık başlığında hayvan özgürlüğü ve vegan kelimelerinin geçtiği daha fazla kitap görebiliyorsunuz. Sosyalist, anarşist, ekolojist ve özgürlükçü yayınlar hayvan özgürlüğü ve veganlık konusuna daha fazla yer vermeye başladı. Ana akım medya, çoğunlukla gaflarla dolu olsa da veganlığı tanıtan yazı ve röportajlara yer veriyor. Eskiden yaptığımız her eylemde ve basın açıklamasında kullandıkları ''hayvanseverler eylem yaptı'' kalıbından nihayet vazgeçtiler ve artık ''veganlar eylem yaptı'' ifadesini kullanmaya başladılar.

Peki durum buyken vegan ifadesini neden çöpe atmalıyız? Ya da çöpe atmasak da rafa mı kaldırmalıyız, daha mı az kullanmalıyız? 

Bunu savunanlara göre hareketin bir yaşam tarzı olarak veganlık üzerine yaptığı vurgu, sistemle barışık ve hayvan özgürlüğü mücadelesine dahil olmayan bir vegan kuşağın oluşmasına sebep oldu. Üzerinde vegan logosu olan ürünler, vegan müşteri kitlesine hitap etmek üzere piyasaya sürüldü ve böylece veganlık radikal bir vurgu olmaktan çıkıp bir tüketim tarzı halini aldı. Bu esnada da hayvan özgürlüğü ya da türcülük karşıtı söz arka planda kaldı. Veganlık bir trend olarak yükselirken, hayvan özgürlüğü mücadelesi bir hareket olarak aynı ivmeyi kazanmadı. Bu sebeple artık 'veganım' dememeliyiz, dahası 'vegan ol' dememeliyiz.

Bu eleştiri elbette dikkate alınması gereken bir eleştiri. Ancak bu eleştirinin sonunda 'vegan ol' dememek gerektiği ya da 'veganım' dememek gerektiği noktasına varması kadar hatalı ve sorunlu bir ifadeye rastlamak oldukça düşündürücü. Bu noktaya varılmasının sebeplerine ayrıca değineceğim, ama önce neden vegan ol demenin gerektiğini hatırlatmak ya da gündeme getirmek istiyorum.

Vegan Ol!

İnsanların menfaatlerinin diğer hissedebilir canlıların menfaatlerinin önünde tutulmasına dayanan ayrımcılık biçimine türcülük diyoruz. Türcülük, pratikte diğer hissedebilir canlıların insanlarca mülkleştirilmesi ve metalaştırılması olarak tezahür buluyor. Böylece, bizim malımız olan hayvanları öldürebiliyor, yiyebiliyor, giyebiliyor, üzerlerinde deneyler yapabiliyor ya da duygusal tatmin ve eğlence malzemesi haline getirebiliyoruz.

Veganlık, türcülüğü reddettiğinizde verebileceğiniz ilk tepkidir. Hayvanların birer mülk olmadığını düşünüyorsanız, artık bu düşüncenin mümkün kıldığı pratikleri hayatınızda sürdürmeniz mümkün olmayacaktır. Bu sebeple türcülüğe karşı mücadelenin etik sınır çizgisi veganlıktır. Vegan bir yaşam sürmediğiniz müddetçe, hissedebilir canlıların sömürüsüne şu ya da bu biçimde dahil olursunuz ve bu müdahilliğinizi açıklamak için türcü olmayan bir söylem geliştirmeniz mümkün değildir.

Son zamanlarda, ''türcülüğe karşıyım ancak vegan değilim çünkü...'' diye başlayan cümleler kurmak ya da bu cümleye eşdeğer fikirler öne sürmek meşru görünür oldu. Kimi dernekler ve oluşumlar insanlara, vegan olmadan da bizimle birlikte mücadele edebilirsiniz diyorlar. Bu elbette mümkün, ancak veganlığın bir süreç içerisinde mümkün olduğu ve alışkanlıkları zamanla kırabileceğimizi düşünerek bunu kabul edebiliriz, vegan olma yoluna girmiş birisi elbette mücadele içinde yer alabilir ve bu sırada mücadele içindeki veganlardan yaşam tarzını değiştirmek için yardım alabilir. Ancak, vegan olmayı düşünmeyen, hayvan sömürüsüne devam eden ve şu veya bu bahaneyle bunu sürdüreceğini beyan eden birilerinin türcü olmadığını öne sürmesi sadece gülünç değil aynı zamanda türcü mücadeleye de zarar veren bir durumdur. İnsanlara hayvan sömürmemesini vaaz eden ancak kahvaltıda buzağısından ayrılarak süt vermeye zorlanan bir inekten çalınan peyniri keyifle yiyen birisinin içinde bulunduğu durum kimi ikna edebilir ki!

Elbette vegan olmak insanları kendiliğinden hayvan özgürlüğü aktivisti yapmaz. Tıpkı birisinin artık ırkçı fikirleri bir kenara koyduğu anda anti-faşist mücadeleye katılmış olmayacağı gibi, birisi sadece heteroseksist olmadığı için LGBTIA-Q aktivisti sayılmacağı gibi vs. Ancak, birisinin hayvan özgürlüğü aktivisti olması için vegan olması ya da veganlığa giden bir yola girmiş olması bir ön koşuldur. Tıpkı bir ırkçının anti-faşist olamayacağı gibi. 

Dahası, sadece vegan yaşam süren birisi bile, hayvan sömürmeye devam ettiği halde kendisini hayvan özgürlükçüsü ilan eden birisinden çok daha önemli bir şey yapmaktadır. En başta da vegan olmadan hayvan özgürlüğünü savunduğunu iddia ederek hareketi kimsenin ciddiye almayacağı kendi içinde çelişkili bir duruma düşürmemektedir.



Yeni Refahçılık

Son yıllarda hayvan özgürlüğü hareketi açısından oldukça tehlikeli görülmesi gereken bir düşünce 'Yeni Refahçılık'. Gary L. Francione, yeni refahçı yaklaşımı veganlığı bir ahlaki sınır çizgisi olarak görmeyi reddeden düşünce olarak tanımlar. Francione'a göre yeni refahçılar veganlığı 'tutuculuk' ve 'kişisel saflık' meselesi olarak görürler. Bu görüşe göre veganlık 'mutlu' et/hayvan ürünleri satın almaktan, vejetaryen olmaktan vs. farklı değildir; zira veganlığı acıyı azaltmanın bir biçimi olarak görürler.

