20120603

Paris'in Masumiyeti


Yeninin istenen, dahası arzu edilen olması zaman olarak çok daha yeni bir olgu olsa gerek. Hatta yeninin bir değer olarak yükselişinin başlangıcı sayılan «Yenilerle eskiler kavgası» diye bilinen bir dönem dahi vardır Batı Avrupa literatüründe.


Oysa geçmişe, geçmişteki güzel günlere duyulan özlem çok daha eskilere dayanıyor olmalı. Sanki her öğretinin, dinin, ideolojinin en az bir «Kayıp Cennet» miti, bir «Asr-ı Saadet»i var. Herşeyin güzel olduğu, yolunda gittiği bir zaman dilimi; şimdiyse ancak o zaman dilimi referans alınarak düşünülebilinir.


Geçmişin müziği bambaşkadır, sokakları hep daha romantiktir, sanatçıları inanılmazdır, meyvelerin tadı bile değişiktir. Oysa gelecek yoktur, gelecek kıyamettir, sondur. Bu geçmişin kurgu olması ise pek birşeyi değiştirmez.


Örneğin, seksenlerin müziği diye bir müzik vardır; peki seksenli yıllar boyunca kim bu müzikleri dinlemiştir, herhalde herkes değil. Günümüzden seksenli yıllara bakıp birileri seksenli yılları temsil ettiğine inandığı müzikleri seçer ve pazarlar. Sonra o yıllar ve o müzik eşleşir vs. Anıların biçimi de bu geçmiş kurgusuna göre yeniden biçim alır. Anılar tıpkı dönem filmlerine benzer, anılardaki mekanlar birer film setidir.


Woody Allenın son filmi Midnight in Paris, Nostalji Dükkanında çalışan birisinin romanını yazmaya çalışan mutsuz bir Hollywood senaryo yazarının, Paris seyahati sırasında kendi kişisel kayıp cenneti olan Caz Çağını, 1920li yılları yeniden keşfini anlatıyor. Buraya doğru bir şekilde alıntılamam imkansız ama romanı şuna benzer bir cümle ile açılıyor; “Bir dönemin sıradan, popüler eşyaları, başka bir dönemin insanları için paha biçilmez nesnelere dönüşüyordu.”


Bu sözler yıllar sonra müzesi ile yeniden gündeme gelen Masumiyet Müzesi romanını çağrıştırmasın da ne yapsın peki? Bu romanın baş kişisi Kemal de; bir daha asla geri dönemeyeceğini çok iyi bildiği “hayatının en mutlu anı”nın peşinde hayatının geri kalanını geçiren ve o anı ona yaşatan kişinin eşyalarını tutku ve saplantı ile biriktirmekte idi. Bu biriktirme romanda bir müzeye dönüşüyordu, sonra bu müze gerçekten de kuruldu.

Geçmişin eşyalarını bir müzeye kapatmak ya da nostalji dükkanında geçen bir roman yazmak belki de bir çeşit yas tutmak, geçmişin geçmişteliğini kabullenmek anlamına geliyor olabilir mi? Yas tutmak toplu yapılan bir ritüeller zinciri imiş. Sevgilinin saklanan, değerli eşyalarını müze ziyaretçisine açmak böyle bir ritüel olabilir gibi geliyor bana. Belki de tam tersidir, bilemiyorum. Öte yandan, melankolisini, malikanesini bitmek tükenmek bilmeyen caz partilerinin merkezi haline getirerek yaşayan Gatsby adında birisini biliyorum:

Midnight in Paris'in kahramanlarından birisi de Caz Çağı'nın isim babası sayılan F. Scoot Fitzgerald. Fitzgerald'ın Muhteşem Gatsby'si de, böyle geçmişin peşinde kendisini tüketen bir karakter değil mi peki? "Hadi söyle ona" der, aşığının kocasına, "onu hiçbir zaman sevmediğini söyle!" Onunla beraber gitmeye, kocasını arkasında bırakmaya, terk etmeye hazır aşığı duraksar ve şöyle der "Şimdi seviyorum ya seni, bu önemli değil mi? Onu sevdim, evliliğimizin ilk günlerinde ona aşıktım, şimdiyse değilim. Neden benden geçmişi de istiyorsun?" Geçmiş ve nostalji ile ilgili bu filmde Fitzgerald'ın merkezi konumda olmasının sebebi yalnızca Woody Allen'In bir caz aşığı olması ve (o halde elbette) F.S. Fitzgerald'ı çok sevmesi değil o halde. Fitzgerald'ın başyapıtının karakterlerinin de bu konuyla bağlantıları açık.

Geçmişte hayat bayram yeri değildi, gelecek sigorta şirketlerinin anlattığı kadar kötü olmayacak, veya tam tersi. Belki bu kitaplar, bu filmler, bu müze(ler?) bir araya getirildiğinde bunlar canlanıyor bende.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder