20121025

Hamburger Yağmuru ve Kurbanlıklar



Hamburger Yağmuru (Cloudy with a Chance of Meatballs) isimli animasyon filmi, üretebildiği tek şey sardalya olan, ancak kimse sardalya satın almak istemediği için ticaret yapamayan, bu sebeple de günde üç öğün kendi ürettiği sardalyayı yemek zorunda kalmış bir ada halkını konu edinir. Aynı zamanda animasyonun baş karakteri de olan adanın başarısız mucidi nihayet bir makina icat eder, bu makina hiç bir hammaddeye ihtiyaç duymadan herhangi bir yiyeceği, havadan topladığı molekülleri bir araya getirerek üretebilmektedir. Yapmanız gereken tek şey makinadan hamburger istemektir ve birkaç dakika sonra gökyüzünden hamburger yağmaya başlar.

Bu animasyon filmindeki makina, tam da kapitalizmin üretim konusundaki fantezinin tıpkısıdır. Kapitalist düzende yemeklerimiz elbette süpermarketlerden gelmektedir, hatta artık tek yapmamız gereken bilgisayar ekranından istediğimiz yemeği tıklayıp kredi kartı bilgilerimizi girmemizdir ve yarım saat sonra kapı zilimiz çalar. Yemek hazır! Böylece üretim ilişkileri giderek belirsizleşirken, sömürü ideolojinin kat kat tül perdeleri arkasına gizlenir. Üzerinde et, süt, yumurta gibi etiketler yapıştırılmış, içerdiği vitamin ve mineral oranlarının gösterildiği tablo ile medikalize ve hijyenize edilmiş bu 'yiyecek'ler artık tamamıyla meta halini almıştır. Üzerlerinde kalitelerini gösteren marka logoları bulunur. Yani tek değerleri fiyat etiketleri, yani değişim değerleridir.

Bütün bu etiketlerin gerisindeki üretim süreci ise göz önünden kaldırılmış, tamamen görünmez hale getirilmiştir. Yiyecek olarak etiketlenen bu maddelerin bir zamanlar yaşayan bir canlının organları ya da bebeğini beslemek üzere ürettiği sütü veya yeni doğacak yavrularını barındıran yumurtaları olduğu bahis konusu bile olmaktan çıkmıştır. (Hatta öyle ki birileri 'yumurta fırlatmayı' demokratik ifade aracı zannetmeye başlamıştır.)
(Şık paketlerde servis edilmeyi bekleyen ölü hayvanlar)
Kurban Bayramı
Belki tam da bu yüzden kurban bayramı geldiğinde, beyaz gazetelerin köşe yazarları isyan ederler. Yol kenarlarında ve apartman aralarında hayvan kesen 'halkımızın' görgüsüzlüğünden dem vurarak belediyelerin bu işe bir an önce el atıp 'modern' yöntemleri teşvik etmesi gerektiğini bıkmadan anlatırlar. Bu esnada televizyonlarda bir takım psikologlar belirir ve çocukların hayvan kesilen yerlerden kesinlikle uzak tutulmaları aksi takdirde psikolojilerinde onarılamaz hasarlar oluşabileceğini iştahla anlatırlar. Ne var ki; boğaz sularının nasıl kızıla döndüğünden utançla bahseden bu insanların çok azı vejetaryendir veya olmayı düşünür. İtiraz asla hayvanların öldürülmesine değildir, itiraz bu öldürmelerin görünür hale gelmesinedir. Hayvanlar, medeni bir şekilde, kapalı kapılar ardında gizlice öldürülmeli ve mümkünse sofraya, şık paketler içinde hamburger, sosis, sucuk, jelibon, çocuk menüsü olarak gelmelidir.

Hayatının büyük bölümünü kentte geçiren insanların, şehir dışına çıkmadıkça koyun, koç veya dana görme şansları pek bulunmaz. Müslümanların çoğunlukta bulunduğu kentlerde ise kurban bayramı, bu hayvanlarla karşılaşmayı, seslerini duymayı, kokularını almayı mümkün hatta zorunlu hale getirir. Aynı zamanda hayvandan ete dönüşmeleri de, yani öldürülmeleri de görünür hale gelir. Son yıllarda kamusal alanın dışına taşınmaya çalışılsa da hatta araya mesafe koyup süpermarketlerden bu işi "kansız" biçimde halledebilme şansı olsa da en azından bayramın ilk gününe kadar hayvan pazarlarını gözden kaçırmak çok kolay değildir.

