20101125

Uçan Daireler ve Fötr Şapkalar

Şimdi referans gösterin deseler gösteremem ama şu Hollywood filmlerindeki meşhur uzay istilası filmlerinin ve bilimkurgu romanlarının, daha doğrusu uzaylı istilası temasının neden ABDli popüler kültürde epey rağbet gördüğü hakkında yazılıp çizilen bazı analizler vardır.

İşte bu analizlere göre, aslında bu temanın, ABD’lilerin kolektif bilinçdışlarında bulunan başka bir istilayı çağrıştırdığı ve bu sebeple de hem ilgi gösterildiği hem de bu temanın korku yarattığı söylenir. Hatta, 1939 yılında H.G.Wells’in meşhur Uzaylıların İstilası kitabı radyoda gerçek bir habermiş gibi okunur da Amerikan halkı sokaklara dökülür, ortalık karışır.

Her neyse, uzaylıların istilasını çağrıştıran söz konusu istilanın ABD’nin Avrupa göçmeni halkının, oranın yerlilerinin topraklarına gerçekleştirdikleri istila olduğu söylenir. Zira, Amerikan yerlilerinin gözünden bakarsanız, bilinmezlikten gelen gemiler Amerika kıtasına yanaşmıştır ve bu gemilerden inen beyaz derililerin son derece gelişmiş silahları bulunur. Kodları değiştirirseniz, uzaydan gelenler de Uzay Gemisidir ve içerisinden çıkan yeşil derililerin son derece gelişmiş silahları bulunur. Buna Psikanalizde sanırım Yer Değiştirme deniyor, bir çeşit savunma mekanizması bu, bilinçdışına bastırılanın bir şekilde, başka bir şeyin formunu alarak ortaya çıkması.

Bu örneği takip ederek, demek ki halkların böyle kurgusal korkularının temelinde, bir zamanlar kendilerinin yaptıkları zulmü kendilerinin de benzer şekilde yaşayabilecek olmalarına dair bir korku yatıyor olabilir.

Neyse, bu yazının konusu uzay gemileri değil aslında. Ama şekil olarak uçan dairelere benzeyen bir nesne hakkında: Şapka. Bugün (25 Kasım) Türkiye’de kemalist kadrolarca şapka devriminin gerçekleştirildiği gün imiş. Tarih olarak olay 1925 yılına denk geliyor.

Ülkenin pek çok yerinde bu “devrim”e karşı çıkıldı. Zira bir şekil değiştirme ve batılı devletlere yaranma eylemi olan ve halkın fikirleri alınmadan uygulanmaya zorla sokulan bu yasa resmen halkla alay ediyor, aşağılıyordu. Güya şapka çağdaştı öteki başlıklar ise çağdışı.

En sert tepkiyi Of ilçesi gösterdi, ancak Cumhuriyet’in kurucu hükümetine karşı çıkmanın bedeli ağır oluyordu. Başöğretmen, Başkumandan gibi sıfatlarının yanına ülkenin başmodacısı sıfatını da eklemiş olan Cumhurbaşkanına karşı çıkmak kimin ne haddine idi! Of ilçesi savaş gemilerince bombalandı. Evet, Türkiye Cumhuriyeti ordusu kendi halkının limanlarını bombalıyordu. Tabii bu son kez olmayacaktı.

Derken, hem tepkiler arttı hem de bu esnada giyotin de işlemeye devam etti. Ülkenin gezici İstiklal mahkemeleri tüm rejim muhaliflerini modaya uymadıkları gerekçesi ile idama mahkum etti. Aralarında dini ve siyasi liderler de olan, halkın saygı duyduğu şahısların çoğunlukta olduğu (resmi sayılara göre) 170 kişi şapka takmak istemediği için katledildi.

Velhasıl biz de çağdaş bir toplum olduk, oluyoruz.

Şimdi, ne bağlantısı var diyeceksiniz. Benzer bir şekilde, burada nasıl bir radyo şakası yapsak Kadıköy, Beşiktaş, Şişli, İzmir gibi illerde halk sokaklara dökülürdü? Ya da şöyle sorayım, burada kimin istilasından bu kadar korkuluyor?