Oysa yukarıda yazdığım gibi, veganlık yeni refahçı/faydacı(utulitarian) görüşlerin öne sürdüğü gibi vejetaryenliğin bir biçimi, acıyı azaltmanın iyi bir yolu vs. değil, türcülüğü reddediyor olmanın mantıksal pratik sonucudur. Peter Singer gibi rehafçı düşünürlerin, hayatı boyunca iyi bir hayat sürmüş bir ineğin öldürülüp yenmesinin küçücük bir alanda hapsedilmiş bir ineğin kesilip yenmesiyle kıyaslanamayacağını öne sürmesi gibi ilginçlikler bu düşünceden kaynaklanır.

Yeni refahçılar, konu tüm mezbahaların kapatılması gerektiğine geldiğinde abolisyonist (köleliği tümden reddeden) bir hayvan hakları savunucusuyla aynı fikirde olduğunu öne sürecektir. Ancak tüm mezbahalar kapatılsın talebini sokakta dillendirmenin zamanının gelmediğini, bu talebin aşırılıkçı bir talep olduğunu, hayvanların kurtuluşuna çeşitli reformlarla adım adım gitmek gerektiğini söyleyecektir. 

Yeni refahçılar kendilerini yeni refahçı olarak tanıtmazlar. Örneğin Peter Singer'ın kitabının ismi 'Hayvan Özgürleşmesi'dir. Cinsiyetçi ve heteroseksist kampanyalara imza atan ve barınaklarda hayvan öldürme konusunda çekinceleri olmayan PETA gibi büyük dernekler de sözde veganlığı ve hayvan özgürlüğünü savunurlar. Ancak bu kişi ve grupların hiçbirisi size tutarlı bir şekilde hayvan özgürlüğünü savunmak için vegan olmanız gerektiğini söylemeyecektir. Aidatlarınızı ödediğiniz müddetçe serbest gezen tavukların yumurtalarını satın alabilir ve organik çiftliklerden gelen mutlu ineklerin bedenlerini keyifle tüketebilirsiniz!

Yeni rehafçı düşünceye göre hayvansal ürünleri tüketmeye devam edebilir, ancak dernek aidatı vermeniz, imza kampanyalarına katılmanız, tek konulu kampanyalara (yunus balıklarına özgürlük, tavukların şu kadar cm'lik alanlara kapatılmasına hayır, kedi-köpek hakları vs.) ve yürüyüşlere destek vermeniz türcülüğe karşı mücadelede üzerinize düşeni yapmış olmanız anlamına gelir. Hayvansal ürün tüketmeye devam edebilir, bu esnada ekolojist, hayvan hakları savunucusu, özgürlükçü, iklim değişikliği karşıtı vs. olabilirsiniz. Mümkünse biraz daha fazla para harcayıp organik ürünler alın ve dernek aidatını geciktirmeyin!

Böylece bu günlerde yepyeni bir ''politik'' kimlikle tanıştık: ''Ben türcü değilim ama etime, peynirime karışmayın.'', ''Ben hayvansal ürünler tüketiyorum ama bana türcü diyemezsiniz!''

Abolisyon!

Yeni refahçı örgütler ve oluşumlar, uzun yıllardır varolan, arkalarında medya ve hayvansal ürünler şirketlerinin desteğini bulan uluslararası kuruluşlar. Hayvan özgürlüğü deyince pek çok insanın aklına, çoğu veganın tahammül bile edemediği söylemlere sahip olan PETA'nın geliyor olması bunun önemli bir örneği. 

Ancak yeni rehafçılık bundan ibaret değil. Hayvan refahı düşüncesi geçtğimiz yüzyılın başından beri savunulan bir düşünce ve mücadelenin içinde öyle bir biçimde girmiş durumda ki, en radikal şeyi söylüyormuş gibi yapan bir metin dahi satır aralarını okuduğunuzda vegan olmanın o kadar da şart olmadığını anlatıyor oluyor.

Tam da böyle bir zamanda, veganlığı savunmak, vegan kelimesini kullanmak, vegan kelimesini daha fazla geçirmek her zaman olduğundan daha önemli. Bu sebeple, örgütlerimizin isminde VEGAN kelimesini geçiriyoruz, bu sebeple sloganlarımızda VEGAN OL diyoruz, bu sebeple duvarlara VEGAN OL yazıyoruz. Bu sebeple, hayvan özgürlüğü alanında beraber mücadele ettiğimiz herkese, hayatlarından türcü pratikleri çıkarmak için vejetaryen olmalarının yetmeyeceğini, vegan olmaları gerektiğini, veganlığın türcülüğe karşı verilebilecek tek pratik tepki olduğunu anlatıyoruz.

Vegan kelimesini çöpe atmamalı, veganlığın türcülük karşıtlığının pratik sonucu olduğunu daha fazla vurgulamalıyız. Yeni refahçılık, güleryüzlü türcülüktür. Veganlığın türcülük karşıtı mücadelenin bir gerekliliği olduğunu vurgulamadığınız sürece yeni rehafçı düşüncelerin yaygınlaşmasına uygun bir zemin hazırlarsınız. Bunu ne kadar 'radikal' bir söylemle yaptığınızın da bir önemi yoktur. Zira bütün bir anti-kapitalist mücadele tarihinden biliyoruz ki, antikapitalizm kendiliğinden veganlığı yanında getirmiyor. Sosyalist bir devrimin otomatikman insanların vegan olmasıyla sonlanmayacağını ancak vegan bir dünya için daha uygun bir zemin hazırlayacağını bilmeliyiz. Hayvan sömürüsünün ancak bu düzen yıkıldığında son bulacağını düşünebiliriz, ancak bunu bugün hayvan sömürmenin bahanesi haline getirmediğimiz müddetçe.

20131021

Hayvan Hakları Eylemlerinde İnsan Bedeninin Kullanılması Üzerine


Hayvan hakları eylemlerinde insan bedenini içeren performanslara sıkça rastlanıyor. Bu tarz performansların hayvan hakları meseleleriyle ilişkilendirilmesi hayvan refahı kuruluşu PETA'nın medyatik eylemleriyle oldu. Çıplaklığın, kanın, yani agresif görsel imgelerin kullanılması kendiliğinden bir medya ilgisini getirdi. 

Fakat bu yöntemleri kullanan sadece PETA gibi medyatik refahçı gruplar değil. Örneğin geçtiğimiz günlerde Barcelona'da anladığım kadarıyla daha radikal söylemlere sahip bir grup tabaklarda insan bedenlerinin sergilendiği (yukarıdaki fotoğraf) bir performans gerçekleştirdi. Yine başka benzer bir eylem uluslararası çapta gerçekleşen 269 etkinliğiydi. Etkinlik, hayvanların çektikleri acıya dikkat çekmek üzere bir grup aktivistin kendi bedenlerini sembol haline gelmiş 269 damgasıyla dağlamasını içeriyordu. (269 eylemleri hakkında bir yazı daha yazacağım.) Eylem tarzlarını çeşitlendirebilirsiniz, kafeslerde duran insanlar, insan kurban etme performansı, insan bedeni parçaları şeklinde hazırlanmış etler, ineklerin insanları yediği görseller vs.

Bu eylemleri gerçekleştirenler, eylemlerin insanların diğer hayvanlarla empati kurması için etkili bir yöntem olduğunu düşünüyorlar. Bu eylemlerin sonucunda örneğin insan bedeninin yiyecek olarak sunulması, hayvansal ürünler tüketenler için şoke edici olacak ve bunun hayvanlara yapılmasının da yanlış olduğunu düşünecekler. Ben bu yazıda bunun böyle olmayacağını ve bu tarz eylemlerin hedef kitlesi olan kişilere ulaşmayacağını öne süreceğim.

Türcülük Duvarı
Hayvanlar üzerinde kurulan tahakkümün düşünsel altyapısı türcülüktür.  Türcülük, insan menfaatlerinin diğer hayvan menfaatlerinin üzerinde ve öncelikli olduğuna dair bir ideolojidir. Bu ideoloji insanın diğer hayvanlarla kurduğu ilişkide belirleyici konumdadır.

Bu açıdan türcülük, diğer ayrımcı ideolojilerden farklı değildir. Örneğin, bir ırkçı beyaz için, beyaz insanların menfaatleri diğer "ırklardan" insanların menfaatlerinden daha önde gelir. Bu da demektir ki eğer beyazlar daha fazla refah içinde yaşayabileceklerse, siyahların köleleştirilmesi ya da haklarının gasp edilmesi kabul edilebilir bir durumdur. Bir ırkçıya "peki ama ya beyazlar da köleleştirilirse" dediğinizde bu durumun yanlış olacağını söyleyecektir. Bir beyazın köle olması yanlıştır, ancak beyazların menfaatleri bunu gerektiriyorsa siyahların köle olması kabul edilebilirdir. Irkçı beyazın bu görüşü, psikolojik bir rahatsızlığa ya da siyahlarla empati kuramıyor oluşuna vs. dayanmaz, rasyonel olduğuna inandığı bir dizi argümana dayanır, beyazların üstün ırk olduğu, daha yüksek bir akla sahip olduğu vs. ve bu argümanlar köleliğin güncel bir mevzu olduğu dönemde "bilimsel" araştırmalarca da desteklenmiştir.

Bu açıdan milliyetçilik de benzer bir paterni takip eder. Milliyetçi, yaşanan olayları ulus süzgeçinden geçirerek tepki verir. Bunun en banal hallerinden bir tanesi ana akım medyadaki uçak kazası haberlerinde görülür. Uluslararası bir uçuşta bir uçak kazası yaşanmışsa, haber bültenlerinde o uçakta Türk olup olmadığı belirtilir. "140 yolcu yaşamını yitirdi, aralarında Türk yoktu" başlığı ile "10 tanesi Türk, 140 yolcu yaşamını yitirdi" başlığına vereceğimiz tepkinin farklı olması beklenir. Bu farklılık tam da ideolojinin ördüğü duvardır, bir Türk'ün ölümü ile bir Türk-olmayanın ölümü Türk milliyetçisi açısından farklı iki ölümdür. 

Bunun örneklerini cinsiyetçilik, heteronormatiflik gibi diğer ayrımcılık biçimlerinde de görebilirsiniz. İşte türcülük de tam bu şekilde işler. Elbette hayvansal ürün tüketen insanlar, insan eti yemenin, insanları öldürmenin, kafeslere kapatmanın, insan annelerin sütünü ellerinden almanın vs. yanlış olduğunu düşünmektedir. Yine önemli bir kısmı çeşitli başka ideolojilerden ötürü belli insanların öldürülmesinin veya kafeslere kapatmanın da kabul edilebilir olduğunu düşünmektedir. 

O halde, tabakta yatan insan imgesi hayvansal ürünler tüketen insanlar için de "yanlış" bulacakları bir görüntüdür. İnsan eti yemeyi doğru bulmazlar. Ancak, bu "o halde diğer hayvanların da etini yemek yanlıştır" gibi bir mantıksal sonucu kendiliğinden doğurmayacaktır. Çünkü, tabakta yatanlar insandır, diğerleri değildir ve insanlara uyguladığımız etik kuralları hayvanlara da uygulamamız için türcülük duvarını aşmamız gerekir.

Türcülükle tartışmayan eylemlerin insan ile insan-olmayan-hayvan arasında herhangi bir ilişki kurması oldukça zordur. Pek çok insan eylemi etkileyici bulacak, belki fotoğraflarını facebookta paylaşacak, sonra da akşam hayvansal et yemeye devam edecektir.

Medya
Medya bu tarz eylemlere ilgi gösterir. PETA'nın yıllar boyunca yaptığı cinsiyetçiliği de içeren eylemler medya tarafından hep ilgiyle karşılandı ve hayvan mücadelesini eğlenceli bir şova, bir şakaya dönüştürdü. Oysa medyanın ilgisini çeken hayvan hakları değil çıplak kadın bedenleri ve kandı, politik mesaj hep bu gösterinin ardında silinip gitti. Cinsiyetçilik, görsel şiddet, sözel şiddet kullanımı hayvan haklarını ve hayvan özgürlüğünü savunmak için işe yarayacak yöntemler değil. Şiddet çözümün değil, sorunun bir parçası.

PETA, bir hayvan refahı kuruluşu ve bu eylemlerin medyada görünür olması onlar için daha fazla bağış yapan üye ve daha fazla reklam fırsatı anlamına geliyor. Türcülüğe karşı mücadele vermedikleri için, cinsiyetçiliği de sorun etmiyorlar. Ne var ki hayvan hakları eylemi yapmaktan bahsettiğimiz her seferinde bu tarz fikirler -soyunmak, etrafa kan rengi boya dökmek, insan bedenini şu ya da bu formda kullanmak- gündeme geliyor.

Bu tarz eylemler, sadece işlevsiz değil aynı zamanda hareketle ulaşmak istediği insanlar arasında mesafe yaratıyor. Hayvan özgürlüğü savunucularının sıradan insanlar olmadıkları, daha doğrusu "sıradan insanların" vegan olamayacakları ana akım düşüncesini besliyor. Argümanlar sunmayan, türcülüğün ve hayvan sömürüsünün neden kabul edilemez bir şey olduğunu anlatmayan, bunun yerine etrafa kan rengi boyalar döken ve çırılçıplak soyunan bir grup çılgın imajı yaratılıyor.

Bunun yerine, hissedebilir canlılara uygulanan şiddetin ve sömürünün kabul edilebilir olmadığı düşüncesini yaygınlaştırmak için yollar bulmamız gerekiyor. İnsan dışındaki hayvanlar üzerindeki tahakkümün düşünsel altyapısı türcülüktür. Hayvan özgürlüğü mücadelesi de türcülük sorunuyla daha yakından ilgilenmeli. Türcü fikir ve pratiklerle mücadele etmek için hem yaratıcı ve şiddetsiz yöntemler bulmamız hem de ideoloji ve türcülük konularında düşüncemizi derinleştirmemiz önemli. 

20131013

"Veganlar burjuvadır" önermesi üzerine



Birileri oturmuş bağlantı kurmuş, veganlar burjuvadır diyor. Şimdi, bu önermeyi dikkatle inceleyelim ve neden mantık-dışı bir önerme olduğunu açığa çıkaralım.
Önce kavramları tanımlayalım:

Vegan: Hissedebilen tüm canlıların sömürülmesine karşı çıkan politik ve etik bir duruş

Burjuva: Sınıflı toplumun günümüzde aldığı şekil olan kapitalizmde egemen sınıftır. Egemenliğinin zemini üretim araçları üzerindeki hakimiyeti, yani maddi gücüdür ve bu maddi gücün kaynağı proleter sınıfı sömürmesidir.

Proleter sınıf: Yaşamını sürdürmek için elindeki tek kaynak çalışma gücü olan bu sebeple zamanının bir kısmını burjuvaziye satmak zorunda olan, bu şekilde sömürüye maruz kalan insan.

İnsan: Memeli bir hayvan türü.

Önerme: Veganlar burjuvadır.
Açılım: 
1.Her türlü hissedebilen canlının sömürüsüne karşı çıkanlar, burjuvalardır.
2. Her türlü hissedebilen canlının sömürüsüne karşı çıkanlar, maddi gücünü proleter sınıfı sömürerek kazanır.

Görüldüğü üzere bu önerme tamamen mantıksızdır.

Saçma önermeler üretmeden önce kelimelerin anlamlarını öğrenmek, pek çok insanın değerli vaktini çalmanızı engelleyeceği gibi, daha tutarlı ve şiddetsiz politikalar üretmeye de sebep olur.

20131001

Dünya Vejetaryenler Günü Mesajı


Bütün vejetaryen arkadaşlarımızın Dünya Vejetaryenler Gününü kutlamakla birlikte şu rahatsız edici şeyleri söylemekten de geri duramayacağım:

Vejetaryenlik düşüncesi, hayvansal etin tüketilmesi ile diğer hayvansal ürünlerin tüketilmesi arasında etik açıdan bir fark olduğu yanılgısına dayanır. Bu yanılgı, hayvan refahı düşüncesinin savunucuları tarafından tekrar tekrar üretilir ve bizlere hayvanları sömürmenin daha 'insancıl', 'daha merhametli' yolları olduğu vaaz edilir. 

Oysa hayvansal ürünler olarak adlandırdığımız hayvansal süt, yumurta ve balın insanlar tarafından tüketilmesi hayvanların birer mülk statüsünde görülmesi anlamına gelir. Bu ürünlerin insanların tüketimine sunulması, çok sayıda hissedebilir canlının köleleştirilmesi, sömürülmesi ve öldürülmesi anlamına gelmekte.

Süt elde etmek için çiftlik endüstrisinde inekler sürekli hamile bırakılır. Bu fabrikalarda ineklerin hayatı, hamilelik ve sağılma şeklinde bir döngü içerisinde geçer. Bu esnada hareket etmeleri tamamen engellenmiştir. Yeni doğan yavrular hemen annelerinden ayrılır. Bu, hem anne inek hem de yavru için acı verici bir süreçtir. Dişi yavrular süt ineği olarak yetiştirilir. Erkek yavrular, et üretim tesislerine satılır ya da “yumuşak ve kaliteli deri” elde etmek için hemen öldürülür. Normal şartlarda 12-20 senelik ömrü olan inekler, bu şartlarda en fazla 3 yıl yaşar ve “verimsizleşince” mezbahaya gönderilir.

Yumurta üretmek için tavuklar normal yumurtlama döngülerinin dışında sürekli yumurta vermeye zorlanır. Dar kafeslerde yaşarlar ve bu dar kafeslerde birbirlerine zarar vermemeleri için gagaları kesilir. Erkek civcivler verimsiz oldukları için doğar doğmaz öldürülür veya boyanarak pazarlarda satılmaya gönderilir.

Bal üretmek için, arının kışın besleneceği bala el konulur ve yerine glukoz şurubu doldurulur. Bu pek çok arının besin yetersizliği çekmesine yol açar. Yaşamları büyük oranda kısalır. 

Eğer hissedebilir canlılara karşı etik bir sorumluluğumuz varsa -ki vejetaryen olarak bu sorumluluğu kabul ettiğinizi düşünüyorum-, bu sorumluluk vegan olmayı gerektirir. Veganlık türcü uygulama ve fikirlerin toptan reddi anlamına gelir.

Eğer vegan değilseniz, lütfen vegan olun ve veganlığın yaygınlaşmasına yardım edin.

20130929

Kedi, İnek, Gezi


"Gezi'de kedi kanı içildi" haberiyle alay ederken veya öfkelenip "Hayıııır, öyle bir şey olmadııı" diye tweetler atarken küçücük bir şeyi düşünmenizi çok isterim. Bir kedinin öldürülmesi, yenmesi, kanının içilmesi fikri sizin için neden rahatsız edici geliyor? Neden bu suçlamayı Gezi'ye yakıştıramıyorsunuz? Bir kedinin öldürülüp kanının içilmesi fikriyle Gezi'yi yanyana koyduğunuzda hissettiğiniz, ikisinin yanyana olamayacağı fikri nereden kaynaklanıyor? Şimdi bu cevabı, bu hissiyatı koruyup şunu yeniden konuşalım:

Gezi'de ilk günlerden itibaren köfte-ekmek stantları açıldı, ierleyen günlerde bu stantların sayıları arttı, insanlar bu stantları tercih ediyor, oralardan satın alıyorlardı ki bir süre sonra park dumandan geçişmez hale geldi, ilk günlerde biber gazı kokusuna bulanan giysilerimiz gitgide ızgara ceset kokusuna bulanmaya başladı. Köftecilerin yanına balık-ekmek stantları ve hatta şiş kebap stantları dahi açıldı. 

Bütün bu stantlarda yapılan alışverişler ve bu sayının artmasına direnişçiler tarafından verilen destek çok sayıda ineğin, koyunun ve balığın tutsak edilmesi, ızdırap çekmesi ve öldürülmesi anlamına geliyordu. 

Bir kedinin yenmesi veya kanının içilmesini "rahatsız edici", "kabul edilemez", "Gezi ruhuyla yan yana düşünülemez" kılan bütün etik unsurlar bir inek, koyun, balık ve tavuk için de geçerli. Onlar da tıpkı kedi gibi, hissedebilen, acı çekebilen canlılar. Bunu görmemizi engelleyen devasa türcülük duvarını aştığımız zaman, ağaçların kesilmesine tepki olarak başlayan bir direnişin böylesi bir hayvan katliamına göz yummuş olması büyük bir çelişkiydi. Gezi'deki Vegan Mutfak'ın ve yaptığımız köfteci önü protestolarının ardında yatan mantık da buydu. 

Bu yüzden, "Gezi Parkında kedi kanı içildi" temalı saçma sapan videoyu paylaşıp çok komik bulan, çok saçma bulan ya da bu videoya öfkelenen arkadaşların oturup biraz düşünmelerini istiyorum. Neden köfte stantlarının önünde protestolarımızda beraber değildik, neden bir kedinin öldürülmesini, yenmesini ve kanının içilmesini kabul edilemez bulurken ineğin, koyunun, tavuğun ve balığın öldürülmesini ve yenmesini kabul edilebilir buluyoruz. Aralarında türcülük duvarından başka bir fark var mı?

20130918

Kedilerin Vegan Beslenmesi


Böyle bir konuya girmeden önce açıklık getirmek gereken bir mevzu var. Kediler, köpekler ve diğer hayvanların evcilleştirilmesi tarihin bir döneminde insan menfaatleri için gerçekleşmişti. Kedinin insanların hayatlarına bir tür olarak kabul edilmesinin önemli sebeplerinden bir tanesi kedinin, tarlalardaki ve depolardaki tahılları yiyen küçük hayvanlara düşman bir avcı olmasıydı. Bu evcilleştirmeden 5000 yıl sonra evcil kedi olarak bildiğimiz kedinin sosyal davranışları ve beden yapısı yaban kedilerden oldukça farklı.

Endüstrileşmeyle birlikte tarım bölgelerinin insan nüfus yoğunluğuna sahip olma özelliği gitgide azaldı. Kentleşmeyle birlikte kedinin apartman dairelerinde yaşayan bir türe dönüşmesinin üzerinden aslında çok zaman geçmiş değil. Fakat kedinin 5000 yıl içinde dönüştüğü canlının yaşam koşulları da ortadan kalkmakta. İnsanlık, kendi menfaatleri için kendi yaşam tarzına bağımlı kıldığı kediyi, kendi yaşam tarzının değişmesiyle birlikte bir sorun olarak görmeye başladı, kentlerde kediler kısırlaştırılarak veya ABD’deki gibi öldürülerek nüfusları azaltılıyor.

5000 yıl önce insanların kendi menfaatleri için yapmış oldukları bu hareketten dolayı şimdi bir dizi sorunla karşı karşıya kalmak şaşırtıcı değil. Evlerimizi paylaştığımız kedilerle kurduğumuz ilişkinin bir menfaat ve kölelik ilişkisi olmadığını düşünebiliriz. Kedilerin (ve bütün bu sözler köpekler için de geçerli) “üretim çiftliklerinde” belli cinslere ve fiyat aralıklarına ayrılarak üretildiği ve satıldığı pet-shop sektörünü atlasak bile, “hayvansever” çevrenin dilinin dahi bu köle-sahip ilişkisini yansıttığını gözardı etmek çok zor: “sahiplenme”, “benim kedim” vs.

Kedilerin apartman dairelerinde yaşayan birer canlıya dönüşmesi kedilerle ilişkili devasa bir sektörü de beraberinde getirdi. Bu sektörün bir kolu büyük oranda hayvan sömürüsü içermekte. Bu konuda en önde gideni ise hayvan maması sektörü. “Mama” kelimesi bebekleri çağrıştırdığı için gözümüze çok şirin ve masum gözükse de gerçekte bu kadar masum bir sektörle karşı karşıya değiliz.