Bu sebeple olsa gerek, normalde çok rahat et yiyen ancak kurban etine ağzını süremeyen pek çok kişi olduğunu biliyorum. Kurban bayramına yönelik, vejetaryen olmayan kesimde bu tarz bir tepki oluştuğunu gözlemliyorum. Bu tepki hayvanların öldürülmesine yönelik bir tepki olsaydı, çok daha büyük bir kitlenin vejetaryenliği ve veganlığı tercih etmesi ve savunması gerekirdi. (Örneğin, "Kurbana Hayır Bayrama Evet" grubu, veganlığı savunuyordu ve sayıları iki elin parmaklarını maalesef geçemiyordu.) O halde tepki hayvanların öldürülmesine değil, öldürüldüklerini görüyor olmaya, üç maymundan 'görmedim'i oynamaya devam edememeye.

(Onları uzun bir yaşam beklemiyor)
Üretim İlişkilerinin İfşası
Daha da ötesi, bu tepki yalnızca öldürülen hayvan görmeye yönelik bir tepki değil, kapitalist üretim ilişkilerinin ifşasına yönelik de bir tepki bence. Zira, aynı beyaz yazarların, önlerindeki bilgisayarların Uzakdoğu'nun neresinde hangi şartlarda üretildiğine hiç kafa yormadan ve bu bilgisayarlarda kullanılan madenleri çıkaran maden işçisinden tutun da, parçaları montajlayan sanayi işçisine kadar sayısız emekçiye karşı hiçbir sorumluluk hissetmeden artık günümüzde işçi sınıfının ortadan kalktığını yazmaları işten bile değildir. (Ne yazık ki, günümüzde pek çok yazar, ancak işten çıkartıldıklarında işçi olduklarının bilincine varıyor!)

Ortadoğuda yaşanan devrimlerin haksız bir biçimde teknolojiye ve sosyal medyaya atfedilmesi de, kısa sürede işlevsizleşen ve yeni modellere geçişin hızla teşvik edildiği ürünlere dayanan bu pazarın büyük oranda Uzakdoğu'da konumlanmış ucuz iş gücü sömürüsüne dayanıyor olmasını görünmez kılıyor. Bu durum, yaşanan bir sel felaketi sonucu halkının ve işçilerin yerine harddisk fabrikalarını kurtarmaya öncelik veren Sri Lanka hükümeti sayesinde daha da görünür hale geldi. Öte yandan teknoloji üretiminde (cep telefonları, laptoplar, tabletler vs.) kullanılan madenlerin büyük bir kısmının gelmekte olduğu Demokratik Kongo Cumhuriyeti'nin doğusunda bulunan maden yataklarının çevresinde yaşanan bitmek bilmez savaşlar ve iç savaşlar asla görünür olamayacak. Zira görünür olması, bütün bu parıltılı dünyanın sonu demek olur.

Apple'a da üretim yapan Çin'deki Faxcoon fabrikasında 2010 yılından bu yana 18 işçi intihar girişiminde bulundu ve 14'ü yaşamını kaybetti. Faxcoon'da günlük çalışma süresinin 16 saate vardığı söyleniyor. (bkz. Ali Baydaş, "iPhone'unuzdan kan damlıyor")

Hamburger Yağmuru filminde, başta insanları çok mutlu eden icat, bir süre onların aç gözlülüğü sonucu felaketlere yol açmaya başlayacaktır. Kapitalist üretim biçiminin sakladığı hayvan cinayetleri de, tıpkı uygun biçimde gömülmemiş ölülerin hayaletlerinin geri dönüşü gibi belli aralıklarla görünür hale gelir. Bunun örneklerini, bütün dünyayı korkuya sevk eden deli dana, kuş gribi gibi vakalarda hep beraber izledik. İnsanlar nihayet, sofralarına gelen yemeklerin, hasta olabilen canlıların organları olduğunu görmezden gelememeye başladı. Öte yandan, "medeni" kapitalizm bu sorunları da toplu imhalarla çözme yoluna gitti ve gidiyor.

Sorunları çözmek yerine semptomları ortadan kaldırmayı öncelik sayan medeniyetimiz, ekonomik krizle nasıl başa çıkıyorsa, bu tarz krizlerle de böyle başa çıkıyor. Oysa bu semptomların arkasında yatan asıl sorun tam da kapitalizmin üstünü örttüğü, görünmez hale getirmeye çalıştığı yerlerde yatıyor; dolayısıyla sorunların çözümleri de.

20120603

Paris'in Masumiyeti


Yeninin istenen, dahası arzu edilen olması zaman olarak çok daha yeni bir olgu olsa gerek. Hatta yeninin bir değer olarak yükselişinin başlangıcı sayılan «Yenilerle eskiler kavgası» diye bilinen bir dönem dahi vardır Batı Avrupa literatüründe.


Oysa geçmişe, geçmişteki güzel günlere duyulan özlem çok daha eskilere dayanıyor olmalı. Sanki her öğretinin, dinin, ideolojinin en az bir «Kayıp Cennet» miti, bir «Asr-ı Saadet»i var. Herşeyin güzel olduğu, yolunda gittiği bir zaman dilimi; şimdiyse ancak o zaman dilimi referans alınarak düşünülebilinir.


Geçmişin müziği bambaşkadır, sokakları hep daha romantiktir, sanatçıları inanılmazdır, meyvelerin tadı bile değişiktir. Oysa gelecek yoktur, gelecek kıyamettir, sondur. Bu geçmişin kurgu olması ise pek birşeyi değiştirmez.


Örneğin, seksenlerin müziği diye bir müzik vardır; peki seksenli yıllar boyunca kim bu müzikleri dinlemiştir, herhalde herkes değil. Günümüzden seksenli yıllara bakıp birileri seksenli yılları temsil ettiğine inandığı müzikleri seçer ve pazarlar. Sonra o yıllar ve o müzik eşleşir vs. Anıların biçimi de bu geçmiş kurgusuna göre yeniden biçim alır. Anılar tıpkı dönem filmlerine benzer, anılardaki mekanlar birer film setidir.


Woody Allenın son filmi Midnight in Paris, Nostalji Dükkanında çalışan birisinin romanını yazmaya çalışan mutsuz bir Hollywood senaryo yazarının, Paris seyahati sırasında kendi kişisel kayıp cenneti olan Caz Çağını, 1920li yılları yeniden keşfini anlatıyor. Buraya doğru bir şekilde alıntılamam imkansız ama romanı şuna benzer bir cümle ile açılıyor; “Bir dönemin sıradan, popüler eşyaları, başka bir dönemin insanları için paha biçilmez nesnelere dönüşüyordu.”


Bu sözler yıllar sonra müzesi ile yeniden gündeme gelen Masumiyet Müzesi romanını çağrıştırmasın da ne yapsın peki? Bu romanın baş kişisi Kemal de; bir daha asla geri dönemeyeceğini çok iyi bildiği “hayatının en mutlu anı”nın peşinde hayatının geri kalanını geçiren ve o anı ona yaşatan kişinin eşyalarını tutku ve saplantı ile biriktirmekte idi. Bu biriktirme romanda bir müzeye dönüşüyordu, sonra bu müze gerçekten de kuruldu.

Geçmişin eşyalarını bir müzeye kapatmak ya da nostalji dükkanında geçen bir roman yazmak belki de bir çeşit yas tutmak, geçmişin geçmişteliğini kabullenmek anlamına geliyor olabilir mi? Yas tutmak toplu yapılan bir ritüeller zinciri imiş. Sevgilinin saklanan, değerli eşyalarını müze ziyaretçisine açmak böyle bir ritüel olabilir gibi geliyor bana. Belki de tam tersidir, bilemiyorum. Öte yandan, melankolisini, malikanesini bitmek tükenmek bilmeyen caz partilerinin merkezi haline getirerek yaşayan Gatsby adında birisini biliyorum:

Midnight in Paris'in kahramanlarından birisi de Caz Çağı'nın isim babası sayılan F. Scoot Fitzgerald. Fitzgerald'ın Muhteşem Gatsby'si de, böyle geçmişin peşinde kendisini tüketen bir karakter değil mi peki? "Hadi söyle ona" der, aşığının kocasına, "onu hiçbir zaman sevmediğini söyle!" Onunla beraber gitmeye, kocasını arkasında bırakmaya, terk etmeye hazır aşığı duraksar ve şöyle der "Şimdi seviyorum ya seni, bu önemli değil mi? Onu sevdim, evliliğimizin ilk günlerinde ona aşıktım, şimdiyse değilim. Neden benden geçmişi de istiyorsun?" Geçmiş ve nostalji ile ilgili bu filmde Fitzgerald'ın merkezi konumda olmasının sebebi yalnızca Woody Allen'In bir caz aşığı olması ve (o halde elbette) F.S. Fitzgerald'ı çok sevmesi değil o halde. Fitzgerald'ın başyapıtının karakterlerinin de bu konuyla bağlantıları açık.

Geçmişte hayat bayram yeri değildi, gelecek sigorta şirketlerinin anlattığı kadar kötü olmayacak, veya tam tersi. Belki bu kitaplar, bu filmler, bu müze(ler?) bir araya getirildiğinde bunlar canlanıyor bende.

