20100219

Kafes

Bu yazının yazılmasına vesile olan şeylerden biri İngiltere'deki bir vakfın başlattığı bir kampanya. Kendilerine "Yeni Ekonomi Vakfı" ismini veren bir kuruluş haftalık çalışma saatlerinin 21 saate düşürülmesi için çağrı yapmış. Temelde düşünce çok fazla işsiz insan olması ancak çalışan insanların da çok uzun saatler çalıştırılıyor olması, bu yüzden tüm işler part-time olacak ve insanlar daha az para kazanacak olsalar da ailelerine ve alış-verişe daha fazla vakit ayırabilecekler.

Bu ufak tefek kendi çapında vakfın çağrısı kimi ne kadar etkiler, gerçekten buna uyan şirketler olur mu ya da hükümetler bu konuda bir şey yapar mı pek bilmiyorum. Vakti zamanında işçi mücadelesi (1 Mayıs 1890) günlük en fazla 8 saat çalışma hakkını kazanmış. Ancak işler böyle yürümüyor. Özel sektörde standart çalışma süresi 6 tam gün oldu bile, hem de yıllardır. Sözleşmelere eklenen "Esnek çalışma koşulları" maddeleri ile emeğimizin sınırsız sömürüsü mümkün oluyor. Özel sektörde çalışan insanlar, hayatlarının tamamını iş yerlerinde ve yollarda geçiriyorlar. Özellikle İstanbul gibi iş ve yerleşim merkezlerinin birbirlerinden çok uzak olduğu şehirlerde durum daha da vahim. Pazar günleri de büyük ihtimalle dinlenmekle geçiyor.

Bu şartlarda çalışanlar için kendini geliştirme, kendisi için herhangi bir şey yapma, entellektüel etkinliklere katılmak gibi şeyler bir kenara, bir aile kurmak ya da bir ilişkiyi sürdürmek, iyi bir ebeveyn olmak gibi durumlar imkansız hale geliyor (zaten yeni kentli söylem bu gibi şeyleri banal olarak sunuyor, bu elbette sisteme yarayan bir durum). Toplum bir yığın işsiz ile hayatını büyük ihtimalle kişisel ilgileri ve mesleki eğitimi ile tamamen alakasız bir takım işleri yaparak ancak kıt kanaat geçinebileceği bir miktar parayı kazanan mutsuz emekçilerden oluşuyor.

Çalışanlar hayatlarının çok büyük bir kısmını ilgi alanları, kişisel zevkleri ile ilgisi olmayan bu uğraşlarla geçirdiklerinden ve başka hiçbir şeye vakit bulamadıklarından gittikçe hayata ve kendilerine yabancılaşıyorlar. İşsizler de farklı değil, parasızlıkla evden dahi çıkmaktan çekinen işsizler de televizyon veya internet gibi para harcamadan vakit geçirecekleri alanlara yöneliyorlar ve bu da yabancılaşmayı ve kopuşu hızlandırıyor.

İşte bu yazıyı yazmama vesile olan diğer bir gelişme, Google'ın yeni sosyal paylaşım aracı Buzz. Gmail kullananlar görmüşlerdir, birdenbire Gmail'lerimize Twitter benzeri bir ek yüklendi, bize sormadan arkadaş listeleri oluşturdu Google.

Geçtiğimiz birkaç yılda bu tarz sosyalleşme araçlarının hızla yükseldiğini gördük. İnternet önceden bilgi alınan bir yerken birden kendini ifade etme aracına dönüştü. Bloglar, forumlar, sözlükler ve nicknameler ile başlayan süreçte hızlı bir şekilde Myspace, Facebook, Twitter gibi sosyalleşme araçlarının yükselişlerine şahit olduk. Artık tüm haber siteleri sizden yorumlarınızı istiyor. Dünyanın en önemli şeyiymiş gibi sürekli ne hissettiğimiz, ne düşündüğümüz soruluyor.

Kendimizden bu derece kopartıldığımız ve yabancılaştırıldığımız bir dönemde kendimizi ifade etmemiz için sistem bir alan oluşturuyor. 6 gün çalışan bir insanın arkadaşlarıyla görüşmeye ne kadar şansı olabilir, ama olsun, Facebook'tan onları takip ediyor ve onların da kendisini takip ettiğini biliyor. Pazar günleri tek dinlenme günü olan bir kişi ne kadar politik aktivite içinde bulunabilir, ama olsun Facebook'ta politik fikrini ifade eden bir gruba girebiliyor.

