20100119

Türk Milliyetçiliğinin "Ayna" Evresi

19 Ocak günü Hrant Dink'in anmasında çok anlamlı dövizler vardı, bir yüzlerinde "Katili Tanıyoruz" yazıyordu, diğer yüzlerinde ise Hrant Dink'i nasıl el ele verip hedef gösterdiklerini ifşa eden gazete manşetleri, sözler, alıntılar bulunuyordu. Mesela Ortadoğu denen o faşist gazetenin günlerce "Bakın Şu Ermeniye", "Kovun Bunları" gibi korkunç manşetleri, o dönemde İçişleri Bakanı olan Cemil Çiçek'in "Ermeni Konferansı düzenlemek vatanı sırtından hançerlemektir" sözü (ki konferans daha sonra Ergenekonlu teröristler tarafından basılıp engellenmişti), Ülkü Ocakları başkanının "Hrant Dink artık öfkemizin hedefidir, hedefimizdir" sözü ve daha niceleri.

Devlet geleneğimiz buna alışkındır, birilerini hedef göstermek sansür uygulamaktan daha işlevseldir, böylece suçlu devlet olmaz ama iktidar propaganda araçlarını kullanarak bir takım kişilerin düşman olduğuna dair bir "sağduyu" yaratır ve bu kişiler kendilerini savunamaz hale getirir.

Eskiden bu duruma gelmek için ağzınızı biraz açmanız yeterliydi. Mesela en basitinden Hrant Dink'in yaptığı gibi Ermenilerin var olduklarını yazmak sizi hedef haline getirmeye yeterdi. 19 Ocak 2007 ve iki gün sonrasında düzenlenen yüzbinlerce insanın yürüdüğü cenaze töreni bu durumu kırdı. Türk milliyetçiliğinin yekpare millet algısı sonsuza dek bozuldu. "Hepimiz Ermeniyiz" diyen ve "ne-mutlu-türküm-diyene" anlayışının dışına çıktığında düşman bellenecek olmayı umursamayan bu kadar çok insanın var olması 'öteki'nin hiçbir şey değilse bile var olduklarını kabul etmelerine yol açtı. Artık başka bir aşamadayız.

Kürt meselesi de böyle, ya da çok benzer. Bizzat Cumhurbaşkanı tarafından Kürt Sorununun var olduğunun deklare edilmesinin ardından değişim çok hızlı yaşandı. Geçen seneye kadar medyada bir adada zapdedilmiş bebek öldürmekten zevk alan bir canavar olarak karikatürize edilen Abdullah Öcalan ve PKK dahi tartışılır, üzerine konuşulur hale geldi. Kürtlerin hiç var olmadıkları -kendisini Kürt sanan yurttaşlar- düşüncesi bir kenara atıldı ve en azından Kürtlerle tartışılmaya başlandı.

Bu esnada beklenmedik bir durum oluştu. Yasal ve yasadışı, silahlı veya silahsız onlarca kurumu ve örgütü ile Kürt hareketi önceden basit bir şekilde "teröristler" veya "hainler" olarak görülürken, şimdi en az bir o kadar yanlış ve sorunlu bir bakış açısı ortaya çıktı: Kürtleri "güvercinler" ve "şahinler" olarak ikiye ayırmak. Artık Kürtlerin varlığı reddedilemiyordu, o halde "iyi Kürt" ve "kötü Kürt" diye bir ayrım yapma yoluna gidildi.

Bu ayrımı Kürt hareketinin hiçbir mensubundan duymadım, hatta okuduğum kadarıyla her fırsatta bu ayrımın var olduğunu yalanlamaktalar. Osman Baydemir böyle bir ayrımın olamayacağını olabilecek en sert biçimde dile getirdi hatırlarsınız. Bu ayrımı sanırım liberaller yaptı ilk olarak, sol kanattan bazıları da "şiddet yanlısı kürtler", "şiddet yanlısı olmayan kürtler" gibi daha da beter ifadelerle bu ayrımı kabullendi.

Bu ayrım yapıldıktan sonra, kendi ifadelerinden tamamen bağımsız olarak bazı DTP milletvekilleri, bazı Kürt yazarlar, aydınlar veya politikacılar güvercin ilan edildi bazıları ise şahin. Şahin ilan edilenlerden biri ise BDP milletvekili sayın Emine Ayna oldu.

Bugünlerde yine çok iyi tanıdığımız bu karalama odakları Emine Ayna'yı karalamak için çalışıyorlar. Ağzından ne çıksa cımbızla çekiyor, baş sayfalarına koyuyorlar. Hakkında olduk olmadık komplo teorileri üretiyorlar. En gariplerinden biri de DTP kapatıldığı zaman Ahmet Türk ve Aysel Tuğluk'a 5 yıl siyaset yasağı getirilmesi ve milletvekilliklerinin düşürülmesi ile ortaya atılan komplo teorisi idi. Güya devlet "güvercinleri" meclisten çıkarmış "şahinleri" mecliste tutmuş böylece çözümsüzlüğü kışkırtmıştı. İnsan kendi uydurduğu ayrıma bu kadar mı inanır??