20120527

Tarihin İnşası



Geçen haftalardan birinde popüler dergilerin birinde bir yazı okudum. Yazı, geçmişle ve tarihle ilgiliydi. Yazara göre, çocuklarımıza içerisinde savaşların ve binbir türlü düşmanlığın olduğu bir tarihi, insanların ölümcül hatalarını öğreterek hata ediyorduk; geçmişin düşmanlıklarını ve tozlu fikirlerini çocuklara aktararak bu kötülüklerin ve hataların tekrarlanmasına da sebep oluyorduk. Oysa bunun yerine çocukları bu tarihten habersiz yetiştirmek en iyisiydi. Eğer gelecekte savaşlar istemiyorsak ilk yapmamız gereken, savaşları anlatan tarih derslerinden ve tarih kitaplarından vazgeçmek olmalıydı.

Yazar bunları öne sürdükten sonra çocuklara aktarmak istediğinin, tarih yerine başka öyküler, destanlar ve masallar olduğunu söylüyordu. Çocuklar pembe bir dünyada yaşatılmalıydı ona göre. Bu iddiasına örnek olarak da Buda'nın babası ile öyküsünü anlatıyordu yazısının geri kalan kısmında. Buda'nın babası (ki kendisi bir hükümdardır) çocuğu doğmadan önce bir kahine danışır. Kahin, çocuğun ya büyük bir kral ya da yoksul bir bilge olacağını söyler. Kral bu haberi alında telaşa kapılır, çünkü oğlunun kötü bir yola sapıp, kral olmak yerine bilge olmasını istememektedir. Böylece Buda'nın doğumundan itibaren onun dünyayı sorgulamasını engellemek ister. Onu yaşamının başından itibaren bir zevk ve sefa hayatı beklemektedir. Ona insanların ulaşabileceği her haz hediye edilir. Oyuncaklar, müzikler, ergenliğe girer girmez sayısız kadın... Yaşlılığın, hastalığın ve ölümün olmadığı bir sahte alemde yaşar gider.

İşte bahsettiğim yazar, bu öyküyü anlatarak, ebeveynlerin Buda'nın babasını örnek alması gerektiğini, çocukları dış dünyada yer alan kötülüklerden, acıdan uzak yetiştirmek gerektiğini öne sürüyor. Buda'nın yaşam öyküsünü bilen ve yazıyı buraya kadar okumuş olanlar şaşırmış olmalı. Zira Buda'nın öyküsü burada bitmiyor, aksine babasının onun için kurduğu bu sahte cennetten kaçması ile başlıyor. Bütün bu hazlar Buda'yı asla mutlu etmiyor, aksine içinde hep büyük bir boşluk duygusu hissediyor ve bu his onun yollara düşmesine sebep oluyor.

Merak edenler okur, burada özetlenemeyecek kadar ilginç bir yaşam öyküsüdür Buda'nınkisi. Oysa işgüzar yazar onun yaşam öyküsünün başını kendi iddialarına bir delil olarak kullanır. Söyledikleri yalan değildir, ancak eksiktir. Üstelik bütün anlamı değiştiren, bambaşka bir anlamı çağıran bir eksiktir bu. Elbette yazar Buda'nın hayatının başını okuduktan sonra devamını okumamış olamaz. Ancak öykünün devamı çocuk yetiştirmek hakkındaki kendi iddialarını desteklemez, o da öykünün geri kalanını basitçe görmezden gelir. Bunu yapan sadece bu yazar da değil, hiç Gandhi hakkında yazılıp çizilen efsane (şiddet içermeyen pasif direnişçi çiçek çocuk Gandhi safsatası) ile o dönemde Hindistan'da kaç kişi ölmüş, Gandhi kime karşı şiddet kullanılmasına karşı çıkmış vs. hiç baktınız mı?

Tarihe ve biyografilere gönderme yaparak desteklenen iddiaların hep böyle bir yönünün olması tehlikesi var. Her ne kadar, Tarih disiplini, pozitif bilmlerden biri olarak kendini kabul ettirme yolunda belge ve bilgilere dayanma, objektiflik (nesnellik) gibi iddialar öne sürse de, bugün tarihin, geçmişin ve anıların birer inşa olduklarını ve bilgi iktidar ilişkilerinden bağımsız olmadıklarını öne sürenler de az sayıda değiller. Elbette bu söz, yaşanmış şeylerin yaşanmadıkları anlamına gelmiyor. Ancak yaşanan bir olayı anlatmanın sayısız yolu ve bu her sayısız yolun birer edimi (act) var. Olaylı bir mitingin ertesi günü çıkan gazetelerde aynı olayı seyreden muhabirlerin birinin “Göstericilerle polis çatıştı” ötekisinin “Polis göstericilere saldırdı” bir ötekisinin ise “Göstericiler şiddete başvurdu” yazması gibi.