Böylece sistem bizden aldığı bir şeyin yerini onun simülasyonu ile doldurarak hem bizi sakinleştiriyor hem de bir de bundan para kazanıyor! Ancak gerçekliğin bu simülasyonu ancak gerçek olanı ortadan kalkarken mümkün olabiliyor. Bizim "kendimizi ifade edişlerimiz" ise devasa bir pazar araştırmasının parçalarından daha fazla bir değer görmüyor egemenlerin gözünde.

20100210

is-tanbul, iş-bul vs.

İşsiz güçsüzlüğün, lümpenliğin vermiş olduğu sonsuz sınırsız zaman, gündüzleri rahatlatıcı duşlar ve spor ile geçirme imkanını veriyor diye sevinmek gerekir mi? Sanmıyorum, spor oksijensizlik ile, duşun verdiği temizlik ve ferahlık ise geceye doğru artış gösteren dayanılmaz is ile heba olup gidiyor. Geceleri şehrin bu yakasına öyle bir is iniyor ki, sokağa çıkmayı düşünmeye lüzum yok, pencereyi açsanız dahi evin içini isin karanlık güçleri ele geçiriyor, kurtulması mümkün değil. 

Tabii, bunu okuyup da, ah efendim, iyi de oluyor, doğalgaz ile ısınan semtinizde yoksul mahallelelerden gelen kokuları alıyorsunuz diyen çok ultra-süper devrimci kardeşlerimiz olabilir, aksine doğalgazla ısınamıyorum. Apartmanım emekli subaylar başta olmak üzere çeşitli mesleklerin emeklilerinin yaşam tempolarına uygun düzenlendiğinden, kaloriferler yandığında güneş de tepeye çıkmaya yaklaşmış oluyor.

Yoksul semtlerden gelen is kokusu geceleri artış gösteriyor çünkü insanlar büyük ihtimalle işlerinden ve güçlerinden dönmüş oluyorlar. Bu durum göz önüne alınırsa, emekli subayların yaşam temposundan daha fazla uygun sayılmaz. Lümpen ve işsiz güçsüzlere göre özel bir ısınma tekniği geliştirmek gerekse dahi, aklı başında bir işsiz güçsüzün sabahın erken saatlerinde kalkıp spor ve duş yapması beklenmeyeceğinden bu da işime çok yaramayacaktır. 

O halde belki de işsiz güçsüzlükten vazgeçmek gerek gibi bir fikir de akıllara gelebilir. Her ne kadar teoride çok faydalı görünse de pratiğe döküldüğünde iş görüşmesi isimli sosyal etkileşimin içerisinde bulunmak gerekiyor ve bu da iş arama siteleri ve insan kaynakları eklerine sıkça malzeme olabilen "Başarılı bir iş görüşmesi nasıl olur?" temalı sorunsala sebep oluyor. 

İş görüşmelerinde karşınıza müdür, insan kaynakları sorumlusu vs. vs. sıfatları ile bir kişi çıkıyor. Vakt-i zamanında kendisine "Sayın İnsan Kaynakları Yetkilisi" diye başlayan bir önyazı ile CV göndermiş olduğunuzdan ve bu yazıda kendinizin ne kadar müthiş harika bir eleman olup işi ne kadar çok istediğinizden bahsettiğinizden, o da görevi ve hayattaki en büyük amacı olarak sizin ne kadar sıradan ve önemsiz birisi olduğunuza ve zaten bulup bulabileceğiniz tek işin bu olduğuna dair bir takım söylevler veriyor. 

Bu da en büyük ve en önemli soruyu ortaya çıkartıyor: İnsan kaynakları sorumluları nasıl işe alınıyor. Yani, iki deneyimli ve "başarılı" insan kaynakları yetkilisinin (biri iş veren biri de iş talep eden konumunda iken) yapacakları mülakatın belgeselini çekseler, reality show'unu yapsalar, "Reality showlar berbattır, saçmadır" anlayışımdan vazgeçer ve oturur izlerim.

Yine de, işsiz güçsüz oturmak yerine emeğin artı değere dönüşmesi sürecinde ufak da olsa bir rol almaya çalışmaktayım bir süredir (tabii işçi olaraktan, yoksa fabrikalarım, tarlalarım yok).