20121025

Hamburger Yağmuru ve Kurbanlıklar



Hamburger Yağmuru (Cloudy with a Chance of Meatballs) isimli animasyon filmi, üretebildiği tek şey sardalya olan, ancak kimse sardalya satın almak istemediği için ticaret yapamayan, bu sebeple de günde üç öğün kendi ürettiği sardalyayı yemek zorunda kalmış bir ada halkını konu edinir. Aynı zamanda animasyonun baş karakteri de olan adanın başarısız mucidi nihayet bir makina icat eder, bu makina hiç bir hammaddeye ihtiyaç duymadan herhangi bir yiyeceği, havadan topladığı molekülleri bir araya getirerek üretebilmektedir. Yapmanız gereken tek şey makinadan hamburger istemektir ve birkaç dakika sonra gökyüzünden hamburger yağmaya başlar.

Bu animasyon filmindeki makina, tam da kapitalizmin üretim konusundaki fantezinin tıpkısıdır. Kapitalist düzende yemeklerimiz elbette süpermarketlerden gelmektedir, hatta artık tek yapmamız gereken bilgisayar ekranından istediğimiz yemeği tıklayıp kredi kartı bilgilerimizi girmemizdir ve yarım saat sonra kapı zilimiz çalar. Yemek hazır! Böylece üretim ilişkileri giderek belirsizleşirken, sömürü ideolojinin kat kat tül perdeleri arkasına gizlenir. Üzerinde et, süt, yumurta gibi etiketler yapıştırılmış, içerdiği vitamin ve mineral oranlarının gösterildiği tablo ile medikalize ve hijyenize edilmiş bu 'yiyecek'ler artık tamamıyla meta halini almıştır. Üzerlerinde kalitelerini gösteren marka logoları bulunur. Yani tek değerleri fiyat etiketleri, yani değişim değerleridir.

Bütün bu etiketlerin gerisindeki üretim süreci ise göz önünden kaldırılmış, tamamen görünmez hale getirilmiştir. Yiyecek olarak etiketlenen bu maddelerin bir zamanlar yaşayan bir canlının organları ya da bebeğini beslemek üzere ürettiği sütü veya yeni doğacak yavrularını barındıran yumurtaları olduğu bahis konusu bile olmaktan çıkmıştır. (Hatta öyle ki birileri 'yumurta fırlatmayı' demokratik ifade aracı zannetmeye başlamıştır.)
(Şık paketlerde servis edilmeyi bekleyen ölü hayvanlar)
Kurban Bayramı
Belki tam da bu yüzden kurban bayramı geldiğinde, beyaz gazetelerin köşe yazarları isyan ederler. Yol kenarlarında ve apartman aralarında hayvan kesen 'halkımızın' görgüsüzlüğünden dem vurarak belediyelerin bu işe bir an önce el atıp 'modern' yöntemleri teşvik etmesi gerektiğini bıkmadan anlatırlar. Bu esnada televizyonlarda bir takım psikologlar belirir ve çocukların hayvan kesilen yerlerden kesinlikle uzak tutulmaları aksi takdirde psikolojilerinde onarılamaz hasarlar oluşabileceğini iştahla anlatırlar. Ne var ki; boğaz sularının nasıl kızıla döndüğünden utançla bahseden bu insanların çok azı vejetaryendir veya olmayı düşünür. İtiraz asla hayvanların öldürülmesine değildir, itiraz bu öldürmelerin görünür hale gelmesinedir. Hayvanlar, medeni bir şekilde, kapalı kapılar ardında gizlice öldürülmeli ve mümkünse sofraya, şık paketler içinde hamburger, sosis, sucuk, jelibon, çocuk menüsü olarak gelmelidir.

Hayatının büyük bölümünü kentte geçiren insanların, şehir dışına çıkmadıkça koyun, koç veya dana görme şansları pek bulunmaz. Müslümanların çoğunlukta bulunduğu kentlerde ise kurban bayramı, bu hayvanlarla karşılaşmayı, seslerini duymayı, kokularını almayı mümkün hatta zorunlu hale getirir. Aynı zamanda hayvandan ete dönüşmeleri de, yani öldürülmeleri de görünür hale gelir. Son yıllarda kamusal alanın dışına taşınmaya çalışılsa da hatta araya mesafe koyup süpermarketlerden bu işi "kansız" biçimde halledebilme şansı olsa da en azından bayramın ilk gününe kadar hayvan pazarlarını gözden kaçırmak çok kolay değildir.

Bu sebeple olsa gerek, normalde çok rahat et yiyen ancak kurban etine ağzını süremeyen pek çok kişi olduğunu biliyorum. Kurban bayramına yönelik, vejetaryen olmayan kesimde bu tarz bir tepki oluştuğunu gözlemliyorum. Bu tepki hayvanların öldürülmesine yönelik bir tepki olsaydı, çok daha büyük bir kitlenin vejetaryenliği ve veganlığı tercih etmesi ve savunması gerekirdi. (Örneğin, "Kurbana Hayır Bayrama Evet" grubu, veganlığı savunuyordu ve sayıları iki elin parmaklarını maalesef geçemiyordu.) O halde tepki hayvanların öldürülmesine değil, öldürüldüklerini görüyor olmaya, üç maymundan 'görmedim'i oynamaya devam edememeye.

(Onları uzun bir yaşam beklemiyor)
Üretim İlişkilerinin İfşası
Daha da ötesi, bu tepki yalnızca öldürülen hayvan görmeye yönelik bir tepki değil, kapitalist üretim ilişkilerinin ifşasına yönelik de bir tepki bence. Zira, aynı beyaz yazarların, önlerindeki bilgisayarların Uzakdoğu'nun neresinde hangi şartlarda üretildiğine hiç kafa yormadan ve bu bilgisayarlarda kullanılan madenleri çıkaran maden işçisinden tutun da, parçaları montajlayan sanayi işçisine kadar sayısız emekçiye karşı hiçbir sorumluluk hissetmeden artık günümüzde işçi sınıfının ortadan kalktığını yazmaları işten bile değildir. (Ne yazık ki, günümüzde pek çok yazar, ancak işten çıkartıldıklarında işçi olduklarının bilincine varıyor!)

Ortadoğuda yaşanan devrimlerin haksız bir biçimde teknolojiye ve sosyal medyaya atfedilmesi de, kısa sürede işlevsizleşen ve yeni modellere geçişin hızla teşvik edildiği ürünlere dayanan bu pazarın büyük oranda Uzakdoğu'da konumlanmış ucuz iş gücü sömürüsüne dayanıyor olmasını görünmez kılıyor. Bu durum, yaşanan bir sel felaketi sonucu halkının ve işçilerin yerine harddisk fabrikalarını kurtarmaya öncelik veren Sri Lanka hükümeti sayesinde daha da görünür hale geldi. Öte yandan teknoloji üretiminde (cep telefonları, laptoplar, tabletler vs.) kullanılan madenlerin büyük bir kısmının gelmekte olduğu Demokratik Kongo Cumhuriyeti'nin doğusunda bulunan maden yataklarının çevresinde yaşanan bitmek bilmez savaşlar ve iç savaşlar asla görünür olamayacak. Zira görünür olması, bütün bu parıltılı dünyanın sonu demek olur.

Apple'a da üretim yapan Çin'deki Faxcoon fabrikasında 2010 yılından bu yana 18 işçi intihar girişiminde bulundu ve 14'ü yaşamını kaybetti. Faxcoon'da günlük çalışma süresinin 16 saate vardığı söyleniyor. (bkz. Ali Baydaş, "iPhone'unuzdan kan damlıyor")

Hamburger Yağmuru filminde, başta insanları çok mutlu eden icat, bir süre onların aç gözlülüğü sonucu felaketlere yol açmaya başlayacaktır. Kapitalist üretim biçiminin sakladığı hayvan cinayetleri de, tıpkı uygun biçimde gömülmemiş ölülerin hayaletlerinin geri dönüşü gibi belli aralıklarla görünür hale gelir. Bunun örneklerini, bütün dünyayı korkuya sevk eden deli dana, kuş gribi gibi vakalarda hep beraber izledik. İnsanlar nihayet, sofralarına gelen yemeklerin, hasta olabilen canlıların organları olduğunu görmezden gelememeye başladı. Öte yandan, "medeni" kapitalizm bu sorunları da toplu imhalarla çözme yoluna gitti ve gidiyor.

Sorunları çözmek yerine semptomları ortadan kaldırmayı öncelik sayan medeniyetimiz, ekonomik krizle nasıl başa çıkıyorsa, bu tarz krizlerle de böyle başa çıkıyor. Oysa bu semptomların arkasında yatan asıl sorun tam da kapitalizmin üstünü örttüğü, görünmez hale getirmeye çalıştığı yerlerde yatıyor; dolayısıyla sorunların çözümleri de.