İlk olarak mama firmalarının büyük bir çoğunluğu hayvanlar üzerinde deney yapıyor, bir kısmı hayvan sömürüsünün önde gelen isimleri olan Nestle, P&G gibi büyük şirketlere ait. Fakat daha da önemlisi bu mamaların içeriklerinin hemen hemen tamamının hayvansal olması. Evlerde beslenen kediler ve köpekler için endüstriyel çiftliklerde ve mezbahalarda çok sayıda hayvan tutsak ediliyor, acı çekiyor ve öldürülüyor. Maddi çıkarlarını hayvanları sömürmek üzerine kurmuş sektörler, iyi niyetli insanların hayvanlara olan sevgi, ilgi ve merhametinden kar ediyorlar ve bu karları daha fazla hayvanı sömürmek için kullanıyorlar. Bu da tam da niçin hayvanlarla olan ilişkimizin “sevgi, ilgi ve merhamet” düzeyinde değil “etik” düzeyde olması gerektiğini gösteriyor.

Evlerimizi kedilerle paylaşırken tek çaremiz varlıklarını hayvanları sömürmek üzerine kurmuş şirketlerin karlarını arttırmak ve et sektörünün tutsak ettiği hayvanların çıkarlarıyla evimizdeki kedinin çıkarları arasında tercih yapmak değil. Piyasada -görünürlüğü daha az olsa da- tamamı bitkisel içeriğe sahip, bir kedinin vücudunun ihtiyaçlarını dengeli bir biçimde sağlamak üzere hazırlanmış kedi maması seçenekleri de mevcut. Bu kedi mamalarına ifadeyi kısaltmak adına “vegan mama” demek mümkün. Proteinler aminoasitlere dönüştüğünde bitkisel veya hayvansal kaynaklı olmaları fark etmiyor. Kedilerin neden etle beslenmesi gerektiğini söyleyen pek çok sitede verilen bilginin aksine “Taurin” maddesi ısıya dayanamayan bir madde, pişmiş ette bulunmuyor. Hayvansal kedi mamalarında da, vegan kedi mamalarında da Taurin yapay olarak elde edilip mamaya sonradan ekleniyor. Ayrıca mamalar, kedilerin ihtiyaç duyacağı bütün ek besinleri, vitaminleri vs. içeriyor. Kedileri, vücutlarının ihtiyaçlarını hiçe sayarak ekmek, mısır ve patatesle beslemek etik bir davranış olmazdı ancak dengeli biçimde ihtiyaç duyacağı bütün maddeleri sağlayan ve de yerken büyük keyif aldığı bir mama mevcutken, hayvan sömürüsüne dayanan başka bir mamayı tercih etmek etik bir problemi açığa çıkaracaktır.

Kediler için vegan beslenmek konusu açıldığında ilk söylenen söz "Bir kediyi vegan beslemek doğal değildir" olur. Yukarıda da bahsettiğim üzere, kedilerle kurduğumuz ilişki bir “doğa” ilişkisi değil, sınıflı toplumun sonuçlarına dayalı bir ilişkidir. Bu ilişki, kediyi neyle beslediğimize bağlı olarak değişmez. Kediler için vegan beslenmek doğal değildir. Bu konuda anlaşabiliriz. Şimdi şu konularda anlaşalım: Kediler için sığır, domuz, tavuk yemek doğal değildir, kediler için işlemlerden geçirilerek kurutulmuş ve içine kimyasallar eklenmiş mamalar yemek doğal değildir, kediler için kilometrelerce uzakta fabrikalarda üretilip nakliye şirketlerince taşınan mamaları yemek doğal değildir, kediler için hastalandıklarında plastik bir kutuya konup veterinere götürülmek, aşı olmak, üzerindeki keneleri ve pireleri öldürmek için damlalar yapılmak doğal değildir, günün tamamını dört duvar arasında geçirmek doğal değildir, ilaç kullanmak doğal değildir, ameliyat olmaları doğal değildir, taranmaları doğal değildir... Bütün bunlar doğal değildir. Ancak bütün bunları yapmayı görev sayan, sorun görmeyen kişiler neden vegan mama söz konusu olunca doğadan bahsetmeye başlıyorlar?

Dahası, ineklerin, kuzuların, balıkların, tavşanların ve diğer hayvanların kedi maması endüstrisi için tutsak edilmesi ve öldürülmesi de doğal değildir. Doğal olmamanın yanında; eğer evimizde şu ya da bu şekilde beslediğimiz bir kedi varsa ve onu vegan olarak besleme imkanımız varsa, beslemek için hayvan öldürmeyi tercih etmek etik değildir. Günün sonunda bir domuz ya da bir inek için insanların tabağında olmak için mi yoksa bir kedinin tabağında olmak için mi öldürüldüğü çok fark etmez, tutsaklık daha az tutsaklık değildir ve kedi için öldürüldüklerinde canları daha az acımaz. Hayvan istismarı burada devreye giriyor, evimizdeki kedinin menfaatini ve sözde-doğasını mezbahalarda öldürülen ve tutsak edilen hayvanların menfaatinin önüne koyduğumuzda türcü oluyoruz -bu nettir.

Zaman zaman gazete köşelerine “Vegan beslenen kedi ölümden döndü” gibi haberler yansır. Tıpkı vegan annenin emzirdiği bebek yaşamını yitirdi haberleri gibi. Bu tip haberlere eleştirel bir gözle bakmak gerekir. Hayatında bir kez bile gazete okumuş birisi bilir ki bir kedinin ölüm haberi haber değeri taşımaz, gazetelere yansımaz. Çoğu zaman yerel yönetimlerin gerçekleştirdiği kedi-köpek katliamları bile gazetelerde yer almaz ya da “Hayvanseverlerin protestosu” gibi budalaca bir dille yer alır. “Vegan beslenen kedi ölümden döndü” temalı haberlere daha yakından baktığınızda söz konusu kedinin beslenme şeklinin abolisyonist veganların önerdiği beslenme şekli olmadığını görürsünüz, kedi aylarca kuru ekmekle ve patatesle beslenmeye zorlanmış, hiçbir vitamin takviyesi kullanması sağlanmamıştır vs. Haberin sonunda bir veterinerin görüşü alınmıştır ve veteriner “Kediler gerçek karnivorlardır, onları etle beslemek zorundasınız” der.