Bu çok anlamlılık ve anlamların eşdeğerliliği sözlerine bir itiraz da yok değil. Bazen mazlumların elindeki tek kozları, olan biteni tüm açıklığı ile anlatmak oluyor. Örneğin Nazi yönetiminin zulümlerini ve toplama kamplarını belgeleyen tanıklıklar böyle. “Anne Frank'in Hatıra Defteri'ni okuyup kim unutabilir? Ancak İkinci Dünya Savaşındaki günahlar denilince akla sadece Nazilerin gerçekleştirdiği zulümlerin gelmesi de tarihin belirli biçimde inşa edilmesinden (ya da hikayenin eksik anlatılmasından) kaynaklanmıyor mu? Auschwitz'den sonra şiir yazmak barbarlıktır, Hiroşima'dan sonra peki? Bu da hikayenin sadece tek bir yönünü anlatmak olmuyor mu?

Gelmeye çalıştığım nokta şu aslında, objektif bir tarih anlatısı olamaz. Hiçbir anlatı hikayenin bütününü anlatamaz. Böyle bir “tarih bilimi”nin arayışı, pozitivizmin ilkelerine sıkı sıkıya bağlanmak ve böylece dönemin akademisine saygınlığını ispat etmek isteyen tarihçilerin işiydi. Oysa tarih bir anlatılar bütünüdür, bu anlatılar da diğer tüm anlatılar gibi iktidar ilişkileri ile sıkı sıkıya ilişkildir. Türkiye'de, son birkaç yılda Cumhuriyet tarihinin ne kadar değiştiğini, nelerin başka türlü anlatılmaya başlandığını görenler çok iyi biliyor olmalılar bu durumu.

Aydınlanmacı pozitivist bilim anlayışı bilgilerin inşa edildiğini kabul etmez, pozitivist tarihçi bilgileri “keşfeder”. İşte, bu anlayışın temsilcisi tarihçiler, şimdilerde 1 Mayıs 1977'yi yeniden keşfetmekle meşguller. Oysa harıl harıl, farkında olarak ya da olmayarak, yeni iktidar alanları, yeni güç mücadeleleri ve elbette yeni tarihler inşa ediyorlar.

20120520

Kekik ve Badem



Kekik isimli kitaptan Açık Radyo′da yayınlanan «Bir Dolap Kitap» programı sayesinde haberim olmuştu. Geçen ay kitabı okuduğumuzda, beklentilerimizin çok üzerinde, şaşırılacak derinlikte bir kitapla karşı karşıya olduğumuzun farkına vardık.

«Taşralı farenin büyük şehir macerası» alt başlığını taşıyan kitap, yabancı düşmanlığının kökleri, ırkçılık, özgürlük ve tutsaklık, sol entellektüellerin hayattan kopukluğu, kamusal alanın önemi gibi bir çocuk kitabından çok ciddi yüzlü bir sosyal bilimler kitabında karşınıza çıkmasını bekleyebileceğiniz pek çok temaya temas ediyor, bunları mizahi bir dille ele alıyor, ancak basitleştirmiyordu. Zalimler zalimdi ve ezilenler sayıca çok ama güçsüzdü, yine de hiçbir şey siyah-beyaz olarak sunulmuyordu. 

Kekik, taşradaki evinden ayrılıp kente geldiğinde sadece macera peşindeydi. Dünyayı görmek ve tanımak istiyordu, yani bir fare ne yapması gerekiyorsa onu yapmalıydı. Kente adımını atar atmaz farelere karşı örgütlenmiş kötücül kedilerle karşılaşacaktı ve hemen ardından da onun tanıdığı farelere hiç benzemeyen Korna ile. Kekik bu süreçte hem kendisi değişecek hem de kentteki durumu değiştirecekti.

Kötücül kediler demişken, kedilerin örgütünün başında Düşes isimli kedi vardı. Bu kedi, doğuştan kötücül değildi elbette, sadece bir zamanlar sahibi olan küçük kız tarafından çok sevilen bu beyaz kedinin, eve alınan Kırıntı isimli farecik tarafından pabucu dama atılınca tüm farelere savaş ilan etmeye karar vermişti, o kadar. Dünyayı farelerden temizlemeye yemin etmişti ve kedilerin gittikçe yumuşamasına dayanamıyordu.

Kırıntı isimli farecik ise, bir zamanlar Düşes′in yaşadığı odanın penceresinden gördüğü kadarıyla bildiği dünyayı keşfetmek istiyor, ancak özgürlük ile rahat arasında tercih yapması gerek. Ne de olsa yemeği var, huzurlu ve sıcak kafesinde yaşıyor. Peki dışarıya çıkmak için bunlardan vazgeçmeye değecek mi?