Başörtüsü yasağının kalkması için kampanya yaparken “endişeli modernler”den aldığım eleştiriler bir gün “onların” da aynı şekilde yasakçı olacağı ve hata bir gün üniversitelere başörtüsüz girilemeyeceği ve buna alet olduğum üzerineydi.

Şimdi, şapka kanunun yıldönümü vesilesi ile, düşünüyorum da, acaba bilinç düzeyinde olmasa da, bilinçdışlarında, kolektif bilinçdışlarında bir yerlerde bu topraklarda yaşanan o zulmün farkındalar m?

"Endişeli modernler" bu yüzden mi bu kadar endişeliler? Bir şekilde bastırılanların geri dönüşü bu şekilde mi oluyor? Uzaylılar buraları istila edecek demek, "beyazlar bu toprakları istila etmişti" demenin (ya da diyemiyor olmanın) şekil değiştirmiş bir ifadesi ise, acaba şeriat gelecek, zorla hayat tarzımızı değiştirecek demek de bir zamanlar bu topraklarda birilerinin hayat tarzının giyotin zoru ile değiştirildiğini dile getir(eme)menin bir yolu mu?

Psikanalizden anlayan birileri olsa da bana cevap verse...

20101121

Daha fazla demokrasi?

Katı olan herşey buharlaşıyor diyor Marx ama bu buharlaşmadan Türkiye’deki sol zihniyetin alışkanlıkları pek nasiplenmiyor anlaşılan. Normal zamanda birbirleriyle ilişkileri ufak yayınlardan birbirlerini yemek olan sol gruplar ortada bir seçim haberi dolaşmaya başlayınca beraber hareket etmek için müthiş bir istek duyuyorlar. İki sene önce de aynısı vardı, o zaman da aynı şekilde sert bir yazı yazmıştım, yine yazacağım.

Geçenlerde Sayın Demirtaş, BDP ile CHP’nin, ÖDP ve EMEP’le beraber bir “daha fazla demokrasi” cephesi oluşturmasından bahsedince, katı olan herşeyin o kadar da buharlaşmadığına gerçekten ikna oldum. Böylesi bir öneriyi gerçekten, samimiyetle yapıyorsa Demirtaş, kendisinin son dönemde (son 10 yıldır diyelim) Türkiye’de, Türkiye solunda neler olup bittiğinden habersiz olduğundan şüphe duyuyorum, ya da gerçekten başka bir amacı var, aklında başka birşeyler var. Bilmiyorum.

Kendisi bir EMEPçi olsa, ÖDP’de kalan son gruplardan olsa yaptığı önerinin arka planını anlamak mümkün. Ne de olsa Türkiye solunun bu kesimleri için CHP hep ayrıcalıklı bir partidir, hep bir farklıdır. Ancak, yahu, BDP diyorum, bu nasıl olur, bu nedir?? CHP'nin başında süper milliyetçi bir adam olan Kılıçdaroğlu var ve adam Kürt kelimesini kullanmamaya özen göstererek konuşuyor. (Belediyeye aday olmadan önceki dönemde Ermeni ve Rum vakıflarıyla ilgili hazırladığı "Yabancılar" raporunu unutturmayalım.) Kürt halkı o adama mı oy verecek?

Türkiye’de bir anayasa referandumu oldu, bu anayasa referandumu toplumu ikiye böldü. Bu esnada ÖDP, EMEP, Halkevleri ve TKP’den oluşan bir blok HAYIRCI cepheyi oluşturdular ve argümanları CHP ile benzeşmekteydi. Öte yandan toplumda değişimden yana, demokrasiden yana, Kürt sorununda çözümden yana olan geniş bir Yetmez Ama Evet cephesi vardı. Referandumdan birkaç gün önce “Hükümet Öcalan ile görüşmelere başladı” haberleri çıktı ve bu haberlere rağmen EVET oyu çıktı. Yani Evet oyu veren geniş kesimler, Öcalan’la olan görüşmeleri, müzakere sürecini de desteklediler.

Bu aynı zamanda, milli birlik ve bütünlük üzerinden bir HAYIR kampanyası yürüten MHP’nin de büyük bir yenilgisi olarak okundu ve MHP’nin oylarının şu anda barajın altında olduğu düşünülüyor.

Yazmaktan ben yoruldum, arkadaşlarımın anlatmaktan dillerinde tüy bitti belki ama yine anlatacağım. Türkiye’de siyaset derin bir şekilde yarıldı. Bu yarılma, 28 Şubat sürecinden itibaren başladı ancak AK Parti’nin iktidara gelmesi ile derinleşti. Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı olması süreci, Cumhuriyet mitingleri, Ufuk Uras ve Baskın Oran kampanyaları ile taraflar netleşti.

Bu taraflar, 27 Nisan e-muhtırasında tutarlı bir tutum aldılar. Bu e-muhtıraya karşı çıkanlar Darbelere Karşı 70 Milyon Adım kampanyasında güçlerini birleştirerek darbe karşıtlığını ülkenin 1 numaralı gündem maddesi haline getirdiler. İlk defa tüm darbeler kamuoyu vicdanında sorgulandı ve onbinlerce kişilik gösteriler yapıldı. Ergenekon davasında kim olduklarını çok iyi bildiğimiz insanlar yargılandılar ve yargılanmaya devam ediyorlar.

Bu süreçte devletin işlediği suçlar daha çok konuşulur oldu, JİTEM, MİT, Derin Devlet gibi konular toplum tarafından bilinir ve sorgulanır hale geldi.

Bu esnada bahsi geçen ÖDP, TKP, EMEP gibi gruplar Ergenekon davasına karşı çıkmakla, Taraf gazetesinin ve 70 Milyon Adım’ın Fethullah Gülen ile bağlantılarını ortaya çıkarmaya çalışmakla meşgul oluyorlardı.

Aynı tutarlı tavrı Özür Diliyoruz kampanyası sırasında da gösterdiler. Ermeni Soykırımı toplum vicdanına taşınırken onlar olayın zamanlaması ile ilgileniyorlardı. CHP'nin bu noktalarda aldığı tutumlardan bahsetmiyorum bile.

İşte bu tarihi bloklaşma, referandumda EVET ve HAYIR oyları ile kendisini gösterdi. HAYIR bloğu, darbeler meselesinde de, Ermeni Soykırımı meselesinde de değişime karşı, malesef, devletten yana tutum aldılar. Bunu da ulusalcılık gibi bir paradigma üzerinden yaptılar.

Sayın Ömer Laçiner de Birikim’de ifade ediyor, bu gruplarla solun gerçekten bir alakası ilgisi kalmamıştır. Birikim şimdi solu tarif etmekle, solun anlamını sorgulamakla uğraşıyor.

Şimdi bu kısacık ve öfkeli yazıda bir yığın eksik vardır ama yahu gerçekten, samimi olarak, içten bir şekilde CHP, ÖDP ve EMEP isimlerini “daha fazla demokrasi” gibi kelimelerle birlikte anabiliyor musunuz?

Böylesi bir “daha fazla demokrasi” bloku sadece ve sadece “Yaşasın Laik ve Bütün TC Ulus devleti” gibi bir sloganla yürüyebilir gibi geliyor bana ve Yetmez ama EVET kampanyasında bulunan, demokrasi isteyen, Özür Diliyoruz’u imzalamış vs. kimse ama kimse bu demokrasi blokuna oy vermez.

O demokrasi blokundan ancak Yeni Radikal çıkar, o da başka bir yazının konusu...

Son olarak; neyse ki böyle bir blok kurulmayacak. Kılıçdaroğlu Urfa'ya giderken Amed'e de uğradı ve orada Kürtleri AKP ve BDP'ye karşı CHP'ye oy vermeye çağırdı. Şimdi, gerçekten bir demokrasi bloku kurmak istiyorsak, toplumdaki değişim isteğine bakarak yapalım bunu. Solcu solcuya beraber girelim demeden...