20100323

İnsan Hakları, Eşcinsellik, Modernite...

Şimdi bu güncel bir tartışma ve bence bu haftanın devamında da tartışılmaya devam edecek, ben de bu tartışmaya dahil olmak üzere biraz fikir yürüteceğim bu yazıda, zaten büyük ihtimalle bu haftasonu Radikal 2 ve Açık Görüş gibi eklerde ve çeşitli gazetelerdeki tartışma sayfalarında konuyu çeşitli boyutlarıyla ele alan, tartışan yazılar göreceğiz. Mevzu vahim, önce kısaca özetleyeyim, sonra fikirlerimi yazayım.

Her şey AKDER'in (Ayrımcılığa Karşı Kadın Hakları Derneği) düzenlediği bir imza kampanyası ile başladı. Kampanya, üniversitelerde ve kamu kuruluşlarında sürdürülen başörtüsü yasağının kaldırılmasını talep eden ve  bunu insan haklarını referans vererek yapan bir kampanyaydı, kampanyaya kurumlar ve bireyler imza verebiliyordu. Kaos-GL de güçlü bir insan hakları politikasına sahip olan bir LGBTT örgütü ve kampanyaya imza verdi.

Kaos-GL daha sonra kurumsal imzasını geri çekmek zorunda kaldı. Çünkü metnin imzacılarından Özgür-Der ve başka bir takım İslamî-muhafazakar gruplar Kaos-GL ile yanyana görünmekten rahatsız olmuşlardı. Kaos-GL kurumsal imzasını çekerken üyelerini bireysel imza vermeye çağırdı.

Bu olayın hemen ardından -bir rastlantı olarak veya değil- Aliye Kavaf'ın eşcinselliğin bir hastalık olduğunu ilan eden sözleri geldi. Buna çok fazla şaşırmamıştım, oldukça öfkelenmekle beraber, yine de beklenir bir şeydi.

Bu olayı izleyen daha fantastik bir gelişme ise (ki tartışmanın başladığı yer asıl burası) içlerinde Özgür-Der, Mazlum-Der, İHH gibi kurumların da bulunduğu bir grup insan hakları derneğinin "Kavaf'ı destekliyoruz, eşcinsellik hastalıktır" şeklindeki ortak açık mektupları oldu.

Burada adı geçen insan hakları dernekleri, bilindiği üzere, aslen İslamî dernekler. Dolayısıyla tartışmaya başlandığında en hatalı ve anlamsız olacak şey (ama büyük ihtimalle ilk yapılacak şey) bu derneklerin "gerici, yobaz" karakterlerini dışarı vurduklarına işaret etmek ve tartışmayı bu şekilde sürdürmek olur. Şu sıralar sol kesimde bu tartışma bu cephede ilerliyor. Bense tam tersini söyleyeceğim, yani bence bu dernekler gerici olduklarından değil, aksine, modern olduklarından bu açıklamayı yaptılar.

Eşcinsellik ve modernite

Gündem çok çok hızlı değişiyor bu sebeple belki unutulmuştur diye hatırlatmak istiyorum. Bundan birkaç ay önce Kaos-GL ile Özgür-Der arasında yaşanan bu imza çekme gerginliğinin bir benzeri Güler Zere ile ilgili yapılan imza kampanyasında yaşanmıştı. Ancak bu kez Kaos-GL'nin varlığından rahatsız olan İslamî bir örgüt değil, Yürüyüş dergisi idi. (Yürüyüş dergisi radikal bir sol çizgiyi savunan bir örgüte yakınlığıyla bilinen bir dergi.)