Uzun zamandır ne zaman «şu kişi şu öteki kişiye aşık oldu ve öbürküsünü aldattı, sonra da aile çok önemlidir» temasını tekrar ede ede bitiremeyen yetişkin filmlerindense (örneğin en son pek bir övülen Descendants, yine yeni yeniden bu temayı işliyordu) dönüp çocuk filmlerini seyredersek (ister Pixar, ister Nickledeon, ister uzakdoğu animeleri vs.) inanılmaz bir hayalgücü, zengin alt metinler, semiyotik gönderiler ve politik mesajlarla karşılaşıyoruz. 

Çocuk kitapları da böyle demek ki! Üstelik Kekik, Badem ve Arkadaşları serisinin ilk kitabı olarak yayınlandı ve ardından serinin ikinci kitabı olan Badem de raflardaki yerini almış durumda. Kitabın yazarı Avi′nin Türkçe′ye çevrilmiş birkaç tane çocuk ve gençlik kitabı daha var piyasada.

Şimdi Avi’nin Badem isimli kitabı bekliyor bizi sırada. Bu kez ormanda zalim bir baykuşa karşı tek başına mücadele eden fare Badem’in macerasını okuyacağız. Zalim baykuş Sivrigaga, fareleri ormanın tehlikelerle dolu olduğuna inandırmış ve onlara hükmediyor. Zaman zaman aralarından istediğini yiyor, onlardan istediği ise itaat etmeleri. Badem, kitabın başlarında yaşadığı büyük acı ile gerçeğin peşine düşecek.

Baykuşu yenmek bir savaş evet, peki ya farelerin zihnindeki tabuları yıkmak mümkün olacak mı? Bunu henüz ben de bilmiyorum. Kitabı okudukça öğreneceğim.

Badem ve arkadaşları HayyKitap tarafından yayınlanıyor. Kitapların çevirilerini Hande Anapa ve Deniz Resul gerçekleştirmiş. Her iki kitaba da Brian Floca’nın çizimleri eşlik ediyor. 

20120513

Xubuntu: Hızlı ve Ücretsiz


Size Xubuntudan bahsetmek isterim. Bir süredir bir netbook kullanıyorum. Şöyle diyeyim, piyasada bulabileceğiniz en ucuz netbook. Netbook  Windows 7 Starter diye bir işletim sistemi ile geldi. Microsoft’un çıkardığı en kötü iş mi yoksa bir buçuk sene MacOsX kullandıktan sonra mı bana bu kadar hantal geldi bilmiyorum. Sadece, şunu söyleyebilirim ki, Windows 95‘te bile masaüstü resmini değiştirmek mümkündü, bu işletim sisteminde ise buna izin vermiyor. (ki Windows 95 Celeron 200 Mhz. bilgisayarda yapıyordu bunu)

Ben de alternatif arayışlarına girdim. Linux’un ismini duyardım ama hiç kullanmamıştım. Ne zarar gelir ki diye denemeye karar verdim. Benim gibi çok fazla ayrıntılı bilgisayar kullanmayı bilmeyen sıradan kullanıcı için en uygun sürüm Ubuntu imiş. Ubuntu’yu kurmak çok kolay oldu, Windows içerisinde bir program kurar gibi Wubi isimli programı kurdum ve artık bilgisayarımı Windows ile değil Ubuntu ile kullanır oldum.

Fakat Ubuntu ile de istediğim performansı elde edememiştim. Netbooklarda boyut küçülürken performans da düşüyor. Ben de yeni bir arayışa girdim. En son keşfim Xubuntu oldu. Anladığım kadarıyla Xubuntu, Ubuntu’nun üzerine kurulan bir ek mod gibi birşey, onu daha minimal bir hale getiriyor.

Xubuntu tam da benim aradığım gibi bir işletim sistemi. Hafif, hızlı çalışıyor, çok gösterişli grafikleri yok. Herşeyi fazlasıyla basit, hızlı, kullanışlı. Kendi içerisinde bir Word programı, müzik çaları, resim programı vs. var ve bunların hepsi düşük özellikli bilgisayarlar için ayarlanmış basit programlar. Hızlı açılıyorlar ve ikide bir kilitlenmiyorlar.

Ayrıca Ubuntu’nun (ve Xubuntu’nun) en harika özelliklerinden birisi Software Center isimli programları. Bu program sayesinde ihtiyacınız olan programı saçma sapan internet sitelerinde aramak zorunda kalmıyorsunuz, buradan aratıp, ücretsiz olarak kurup kullanıyorsunuz. Ayrıca bir installation durumu yok.