Bu veterinerin konuşma tarzını tanıyoruz, aynı konuşma bizlere sağlıklı olmak için et yememiz gerektiğini, hamile kadınların vegan olamayacaklarını, çocukların gelişmeleri için vegan olmaları gerektiğini, şu ya da bu firmanın elbette hayvanlara değer verdiğini ancak müşterilerinin güvenliği için hayvanlar deneylerinin yapılmasının şart olduğunu söyleyip duruyor. Hayvanları sömürmek için bir dizi bahane.

Fakat bu gazetelere iyi bakın, hiç birisinde kedinizi vegan beslemediğiniz için (ölümden dönmeyen) öldürülen ineklerin, koyunların, balıkların, domuzların, tavşanların ve tavukların haberlerini görmezsiniz. Hiç birisinde insanlar vegan beslenmediği için, hayvan deneyleri yapan ürünleri kullandıkları için ölen hayvanları da görmezsiniz. Ancak hemen hemen hepsinde bu hayvanların ölü bedenlerini büyük fastfood firmalarının reklamlarında görebilirsiniz. Hepsinin, Unilever’e, P&G’ye, Néstle’ye ait ürünlerin reklamlarını yaptıklarını da görebilirsiniz. Bu yüzden hayvanlar için neyin daha iyi olduğuna dair kaynağınız bu gazetelerse, bir kez daha düşünmenizi öneririm.

Her şeye rağmen, bitkisel beslenmeyle sorun yaşayan, bu şekilde beslendiği zaman hastalanan kediler olabilir. Örneğin idrar yolları problemi erkek kediler arasında çok yaygındır ve bu yaygınlık vegan veya hayvansal bütün kuru kedi mamaları için büyük bir risk oranını barındırır. Kuru mamayla beslenen erkek kediler, idrar yolları problemi yaşayabilir. Bu durumda, etik olanın acıyı mümkün olduğunca azaltmak olduğunu unutmamamız gerekiyor. Acıyı mümkün olduğunca azaltmak demek, mümkün görünen en yüksek bitkisel mamayı kullanmak, bitkisel desteklerle kedinin idrar yollarını desteklemek ve daha önemlisi sorun ortaya çıkmadan önce kedinin sıvı tüketimini arttıracak yolları seçmek demek oluyor.

İlginizi çekebilir:
Kedilerin Vegan Beslenmesi üzerine pratik bilgiler
http://banliyodennotlar.blogspot.com.tr/2014/01/kedilerin-vegan-beslenmesi-hakknda.html

Hayvan Hakları ve Evcilleştirilmiş İnsan-Harici Hayvanlar
http://abolisyonistveganhareket.org/post/82190530878/hayvan-haklar-ve-evcillestirilmis

Eğer vegan değilseniz ve bu yazıda tartışılan konuyu kendinize uzak bulduysanız şuradan başlamanızı öneririm:
www.NedenVegan.info


NOT
(Bir veteriner değilim ve bu konuda bilgilerim yaptığım araştırmalara ve okuduklarıma dayanıyor, lütfen bana güvenmek yerine aynı araştırmaları yapın. Vegan toplumundaki en büyük sorunlarımızdan bir tanesi kulaktan dolma bilgiler.) 

Yazıya Ek:
Bu yazıma birkaç yerde, mamalarda kullanılan hayvansal ürünler için hayvan öldürülmediği ve bu ürünlerin insan kullanımından arta kalan hayvan artıklarından üretildiği şeklinde bir itiraz geldi. Doğrusu 'bütün' mamaların bu şekilde üretildiği şeklindeki argümanın herhangi bir kaynağı yok. Dediğim gibi, kulaktan dolma bilgiler büyük bir sorun. Fakat diyelim ki dediğiniz gibi olsun (ki en azından bazı mamalar bu şekilde üretiliyor olabilir ya da sadece artıkları elde edip kendi mamalarınızı yapıyor olabilirsiniz), ne fark ederdi? Bu durum hala hayvanların kaynak olarak görüldüğü gerçeğini ortadan kaldırıyor mu?

Geçtiğimiz yıllarda gerçek olup olmadığını bilmediğim bir haber vardı, ABD'deki barınaklarda öldürülen kedi ve köpeklerin bedenlerinin kedi ve köpek maması üretmek için kullanıldığıyla ilgili. Bu habere göre bu hayvanlar kedi-köpek maması yapmak için öldürülmüyordu, zaten öldürülüyorlardı ve bedenleri 'imha edilmek' yerine mama yapılarak 'değerlendiriliyordu'. Böyle bir haber hepimizi rahatsız ediyor, eğer bundan haberdar olsak hiçbirimiz bu mamayı kullanmazdık. Satın alanları, kullananları eleştirirdik. Fakat konu inekler, tavukları, balıklar vs. olunca, zaten başka sebeplerle öldürülmüş hayvanları kullanmayı kabul edilebilir bulabiliyoruz ya da aynı derecede kabul edilmez bulmuyoruz. Ya da trafik kazasında ölüp yolun kenarına bırakılmış bir kedi gördüğümüzde aklımıza gelen bu kediyi baharatlayıp, pişirip diğer kedilere servis etmek olmuyor, onu alıp ölü bedenine hak ettiği saygıyı göstermeye çabalıyoruz. Bu neden diğer hayvanlar için farklı olsun ki? Bu çelişkiler vegan olsak da hala türcü toplumun bazı ön kabullerini içimizde taşımaya devam ettiğimizi gösteriyor.

Ve ortada hayvanları kullanmadan başka hayvanları besleyebileceğimiz seçenekler varken, bu kediler ve köpekler için en azından aynı derecede sağlıklı ve keyifliyken neden başka hayvan bedenlerini (en başta ne için öldürülmüş olurlarsa olsunlar) kaynak olarak kullanmaya devam edelim ki?