Yürüyüş'ün argümanları ile Özgür-Der'in argümanları arasındaki benzerliği için iki alıntı yapacağım

Alıntı 1: "Eşcinsellik bir cinsel sapkınlık ve hastalıktır. Kapitalizm, cinselliği, aşkı sadece bir haz duygusuna indirgemiş ve bunu teşvik ederek sapkınlığı kanıksattırıp yaygınlaştırmaktadır. Bu sorun, kapitalizmin insanı kendisine, doğaya ve değerlerine yabancılaştırmasının ürünlerinden biridir. Bu, alkışlanacak, meşrulaştırılacak bir şey değildir; kişisel bazda tedavi edilmeli, ama daha önemlisi, ekonomik, sosyal, kültürel koşulların değişmesiyle, eşcinselliğe ve benzeri sapkınlıklara zemin hazırlayan koşullar yok edilmelidir." (Yürüyüş Dergisi, Ocak 2009)

Alıntı 2:
"İnsan nesliyle ve dünyanın geleceğiyle oynayan lobi/zihniyet/oluşumlar tarafından da beslenen ve desteklenen eşcinsellik, bize göre de bir anomali durumudur. İnsanlığın geleceğini ve nesil emniyetini tehdit eden eşcinselliğin bir anomali olarak görülmemesi, sorunu yaşayanların tedavi/terapi talebini köreltecek ve durumun yaygınlaşmasına sebep olacaktır. Bu durumun meşrulaştırılması ve doğal bir durum gibi kabul edilmesi hayatın kendisine karşı bir ihanettir. Çeşitli şekillerde, farklı materyallerle, çeşitli ortamlarda meşru ve doğal bir durum gibi gösterilen bu arızi durumun yaygınlaşması, aile yapısının bozulmasına ve neslin imhasına sebep olmaktadır. Bu durumu yaşayan kişilerin alabilecekleri her türlü tedavi ortamını kolay ulaşılabilir bir şekilde sağlamak ve eşcinselliğin yaygınlaşmasını engellemek gerekmektedir. (İslami Örgütlerin bahsi geçen bildirisi)"

İki alıntının da sonunda alındıkları metinlerin bütününe göndermeler var. Her iki metnin de temel olarak anlattıkları şey eşcinselliğin anomali, sapkınlık ve hastalık olduğu, ancak günümüzde bu sapkınlığın normal bir durum olarak sunulduğu. Fark ise ufacık bir nüans farkı, solcu metin bunun sebebinin kapitalizm sebebiyle hazzın yüceltilmesi ve insanın kendisine yabancılaşması (!) olarak kurarken, İslamcı metin bu durumu ahlak kaybına sebep olan ve insan neslinin son bulmasını isteyen (!) bir lobinin faaliyetleri olarak kurmuş.

İki metni ortaklaştıran diğer bir söylemse, aslında kurumların bir noktaya kadar müsamaha ve hoşgörü göstermiş oldukları ama bu hoşgörünün de bir sınırı olduğu söylemi. İki metinde de çok açık biçimde ifade edilmiş bu.

Bence bu iki metnin bu kadar benzemesi tesadüf değil. Özellikle konu eşcinsellik olduğunda siyasi yelpazenin solundan ve sağından benzer tepkilerin gelmesi, siyasi yelpazenin solunun ve sağının aynı bataklığın dibinden konuşmalarından kaynaklanıyor. Bu bataklık ise -ne yazık ki- modernizmin bataklığı.

Kategorileştirme ve marjinalize etme

Batı'da eşcinselliğin yasak hale getirilişi ilk olarak Britanya'da 1885 yılına rastlar. Sözü edilen erkekler arası cinsel ilişki değildir, bu halihazırda suç sayılmaktadır, ancak erkeklerin kamu önünde ya da özel hayatlarındaki tüm eşcinsel pratikleri yasadışı hale getirilmiştir. Bu elbette modern çekirdek ailenin burjuvazi için daha önemli olmaya başladığı yıllara denk gelir. Sanayi hızla gelişmektedir ve üretkenliğin artması ve yeni işçi nesillerinin üretilmesi için çekirdek ailenin mükemmeliyeti propagandası o yıllarda önem kazanır. Buna bağlı olarak da başka herhangi bir cinsel pratik yasadışı hale getirilecek, en azından marjinalize edilecektir. Bunun ulaştığı son nokta faşizm döneminde toplama kamplarına alınan "öteki" gruplardan birinin de eşcinseller olmasıdır.

