20120527

Tarihin İnşası



Geçen haftalardan birinde popüler dergilerin birinde bir yazı okudum. Yazı, geçmişle ve tarihle ilgiliydi. Yazara göre, çocuklarımıza içerisinde savaşların ve binbir türlü düşmanlığın olduğu bir tarihi, insanların ölümcül hatalarını öğreterek hata ediyorduk; geçmişin düşmanlıklarını ve tozlu fikirlerini çocuklara aktararak bu kötülüklerin ve hataların tekrarlanmasına da sebep oluyorduk. Oysa bunun yerine çocukları bu tarihten habersiz yetiştirmek en iyisiydi. Eğer gelecekte savaşlar istemiyorsak ilk yapmamız gereken, savaşları anlatan tarih derslerinden ve tarih kitaplarından vazgeçmek olmalıydı.

Yazar bunları öne sürdükten sonra çocuklara aktarmak istediğinin, tarih yerine başka öyküler, destanlar ve masallar olduğunu söylüyordu. Çocuklar pembe bir dünyada yaşatılmalıydı ona göre. Bu iddiasına örnek olarak da Buda'nın babası ile öyküsünü anlatıyordu yazısının geri kalan kısmında. Buda'nın babası (ki kendisi bir hükümdardır) çocuğu doğmadan önce bir kahine danışır. Kahin, çocuğun ya büyük bir kral ya da yoksul bir bilge olacağını söyler. Kral bu haberi alında telaşa kapılır, çünkü oğlunun kötü bir yola sapıp, kral olmak yerine bilge olmasını istememektedir. Böylece Buda'nın doğumundan itibaren onun dünyayı sorgulamasını engellemek ister. Onu yaşamının başından itibaren bir zevk ve sefa hayatı beklemektedir. Ona insanların ulaşabileceği her haz hediye edilir. Oyuncaklar, müzikler, ergenliğe girer girmez sayısız kadın... Yaşlılığın, hastalığın ve ölümün olmadığı bir sahte alemde yaşar gider.

İşte bahsettiğim yazar, bu öyküyü anlatarak, ebeveynlerin Buda'nın babasını örnek alması gerektiğini, çocukları dış dünyada yer alan kötülüklerden, acıdan uzak yetiştirmek gerektiğini öne sürüyor. Buda'nın yaşam öyküsünü bilen ve yazıyı buraya kadar okumuş olanlar şaşırmış olmalı. Zira Buda'nın öyküsü burada bitmiyor, aksine babasının onun için kurduğu bu sahte cennetten kaçması ile başlıyor. Bütün bu hazlar Buda'yı asla mutlu etmiyor, aksine içinde hep büyük bir boşluk duygusu hissediyor ve bu his onun yollara düşmesine sebep oluyor.

Merak edenler okur, burada özetlenemeyecek kadar ilginç bir yaşam öyküsüdür Buda'nınkisi. Oysa işgüzar yazar onun yaşam öyküsünün başını kendi iddialarına bir delil olarak kullanır. Söyledikleri yalan değildir, ancak eksiktir. Üstelik bütün anlamı değiştiren, bambaşka bir anlamı çağıran bir eksiktir bu. Elbette yazar Buda'nın hayatının başını okuduktan sonra devamını okumamış olamaz. Ancak öykünün devamı çocuk yetiştirmek hakkındaki kendi iddialarını desteklemez, o da öykünün geri kalanını basitçe görmezden gelir. Bunu yapan sadece bu yazar da değil, hiç Gandhi hakkında yazılıp çizilen efsane (şiddet içermeyen pasif direnişçi çiçek çocuk Gandhi safsatası) ile o dönemde Hindistan'da kaç kişi ölmüş, Gandhi kime karşı şiddet kullanılmasına karşı çıkmış vs. hiç baktınız mı?

Tarihe ve biyografilere gönderme yaparak desteklenen iddiaların hep böyle bir yönünün olması tehlikesi var. Her ne kadar, Tarih disiplini, pozitif bilmlerden biri olarak kendini kabul ettirme yolunda belge ve bilgilere dayanma, objektiflik (nesnellik) gibi iddialar öne sürse de, bugün tarihin, geçmişin ve anıların birer inşa olduklarını ve bilgi iktidar ilişkilerinden bağımsız olmadıklarını öne sürenler de az sayıda değiller. Elbette bu söz, yaşanmış şeylerin yaşanmadıkları anlamına gelmiyor. Ancak yaşanan bir olayı anlatmanın sayısız yolu ve bu her sayısız yolun birer edimi (act) var. Olaylı bir mitingin ertesi günü çıkan gazetelerde aynı olayı seyreden muhabirlerin birinin “Göstericilerle polis çatıştı” ötekisinin “Polis göstericilere saldırdı” bir ötekisinin ise “Göstericiler şiddete başvurdu” yazması gibi.

Bu çok anlamlılık ve anlamların eşdeğerliliği sözlerine bir itiraz da yok değil. Bazen mazlumların elindeki tek kozları, olan biteni tüm açıklığı ile anlatmak oluyor. Örneğin Nazi yönetiminin zulümlerini ve toplama kamplarını belgeleyen tanıklıklar böyle. “Anne Frank'in Hatıra Defteri'ni okuyup kim unutabilir? Ancak İkinci Dünya Savaşındaki günahlar denilince akla sadece Nazilerin gerçekleştirdiği zulümlerin gelmesi de tarihin belirli biçimde inşa edilmesinden (ya da hikayenin eksik anlatılmasından) kaynaklanmıyor mu? Auschwitz'den sonra şiir yazmak barbarlıktır, Hiroşima'dan sonra peki? Bu da hikayenin sadece tek bir yönünü anlatmak olmuyor mu?

Gelmeye çalıştığım nokta şu aslında, objektif bir tarih anlatısı olamaz. Hiçbir anlatı hikayenin bütününü anlatamaz. Böyle bir “tarih bilimi”nin arayışı, pozitivizmin ilkelerine sıkı sıkıya bağlanmak ve böylece dönemin akademisine saygınlığını ispat etmek isteyen tarihçilerin işiydi. Oysa tarih bir anlatılar bütünüdür, bu anlatılar da diğer tüm anlatılar gibi iktidar ilişkileri ile sıkı sıkıya ilişkildir. Türkiye'de, son birkaç yılda Cumhuriyet tarihinin ne kadar değiştiğini, nelerin başka türlü anlatılmaya başlandığını görenler çok iyi biliyor olmalılar bu durumu.

Aydınlanmacı pozitivist bilim anlayışı bilgilerin inşa edildiğini kabul etmez, pozitivist tarihçi bilgileri “keşfeder”. İşte, bu anlayışın temsilcisi tarihçiler, şimdilerde 1 Mayıs 1977'yi yeniden keşfetmekle meşguller. Oysa harıl harıl, farkında olarak ya da olmayarak, yeni iktidar alanları, yeni güç mücadeleleri ve elbette yeni tarihler inşa ediyorlar.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder