20100614

bu kayıt gelişim psikolojisinin "yeterince iyi annelik" kavramı üzerine değildir

Bu kayıt yaşadığımız ülkenin güneydoğusundaki bir halka yapılan zulmün akıl almaz boyutları üzerinedir. Yıldırım Türker'in bugünkü yazısından:

Eren Keskin ve Fatma Karakaş Doğan’ın yazdıklarından okuyalım:

“Müvekkilimiz Fatma Tokmak(a)... yönelik her türlü işkence yöntemi uygulandı. Elektrik, askı, çırılçıplak soyma, cinsel taciz ve diğer yöntemler... Ama ona asıl ağır gelen küçük oğluna uygulanan işkence oldu.

Küçük oğlu Azat, çırılçıplak soyuldu, belinde ve sırtında sigara söndürüldü ve cinsel tacize maruz kaldı.

15 gün devam eden işkence, Fatma Tokmak’ın tutuklanıp cezaevine gönderilmesiyle de son bulmadı. Küçük Azat, annesi ile birlikte cezaevine gönderilmesi ya da yakınlarına teslim edilmesi gerekirken, Çocuk Esirgeme Kurumuna gönderildi.

Azat’da, Fatma ‘da bu durumdan çok yoğun bir biçimde etkilendiler.

Tarihin Terörle Mücadele Şube müdürü ‘bunu nasıl yaparsınız sorusuna’, ‘devletimiz ona daha iyi bakar’ diye cevap verdi.

Fatma’nın avukatları olarak, 1,5 ay boyunca küçük Azat’ı Çocuk Esirgeme Kurumundan alana kadar uğraştık. Azat, yuvada bulunduğu sürece hiç kimseyle konuşmamış adını bile söylememişti. Büyük bir travma yaşıyordu. Tarafımızca annesinin yanına, cezaevine götürüldüğü gün ise sanırız her ikisinin de hiç unutamayacakları bir mutluluktu.

Azat, ‘içerisi ve dışarısı’ arasında gidip gelerek büyüdü.

Bu süre içinde Fatma Tokmak’ın yargılaması sürdü. Fatma, yakalandığında hiç Türkçe bilmiyordu. Ayrıca, okuma-yazmasıda yoktu. İçeriğini hiç bilmediği bir ifadeye parmak bastırıldı. Suç’u sadece misafir olarak gittiği o evde bulunmaktı. Yasadışı sorgulandı. Mahkeme aşamasında Türkçe bilmediği için ve o tarihlerde Kürtçe tercüman konusunda büyük sorunlar yaşandığı için, uzun yıllar mahkemece ayrıntılı ifadesi alınmadı. Bu süre içinde o devamlı suçsuz olduğunu anlatmaya çalıştı.

Cezaevinde kalp hastası oldu. Hastalığı tespit edildiği halde çok uzun yıllar tutuklu kaldı. Azat’ın yaşadığı işkenceler ise gerek İstanbul Tabip odası gerekse İnsan Hakları Vakfı İstanbul Temsilciliği tarafından belgelendi.

Ancak dosya her zaman olduğu gibi resmibilirkişilik kurumu olan Adli Tıp’a gönderildi. Adli Tıp’ın verdiği işkence bulgularını onaylayan ancak belirsizlik taşıyan rapor savcılık tarafından benimsendi ve küçük Azat’a işkence yapanlar cezasız kaldılar. 2006 yılına gelindi. Azat büyüyordu. Fatma, sonunda hastalığı kabul edilerek 9 yıl sonra tahliye edildi.

2006 yılında bu yana Anne-oğul kendilerine bir hayat kurdular. Fatma, Sosyal Hizmetler kurumunda çalışarak engellilere baktı. Kazandığı parayla oğlunu okutmaya çalıştı. Bu arada, geçtiğimiz günlerde Fatma’nın Yargıtay’da görülen davası onanarak geri döndü. Fatma’nın aldığı son derece hukuksuz, somut verilere dayanmayan, adil yargılanma hakkında tamamen uzak olan müebbet hapis cezası kesinleşti.

Ve bu acı gerçek anne ile oğlu bir kez daha ayırdı. Fatma tutuklanarak Bakırköy cezaevine gönderildi. Her ikisi de büyük bir travma yaşıyorlar.

Azat’ın dudaklarından dökülen “ama ben anneme çok alışmıştım” sözcükleri yürekleri dağlıyor. Fatma Tokmak gerçekten suçsuz ve hasta..

Bizler avukatları olarak hastalığı nedeniyle “ceza ertelemesi yoluna başvuru hazırlığı yapmaktayız. O’nu kurtarabilmek için elimizden geleni yapacağız. Ancak bunun için yoğun bir kamuoyu desteğine ihtiyacımız var. Bu nedenle, insan hakları kuruluşlarını, entelektüelleri, sanatçıları, kadın kurumlarını ve herkesi ve herkesi tavır almaya çağırıyoruz.”

Yazının tamamı için: www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalYazarYazisi&ArticleID=1002419&Yazar=YILDIRIM&Date=14.06.2010

20100606

bu bir kaç hafta sonra ilkokul 3 karnesini alacak bir çocuğun fotoğrafı değildir.


Fotoğraftaki çocuk Diren Baran. 10 yaşındaki Diren Basan, aşırı hız yapan bir polis aracının altında kalarak hayatını kaybetti. Diren, Şırnak'lı bir çocuktu. Diren toprağa verildiği sıralarda Konya'da yaptığı konuşmada bu ülkenin başbakanı Diren'in ulusu için "Çocuklara kadınlara musallat olanlar var. Tacizse bunlarda, çocuklara saldırıysa bunlarda" şeklindeki iğrenç ırkçı ve cinsiyetçi ifadeleri kullanmaktaydı. Bu esnada o ulusun 400 çocuğu terörist oldukları gerekçesi ile hapiste yatmakta, 4000 tanesi ise yargılanmaktaydı.


Ayrıca bkz.
20090614 - bu bir karne günü hatırası fotoğrafı değildir
20090624 - bu mutlu bir çocukluk hatırası fotoğrafı değildir
20090930 - Kürtler susturulurken...

Gemiler bu kez neyi anlattı?

Bundan bir kaç sene önce, Tuzla'dan her gün işçi ölümü haberlerinin geldiği, artık yaşananların kaza olmaktan çıkıp katliama dönüştüğü o karanlık günlerde Kadıköy'deki ufak bir sergi salonunda "Gemiler Neyi Anlatıyor?" diye bir sergi açmıştık. Sergilediklerimiz gemi şeklinde kesilmiş kartonlara Barışarock'ta açtığımız standa gelen insanların yazıp çizdikleriydi

Yaptığımız bir kelime oyunuydu elbette, çünkü herkes bilir, tüm edebiyat eserlerinde gemi demek ölüm demektir. Gemiler ölümü anlatır, hemen aklınıza Yüzüklerin Efendisi'nin son sahnesi gelsin. Ya da Yahya Kemal Beyatlı'nın Sessiz Gemi şiiri... Biz de "bu kez ölümü değil, umudu anlatsın, isyanı, direnişi anlatsın gemilerimiz" demiş, kartondan gemiler yapmıştık. Tabii bunca zalimlik karşısında "Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak" idi bizimkisi.

İHH'nin yaptığı ise bambaşka bir şeydi. İHH'nin gemisi gerçekten de isyanı, direnişi, umudu anlatıyordu, tüm baskılara, tüm zulme, tüm şiddete rağmen insanlığın içinde o ölmeyen 'bir şey'i temsil ediyordu. İsrail askerleri o şeye saldırdılar, Gazze halkının yemeğe, ilaca, çocuk parklarına kavuşmasına dahi tahammül edemeyen bir zorbalıktı İsrail'inkisi. İsrail, Gazze halkının yavaş yavaş açlıktan, hastalıktan, izole edilmişlikten ölmesini, kendiliğinden yok olmasını bekliyordu. Sonra da "kutsal topraklarına" sonsuza kadar sahip olabilecekti. Nasıl olurdu da bir gemi dolusu yardım malzemesi Gazze'ye ulaşıp bu ablukayı kırardı, buna bir kez izin verirlerse Gazze sonsuza kadar yaşardı. Bu bütün planları alt üst edecekti. İsrail o gemide silah vardı diyordu, biliyordu ki o gemideki en büyük silah umuttu, yiyecekti, çocuk parklarıydı. Evet, yok olmaya terk edilmiş, tecrit edilmiş bir halk için çocuk parklarından daha büyük bir silah olabilir miydi?

Dünyanın tüm zalimleri gibi, önce umuda saldırıyordu İsrail. Ama bir hesap hatası yaptı. Bu hatanın bedelini ödeyecektir muhakkak. Şimdi tüm dünya halkları İsrail'in zalimliği ile yüzleşti, tüm dünya ayağa kalktı, dünyanın tüm başkentlerinde aktivistler "Hepimiz Furkan'ız, bize de ateş edin" diyerek sokağa çıktı. Filistin halkına uygulanan sansür kırıldı. Dünyanın farklı yerlerinden gemiler gidiyor şimdi Gazze'ye, İsrail onları da durdurmayı deniyor, denesin, artık bir önemi yok. Artık abluka kırılmıştır, artık İsrail'in hegemonyası sona ermiştir.

Umarım dostun ve düşmanın kim olduğu bir kez daha ortaya çıkmıştır. Mesela tüm dünya İsrail'in zalimliğine karşı sokaklara çıkarken "Hamas'ın insanlık dışı hareketleri de neden aynı şekilde kınanmıyor?" diye yazan Can Dündar, "İsrail'i protesto edenler neden aynı gün PKK'nın yaptığı eylemleri de protesto etmiyor" yazacak kadar yüzsüzleşen Can Ataklı, hatta daha da saçmalayarak PKK'nın İsrail'le işbirliği içerisinde olduğunu (!) yazan Murat Yetkin (ah, elbette Kürtler Öcalan'ın yakalanmasında en önemli rolü oynayan İsrail ile çok yakın ilişkiler kurmaktadır kesinlikle!!!) gibilerin kimlerin tarafında olduğu, diğer meselelerde de bu gibi isimlerin yanında duranlar tarafından da sorgulanır umarım.

Dünyanın birçok yerinden Gazze'ye doğru yola çıkan gemiler artık umudu anlatıyor. Bu umut dünyada ezilen, hakkı yenen tüm mazlum halklar içindir aynı zamanda. Umarım gerçeklerle yüzleşmek Türkiye'yi de değiştirir. İsrail devletinin zalimliğini görürken kendi devletimizin ve hükümetimizin kendi vatandaşlarına yaptıklarını da görmeye başlarız.

Yaşasın küresel intifada!