Burada uzun uzun analizine girmek ve çok biliyormuş gibi ahkamlar kesmek anlamsız olur tabii ama bu topraklarda da eşcinselliğin anomali hale gelişi modernite ile (elbette kapitalizm ile) tanışılması ile başlamış olmalıdır. Osmanlı döneminde sözgelimi, oğlancılığın bir sapkınlık ya da anomali olarak görülmez. Osmanlı şairleri oğlanlara şiirler yazar. Ya da "ibnelik" kelimesinin işaret ettiği şey bir sapkınlık ya da hastalık değildir, sıradan, günlük hayatın pratiğinde varolan bir durumdur.

Ancak tarihin yeniden yazılması oğlancılığı 16. yy Osmanlı'sındaki çürümenin bir parçası olarak görür ve lanetler, hatta sansürler. Çekirdek aile bir kurum olarak yerleşirken, önce cinsel pratiğin yeniden kategorilendirilmesini (eşcinsellik, heteroseksüellik, biseksüellik, aseksüellik, transseksüellik vs. vs.) eşcinselliğin lanetlenmesini üretir.

Yine modernite öncesi Arap dünyasında bugün eşcinsel ilişki olarak kategorilendirme eğiliminde olacağımız ilişki tarzlarının sıradan günlük hayatın bir parçası olduğunu anlatan kaynaklar mevcuttur. (Sözgelimi: http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=302.0;wap2)

Burada bir itiraz olarak İslam'ın halihazırda eşcinselliği yasakladığı söylenebilir. Ancak bunu söylerken İslam'ın bu coğrafyadaki yaşanma biçimi gözardı edilmektedir; İslam bu coğrafyada kitabî değil kültürel yaşanmaktadır. (Bu fazla büyük bir iddia olduysa özür dilerim)

Bugünkü birçok İslam ülkesinde eşcinselliğin yasak olduğunu söylemek çok anlamlı değil. zira bugün "sosyalist" olduğunu iddia eden Küba devlet kapitalizmi rejiminde de eşcinsellik yasaktır. Yine benzer bir rejim olan Stalin Rusyası da eşcinselliği yasaklamıştır. Sözkonusu İslami rejimler ya da Küba veya Stalin Rusyası gibi yönetimler kapitalizmin haricinde bir ekonomik modeli kuramadıklarından kapitalizmin etkilerinden de muaf değillerdir ve 1885'te Britanya'da ne yaşandıysa onu yaşamaktadırlar.

İslami bilgi ya da kitabî bilgi ise sadece yaşananların kendi içerisinde bir meşrulaştırılması için gönderme yapılan bilgilerdir. Pratiğin sebebi değil, ancak pratiğin asıl sebebini örten ideolojidir orada gönderme yapılan İslam. Kısacası İslam'ı kazıyın ve altında kapitalist-modernist bilgiyi göreceksiniz.

Başka Bir Dünya Mümkün!

Mevzuya buradan bakıldığında, neden kapitalizmin dışında bir modeli mümkün kılmak için mücadele vermeyen İslami örgütler ile devlet-kapitalisti Stalinizmin ve bu toprakların kendi modernist-kapitalist pratiği olan kemalizmin etkisindeki Yürüyüş dergisinin politik olarak aynı noktaya düştüğünü görmek de kolaylaşıyor. Aynı perspektif İslam ülkeleri ile Stalinist rejimlerin eşcinselliğe yönelik tutumlarında aynılaşmalarrını da açıklayabiliyor.

Burada yine uzun ve bağlamdan kopuk bir tartışma olarak ileri kapitalist ülkelerde yapılan bir takım reformlarla eşcinsellerin özgürleşip özgürleşmediği getirilebilir, kısaca hayır, hiç kimse özgürleşmedi. İleri kapitalist ülkelerde kadın kimliği ne kadar özgürleşti ise "eşcinsel" kimliği de en fazla o kadar özgürleşmiştir. Bu konuda da ayrıca bir şeyler yazabilirim bir ara.

Geçtiğimiz dönem özellikle darbe tartışması çevresinde sol kesimin modernite ile, kemalizm ile, Stalinizm (yani solun kendi Kapitalizm modeli) ile yüzleşmesini ve sorgulamasını yaşadık. Şimdi eşcinsellik tartışması çerçevesinde benzer bir yüzleşme ve sorgulamanın İslami kesimlerde yaşanmasını ümit ediyorum.