Ayrıca, Windows’unuza da bir şey olmuyor, o olduğu yerde duruyor, sadece bilgisayarınızı açarken hangi işletim sistemini seçeceğinizi soruyor size ve siz de ikisinden birini seçiyorsunuz.

Benimki gibi düşük özellikli bir bilgisayara sahipseniz ve kum saati görmekten, takılıp kalan programlardan, aynı anda birkaç işi birden yapamamaktan bunalıyorsanız Xubuntu’yu denemenizi öneririm. Ben bile bilgisayara kurabildiysem siz de yapabilirsiniz. 

20120331

Kültür Merkezleri: Kamusal Hizmet mi, Özel İşletme mi?



Elimde Kadıköy Belediyesine ait üç farklı kültür merkezinin (Caddebostan Kültür Merkezi, Kozyatağı Kültür Merkezi ve Barış Manço Kültür Merkezi) Nisan ayı programları duruyor. Üçünde de pek çok etkinlik var, tiyatrolar, söyleşiler, konserler... Ancak sorun şu ki, bu etkinlikler ortalama 30 liralık bilet ücretleri ile katılabileceğiniz etkinlikler.


Bildiğim kadarı ile belediyelere bağlı kültür merkezleri, belediyenin bütçesinden kültür-sanat faaliyetlerine ayrılan pay ile yürütülen yerlerdir. Dolayısıyla bu mekanların giderleri, o ilçede yaşayan vergi mükelleflerinin ödemeleri ile karşılanır. Çünkü bu kuruluşlarının amacı kamu hizmetidir.


Elbette bu mekanlarda bazı etkinlikler ücretli olabilir. Ancak Kadıköy Belediyesi söz konusu olduğunda yegane ücretsiz etkinlikler, bir takım kişisel gelişim seminerleri oluyor. Bunun haricindeki etkinlikler ise ancak orta üstü gelir seviyesine sahip insanların karşılayabileceği etkinlikler oluyor. Öğrenci biletlerinin 40-50 lira olduğu bazı etkinlikler dahi var!


Böylece, asıl işlevi kamu hizmeti olan bu mekanlar, tamamen birer ticari işletmeye dönüşüyor. Bu haliyle, özel bir tiyatro salonundan, konser mekanından (sözgelimi, özel işletmeler olan ve elbette kar amacı güden veya en azından kendi yağında kavrulması gereken Salon İKSV veya Garajİstanbul'dan) ne farkı kalıyor?


Büyükşehir Belediyesinin mekanları ise bu anlamda oldukça farklı. Örneğin, Beyoğlu'nda bulunan Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi'nin programı ay boyunca bir dizi akademisyenin kendi alanlarında verecekleri ücretsiz konferanslar ile dolu. Bu konferansların konusu sağlıktan modaya, tarihten sosyolojiye geniş bir yelpazeyi kapsıyor. Ücretli etkinlikler ise vizyonda göremeyeceğimiz alternatif filmlerin gösterimleri ve bunların gösterimleri de yalnızca 4 ve 2 lira. (Kadıköy CKM'nin içerisinde ise AFM sineması var!) Böylece bu kültür merkezi gerçekten de herkesi davet eden, farklı farklı kesimlere hitap eden tam bir kamu hizmeti oluyor. Bence Kadıköy Belediyesi (ve artık ne olur bu belediyenin seçmeni) bu örneği dikkatle incelemeli. Hem daha açık bir mekan hem de kültürel açıdan çok daha yukarı bir çizgide, üstelik yıllardır bu çizgiyi bozmadan sürdürüyorlar. 


Belediyelere ait mekanların ücretli etkinliklere, örneğin özel tiyatrolara tamamen kapanması taraftarı değilim. Çünkü bu tür sanatçı gruplarının mekan konusunda ne kadar çok sıkıntı çektiklerinin farkındayım. Ancak bence ücretli etkinlikler ile ücretsiz etkinliklerin oranı daha farklı olmalı. Programlar düzenlenirken kamu yararı gözetilmeli. Kültür merkezlerinden her gelir grubundan insanın yararlanabilmesi sağlanmalı.


Biliyorum, neoliberal dönemdeyiz, böyle şeylerde bahsetmek bile abes kimilerine göre ama, belki o zaman kamu hizmetine ait olan bu mekanlar gerçekten kamuya açılır. Belki de bir gün belediye seçimlerinde ideolojik konumlarımıza göre değil de aldığımız hizmete göre de oy vermeye başlarız. Fazla mı iyimser oluyorum acaba?