Bu tür ayrımlar yapmak, Kürt hareketini böyle bölük pörçükmüş gibi göstermek kimin işine yarıyor, kimin elini güçlendiriyor? Kürt hareketi bunca yıldır halkıyla beraber tüm demokratik yolları kullanarak ve cezalara, sansürlere, yasaklamalara, baskılara rağmen her daim ayakta durarak ilerliyor. İçerisinde de şahinler, güvercinler vs. diye bir ayrım yok.

Eğer barışın gelmesini gerçekten istiyorsak yapmamız gereken şey Batıdan Kürtlere akıl vermek değildir, bu ancak ağabeylik taslayan modernist tutumun basit bir varyasyonu olur. Yapmamız gereken şey barışın sesini batıdan yükseltmek, barış isteyenleri birleştirmektir. Kürt hareketi zaten kendi yolunu buluyor, demokrasi ve barış mücadelesinden vazgeçmiyor. Şimdi batıdan güçlü bir ses çıkarmak gerek, milletvekillerime dokunma, halkın seçtiği belediye başkanlarına kelepçe takma, silahlı ve hukuki operasyonları durdur, kürt basınına baskı yapma diye hükümetimize baskı yapmanın zamanı.

Biz Ceylan Önkol öldürüldüğünde tam da bunu yaptık ve ilk defa batıdan barış sesi bu kadar güçlü yükseldi. Daha sonra bölgede öldürülen çocuklar için bir eylem gerçekleştirdik, sesimiz yine gür çıktı.

Ancak barışın gelmesinin önündeki en büyük engellerden biri Ergenekon çetesinin ve zihniyetinin varlığını sürdürmesi. Kontrgerilla dağıtılsın demek de, Ergenekon'da sonuna kadar gidilsin demek de en az "çocuklar ölmesin" demek kadar önemli.

Bence tek bir ayrım var; barışın gelmesini isteyenler ve savaşın devamını isteyenler. Ne kadar dillerinde barış var gibi gözükse de, Kürtleri "iyiler" ve "kötüler" olarak bölen bir anlayışın barış isteyen tarafta olduğunu düşünmüyorum.

Bu durum Emine Ayna'ya yöneltilen karalama kampanyasında savaş isteyenlerle bu ayrımı yapanların aynı tarafa düşmesinde somutlaştı, işte size Türk milliyetçiliğinin "Ayna" evresi...

1 yorum:

  1. Hrant konusuna diyeceğim bir şey yok. Cinayet, Türk milliyetçiliğinin dip noktasıydı, cenaze de Türkyedeki sivilliğin tepe noktasıydı bana göre. Ama şahinler-güvercinler konusu ilgimi çekiyor.

    Baydemir'in s.ktir çekişi "güvercin" olarak etiketlenmiş birinden gelseydi, o zaman bence dikkat çekici olurdu. Ama halihazırda bir siyasi hareketin bünyesindeki diğer unsurları domine ettiği düşünülen bir unsur "bizde böyle bir şey yok, biz biriz, tekiz, yekpareyiz" diyorsa bence şaşırtıcı bir şey yok: ortalık söyleme batmış, evet. Kürt hareketinin tek ve yekpare olmadığını, gruplardan bir grup olan örgüt çevresi tarafından bilmediğimiz, üzerine düşünmediğimiz, konuşmadığımız yöntemlerle 'hegemonikçesine' temsil edildiğini düşünen biri olarak, bu çıkış bende sadece, "Evet galiba gerçekten böyle ayrımlar yapılmalı ve dominant unsurların baskınlığı tamamiyle kritik edilmeli" hissini uyandırmıştı. Ve ben şahsen nasıl kendimi -örneğin- Türk milliyetçiliğinin 1919'da başlayıp 1923'te biten, başında önderleriyle büyük badirelerden sorunsuzca kayıp giden yekpare bir ulus anlatısını çiğ çiğ yememeye sorumlu hissediyorsam, Kürt milliyetçiliğini halihazırda yürüten blokun "bunca yıldır halkıyla beraber tüm demokratik yolları kullanarak" ve şahinler ve güvercinlere ayrışmadan üzerinde yürüdüğü BİRİCİK, DOĞAL, DOĞRUSAL ÇİZGİ anlatısına karşı da şöyle bir durmak isterim. Neticede iktidar içinde iktidar oyunlarından, siyasi suikastlerden, "örgüt içi infaz"lardan, silahlı mücadele bağlamında oluşup oluşup dağılan hiyerarşilerden filan bahsediyoruz, Sınırlı Sorumlu Kürt Hareketi Kooperatifi genel kurullarından değil.

    Belki ayrım yapanların içinde de bir ayrım yapmak gerek: şahinlerle güvercinleri ayrıştırmak isteyen herkes hareketi bölmek gibi bir gaye gütmek zorunda değil. Ayrım en nihayetinde bir eleştirel araç olarak kurgulanabilir, yani sırf analitik saiklerle de yapılabilir. Örgüt nasıl harekette bu kadar baskın duruma geldi, neler oldu da örgüt böyle bir temsili kimseye şaşırtıcı gelmeyecek şekilde üstleniyor, diye sorulabilir. Üstelik bu hiç de modernist dayatma filan olmaz. (Madem bundan kaçınıyoruz, başta tek hareket, tek liderlik, aralarında ayrım olmayan kişilerden oluşan grup düşüncesinden vazgeçmemiz gerekmez mi?)
    Herhangi bir iktidar kutbunu kritik etmek hiçbir zaman barışa karşı filan da değildir kanaatimce.

    YanıtlaSil