Ayrıca Kavaf'a destek veren kuruluşların programlarına ve isimlerine aldıkları ve üzerinde yükselerek meşruluklarını sağladıkları "İnsan Hakları" zeminini de yeniden sorgulamalarının gerektiğini düşünüyorum.

Zannedersem yazı çok fazla uzadı ve kendisini tekrar eder hale geldi, ayrıca da darmadağınık oldu; amacım nihai doğrular ortaya koymak değil, aklımdakileri paylaşmak ve "gericilik, yobazlık" ekseninde sürdürülen tartışmayı yadsıyarak başka bir boyuttan, Marksist bir boyuttan meseleyi ele almak, homofobik tavırların kaynaklarını bu yönden sorgulamaktı.

Örnekler çoğaltılabilir, çok daha fazla şey yazılabilir. Benimse anladığım, eğer özgürleşmek istiyorsak, bunun ancak tüm kimliklerin beraber özgürleşmesi biçiminde mümkün olabileceği, bununsa reformlarla ve kimlik mücadeleleri ile değil, sistemi kökünden sarsacak devrimlerle mümkün olduğu...

Daha ileri okumalar için, konuya dair başarılı bir tarihsel analiz olan şu makaleyi tavsiye ederim: LGBT politics and sexual liberation

20100321

1915 ve "ayıp" diye bir şey

Taner Akçam'a teşekkür ediyorum. Öncelikle var olduğu için, insanlıktan, adaletten yana olduğu için, vicdandan yana olduğu için. Ama bu günlerde ayrıca bir teşekkür ediyorum. Birkaç gün önce HerTaraf'ta çıkan yazısı utanma duygusu üzerine idi. Ben de son zamanlarda şunu söyleyip duruyorum da duyanlar şaka yaptığımı sanıyor: "Artık insanlar bir takım davranışlarda bulunur ya da bir takım sözleri söylerken 'ayıp' diye bir şeyin var olmadığı varsayımına göre hareket ediyorlar." Hayır, bu bir şaka değil, büyük bir kayıp

Dönemin iktidarı olan İttihat ve Terraki Partisinin 1915-17 yılları arasında sürdürdükleri "tehcir" politikasının sonucu 1 milyonun üstünde Osmanlı Devleti vatandaşı Ermeni'nin ölmesinden, içerisinde gerçek insanların yaşadıkları gerçek acılardan, büyük bir suçtan, utançtan Eurovision yarışması finali hakkında konuşur gibi konuşan bunca insan başka nasıl anlamlandırılabilir? Cumhuriyetin ilk dönemlerinden beri sürdürülen bir inkar politikası şimdi yerini garip bir tehdit politikasına çevirirken bunun bir de 'hoşgörü' olarak gösterilmesi nasıl adlandırılabilir?

"Tarihi tarihçilere bırakın" şeklindeki saçma sapan apolitik itirazlardan "Yüz bin Ermeniyi süreriz, Afganistan'daki askerleri çekeriz, İncirlik üssünü kaparız" şeklindeki yüzsüzce tehdit ederek gerçeği saklama politikasına ne zaman geçildi. Artık hakikat saklanamayacak kadar görünür hale geldiğinden mi yapılıyor bu? Büyük bir ayıp başka büyük bir ayıpla örtülmeye mi çalışıyor artık? (Türkiye 1915'in Büyük Felaketini, 2000'li yılların büyük felaketi Irak ve Afganistan işgaline ortak olarak mı örtüyor?) Erdoğan bir de Çanakkale'ye gidip Avrupa'nın kendi tarihine bakmasının gerekliliğini buyurmuş.

Avrupa kendi tarihine bakar Erdoğan, bu konuda kitaplar yazar, filmler çeker, sorgular, ders kitaplarında anlatır.

1915 bir Eurovision finali değil, milli maç hiç değil. Yazarken dahi öyle kızıyorum ki, sürdüremeyeceğim yazmayı, nefesim sıkışıyor.

Taner Akçam'ın bahsettiğim HerTaraf yazılarının linkini verip bitireyim en iyisi...

http://taraf.com.tr/haber/47701.htm

http://taraf.com.tr/haber/47746.htm