20130912

İstisnanın Genelleşmesi



Ahmet Atakan’ı öldüren devlet şiddetini protesto etmek üzere İstiklal Caddesinden meydana doğru yürürken önümüzü kesen sivil polis “Bugün İstiklal üzerinde kesinlikle protesto olmayacak” diyor. Arkamızı dönüp ilk ara sokağa girip ilerlemeye devam ediyoruz ki, daha buluşma saati gelmeden gaz bombaları atılmaya başlıyor. Çok geçmeden gaz bombalarına ses bombaları ve plastik mermiler eşlik etmeye başlıyor. Fenalaşanlar, başları yakından ateş edilen plastik mermiyle yarılanlar… Yarım saat geçmeden telefonlardan internete erişim sınırlanıyor ve Vali Mutlu tweet atıyor: “Sayıları 2 bine ulaşmayan marjinal örgüt mensuplarının İstiklal Caddesi'ndeki eylemlerine polisimiz zaman zaman müdahale etmektedir.”

Kesinlikle eylem olmayacağını söyleyen polise anlatmaya çalışmak faydasız, sokaklarda basın açıklamaları yapmak, rahatsız olduğumuz konularda protesto gösterileri düzenlemek bizim anayasal hakkımız. Devlet bütün ülkede kendi anayasasına aykırı hareket ediyor, ülkenin her bir yanında gerçekleşen protesto gösterilerine saldırı emri veriyor, yürüyüşleri ve basın açıklamalarını engelliyor. Bu saldırılar sonucu ölen 6 insan, çok sayıda insan dışında hayvan ve sayısız yaralı var. 

Dahası bu durum gittikçe normalleşiyor. Devletin kılıçla sembolize edilen yaşam ve ölüm üzerinde karar verme iktidarının modern dönemde yerini biyopolitikaya bıraktığına dair Foucault’nun düşüncelerine daha önce değinmiştim. Agamben ise yaşamın bir biyopolitikaya indirgenme halinin modernlikle başlamadığını öne sürer. Bunun için de Roma hukukunda bulunan homo sacer örneğini verir. Homo sacer konumunda olan bir insanı öldürmek suç değildir, onu öldürürseniz herhangi bir hukuki yaptırımla karşılaşmazsınız ancak onu kurban da edemezsiniz. Homo sacer, her türlü hakkından arındırılmış bir insandır, çıplak hayattır.

“İstisna hali” teriminin kullanımı ise Carl Schmitt’e yapılan bir göndermedir. Schmitt, bu terimi tehlike ve aciliyet durumlarında yöneticileri her türlü yasal sınırlamadan azade eden durum olarak tanımlar. Schmitt’e göre istisna haline karar verebiliyor olmak egemenliğin ölçütüdür. Agamben, ise bu istisna halinin politik hayatın tamamını kapladığından söz eder. İstisna hali bir istisna değil, politikanın olağan halidir.

Agamben’in bu analizleri, 11 Eylül sonrası dünyayı anlamak açısından büyük bir önem taşıyordu ve hızla yaygınlaştı. Amerikan yönetimi tarafından “terörist” olarak adlandırılan insanlar tüm hukuki hakları ellerinden alınarak bir kampa kapatılıyordu. Guantanamo üssü bu uygulamanın merkezi haline geldi ve böyle olmaya da devam ediyor. 

11 Eylül sonrasında devletlerin insanlar üzerinde istedikleri herhangi bir tasarrufta bulunmasının “terörizm” söylemi üzerinden gerçekleşmesi yaygınlaştı. Bu Türkiye için yeni bir durum değildi. Devlet, öldürdüğü Kürt vatandaşlarını terörist olarak damgalıyordu. Böylece öldürülenler, cenazesi kaldırılacak ve yası tutulacak, katilleri yargılanacak insanlar olmaktan çıkıyordu ve gazete küpürlerine “etkisiz hale getirildi” yazılıyordu. Bu durum yeri gelince küçük bir çocuğun öldürülmesini dahi meşru göstermek için kullanılabiliyordu. 2002’de bölgedeki “Olağanüstü Hal” kaldırılmış olsa da Roboski ve benzerleri gösteriyordu ki, istisna hali bir yasa olmanın ötesinde, dünyada devletlerin yönetme biçimleri haline geliyordu.

Egemen Bağış’ın 15 Haziran’da Taksim Komünü’ne gerçekleşen polis saldırısının üzerine yaptığı açıklama ise çok şey anlatıyor: "Ben özellikle bu eylemlere bugün destek veren tüm vatandaşlarımızdan rica ediyorum. Lütfen evlerine dönsünler. Şu saatten sonra orada bulunan her kişiyi devlet maalesef terör örgütünün mensubu olarak değerlendirmek zorunda kalacaktır." Daha sonra Egemen Bağış’ın geri adım atması olarak basında yer alan sözleri ise geri adımdan çok argümanı daha da ileri taşıyor gibi görünüyor: “Kendi vatandaşıma 'terörist' demişim gibi bir intiba yaratılmaya çalışıldı. Türkiye Cumhuriyeti'nin hiçbir bakanı kendi vatandaşına 'terörist' demez. Ama hiçbir vatandaşımızın da teröristlerle karıştırılmaması için uyarmak bizim görevimizdir” Teröristleri ise şöyle tanımlıyor Bağış: “Gezi Parkı'na gidenlerin, orada pankartlarıyla birlikte bulunan ve kendi örgütlerinin propagandasını yapan bazı terör örgütü mensuplarının arasına karışmalarının, onlarla karıştırılabileceği endişesiyle bir uyarıda bulundum” 

Bağış’ın sözünü ettiği eylemlere birer siyasi örgüt üyesi olup da bu örgütlenmelerin sembolleriyle katılanların en azından büyük bir çoğunluğunun resmi olarak Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olduğunu göz önünde bulundurursak bu söylemin ne kadar tehlikeli olduğunu bir kez daha görürüz. Bu söylemi polis şiddetinin yükselişi ve hemen hemen bütün eylemlere polis saldırılarının gerçekleşmesi takip etti. Bir eyleme katıldığınız anda en azından söylemsel düzeyde hukuki haklarınızı kaybettiğiniz dile getiriliyor.

Tam da bu noktada, yani devletin ve onun emriyle gerçekleşen polis şiddetinin karşısına haklarından sıyrılmış, bireyliğini yitirmiş ve ölümle karşı karşıya geldiğinde kimlik hapishanesinden kurtulmuş olarak duruyorsak Agamben’in Gelmekte Olan Ortaklık kitabına biraz daha yakından bakmamızın zamanıdır bence.