Sonnot: büyükşehir, kadıköy'e de bir tztkm lütfen...

20120312

Evcil Hayvanlar ve Edebiyat (1)

“Çoğu zaman her şey önceden bellidir; mucize, evin bugün yarın ölecek ihtiyar kedisidir. Bütün gün bir köşede kımıldamadan uyur. Uyansın isteriz, ama yazık değil mi, uyusun isteriz. İnsanlarla kedilerin ilişkileri karmaşık, diye düşünüyor Cemil.”

Bu sözlerle başlıyor Sinek Isırıklarının Müellifi isimli kitabı Barış Bıçakçı'nın. Oysa ben bu kitaptan bahsedecek değilim. Kaldı ki, ne haddime gençliğe duyulan bir özlemi konu edinen bir kitapla ilgili atıp tutmak. Niçin fantezi edebiyatını sevdiğimi soran edebiyat öğretmenine, çünkü o kitaplarda yaşayamayacağım şeyler anlatılıyor diye cevaplar veren naiflik kalmadı bende, şimdi yaşadım ki anlıyorum diyorum hafif hafif. 

Üzerine (1) diye de uzattığım bir başlık attığım bu yazı Bedirhan Toprak'ın iki kitabı hakkında; "Dün Gördüm Gece Bir Rüya" ve "Köpek ve Şairi". Ya da aslında bu iki kitabın ikincisi hakkında.

Perisi bir türlü anlamayınca çok çapkın olduğu söylenen en iyi dostlarının neden yanında hiç bir kadını görmediklerini, hiçbir sevgilisini tanımadıklarını "sen söyle" diyor Gece, "kedisi olan sensin." O kedi ki, Perisi bırakıp da onunla tatillere çıkmamış, kaçıp gitmelerine eşlik etmemiş.

Öte taraftan bu kitaplar kediler hakkında değil, köpekler hakkında. Hadi, biraz fiyakalı söylersem köpek-oluş, daha sıradan söylersem de köpeklik hakkında. Buralarda Deleuze'den, onun hayvan-oluş felsefelerinden falan bahsetmek mümkün olabilir. Kitabın anlatıcısı ise köpekliğini, Perisinin ona bir hakaretinden alıyor üstüne. Alıyor ve sahipleniyor köpekliğini, şairliğini ise, ona yoldaşlık eden köpeğe devrediyor.

Nedir ki köpeklik? İnsan neden başkasına hakaret olarak kullanır bu hayvanın ismini? Köpeğin sadakati, "sahibine olan koşulsuz bağlılığı, kulluğu, köleliği" nasıl olur da onu hem bir hakaretin nesnesi yapar hem de evcil hayvanların içinde ayrı bir evcil hayvan. Köpek ve Şairi içerisindeki "Köpekten Al Öğüdü" isimli parçacık bile kaç defa buralarda dolaşırken kimin başına gelmemiştir ki birazcık gözleri gören, ya da yüreği.

Dün Gördüm Gece Bir Rüya kitabında işini kaybediveriyor Gece. Ama benim gibi değil, kendisine özgü bir üslup ile gerçekten kaybediyor. Mecaz değil, psikotik bir yolla, tıpkı para kaybeder gibi, kumar kaybeder gibi, bulamıyor sabah uyanıp da nereye gitmesi gerektiğini. Hatırlayamıyor ne iş yaptığını. Yok, amnezi falan değil, başka herşeyler orada hafızasında, bir tek bu yok yerinde. Dolaşıyor o da, avarelik denmez ama, birşey arar gibi dolaşıyor. Başıboş bir köpek o, daha bundan haberi yok. O gün akşamüstü olacak haberi.

Sonra geliyor kahve üstüne kahve, içki üstüne içki, bir lokma yemek yemeden. Nasıl taşıyor o vücut onu tanrı bilir. Yok yok, bilmez, bilse böyle birşeye izin vermez. O da belki işini unutmuş o sabah. Ya da çok sabah önce, kim bilir.

Kediler ölecekleri zaman gözden uzak yerlere giderlermiş. Bedirhan Toprak'ın karakterleri ölemedikleri zaman gidebiliyorlar ancak. Ama kim demiş bu da bir nevi ölüm değildir diye.

Harika kitaplar, ne diyeyim...Bir röportaj vermiş Toprak, sac ayağının üçüncü bir kitabı daha olacağını söylemiş. Korkarım beş yıl geçmiş, ama sabretmek gerek, neden, çünkü kitapların sonundaki tarihler onlarca yıllık yazma süreçlerini işaret ediyor. Anlaşılan kalemler kanata kanata yazıyor.