20100104

Kendimi kitabın Lacan'cı analizini yaparken buldum, oysa sadece kitap hakkında güzel bir şeyler yazacaktım!


İş büyük laflar etmeye gelince sayfalar dolusu söz doldurmak kolay buraya ama iş ne zaman ki ufak tefek şeyler yazmaya geliyor, o zaman bunu bir zamanlar nasıl yaptığıma şaşırıp kalıyorum. Bir vakit bu blogta hırkamı kaybetsem kayda geçermişim, şimdi ya çarmıhtan ya soykırımdan bahsetmek şart olmuş iki üç kelime yazabilmem için. Dönüp okudum da şaştım kaldım! Benim banliyö blogum "devrimci kardeşimizin siyasi notları" blogu olmuş resmen.
Tamam, bu yazı kaybedilen şeylerle ilgili bir çocuk kitabı üzerine, üstelik oradan yola çıkıp çok önemli politik tespitler falan da yapmayacağım (ama söz veremem). Bu kitabın öyküsünü vakti zamanında Radikal'in kitap ekinden okumuştum, kitabı okuyunca da o öyküye konuşan bir silgi ve çocuksu bir romantizm hariç çok fazla bir şey katılmadı ama zaten kısa bir çocuk kitabından dünyayı sarsacak analizler bekleyecek kadar zevzeklik etmeye de lüzum yok. Kaldı ki, bu haliyle dahi aslında gayet sarsıcı bir takım analizleri var. (Yazı öykünün gidişatına dair bilgiler içeriyor, kitabı okumak isterseniz yazıyı okumayabilirsiniz)
Kitabın ismi Kayıp Şeyler Ülkesinde. Yapı Kredi'den çıkmış. (Ayrıca Yapı Kredi'nin dokuzyüzbin kitap bastık temalı reklamı oldukça moral bozucu bence, tamam siz o kadar bastınız da, bakalım biz o kadar okuyabiliyor muyuz? İnsan ömründe kaç kitap okuyabilir ya?)
Anahtarını kaybeden Can, uyurken Kayıp Şeyler Ülkesi isminde bir diyara yolculuk ediyor, burası kaybolan eşyaların ruhlarının bulunduğu bir yer. (Zira, maddi gerçeklik olarak kayboldukları yerde ikamet etmeye devam ediyorlar) Burada anahtarlarını ve hoşlandığı kızın kedisini buluyor. Daha sonraysa dedesinin hatıralarını.
Şimdi burada iki mesele var. Meselelerden ilki dedesiyle ilgili. Can'ın dedesi tüm hatıralarını unutmakta, Can dedesinin hafızasını kaybettiğini ve bu hafızayı da kayıp şeyler ülkesinde bulabileceğini düşünüyor. Hatta dedesi öldüğünde büyük annesi "Eşimi kaybettim" diyor ve Can orada dedesini dahi bulabileceğini düşünüyor. Tabii işler biraz daha farklı oluyor, dedesini ancak hatıralarda bulabileceği gibi bir sonuca bağlanıyor. Demek ki ölüm kayıp değil, ilginç bir kavramsallaştırma.
Diğer sorun ise Can ile ilgili ya da şöyle diyelim. Can neden o ülkeye girebiliyor? Çünkü oraya giren diğer herşey "kayıp": Otobüste unutulmuş bir şemsiye, yarısı kullanıldıktan sonra sıra altında bırakılmış bir silgi, kayıp bir anahtar, düşürülmüş bir kredi kartı vs. Ancak Can bildiğimiz kadarıyla kayıp değil, sadece eşyalarını kaybeden birisi.
O zaman benim aklıma gelen iki ihtimal var;
(i) Can aslında kayıp, çünkü bahsettiğimiz Can, dedesinin hatırası olan Can ve o hatıra kaybedildi, bu yüzden o ülkeye gidiyor. (Bunu destekleyen kanıt, dedesinin ölümünden sonra bir daha o ülkeye girememesi)
(ii) Ya da yazar toplumsal bir mesaj veriyor ve ilköğretime giden, hergün servisine geç kalan Can'ın bir kayıp olduğunu söylüyor (Bunu destekleyen kanıt Can'ın Kayıp Şeyler Ülkesi'nde öğrendikleriyle, deneyimledikleriyle dönüştüğü kişinin artık bir "kayıp" olmaması ve artık o ülkeye gidemiyor olması)
Ancak yazarın bu konuda bir açıklamasına rastlamadım. Bu iki ihtimaldense, bu ülkenin çocuğun fantezi dünyasında neye işaret ediyor olabileceğini tartışmak istiyorum.
Bir de tabii son zamanlarda Lacan'la fazla haşır neşir olmaktan kaynaklı, kayıp şeyler deyince aklımda Odipal çağırışımlar oluşuyor. Bu yaşlardaki bir çocuğun kafasını kayıp şeylere takması, bunlar üzerine düşünmesi, hatta "kayıp şey'in" bizzat kendisine dönüşmesi bana fazlasıyla fallik-ödipal bir çağırışım yaptı.
Bunu şöyle açalım; Can kitabın en başında anahtarını kaybediyor ve aklına gelen ilk şey ablasının anahtarını alıp bir çilingirde kopyalayabileceği. Anahtarı kaybettiği yer "okul" (sosyal düzen vs.) oysa öykü boyunca sosyal düzeni temsil edecek baba sahnede hiç bulunmuyor, babanın adı dahi yok metinde. Oysa kitabın başında annesi ile iletişim kurmaya çalıştığında üçüncü olarak onu engelleyen kişi ablası oluyor. Ablası annesine ulaşabiliyor, anahtarı ablasından kopyalamak istemesi şaşılacak bir şey değil.
Kayıp Şeyler Ülkesindeki ilk geceden sonra anahtarı ona annesi veriyor, koltuğun kenarında silgiyle beraber bulunmuş. Burada dikkat çekilecek şey şu; ablası anahtarı vermek için çöpleri hafta boyunca onun dışarı taşımasını istiyor. Annesi ise anahtarı verirken ondan odasını artık kendi temizlemesini istiyor. Her iki talebin de hijyenle çakışması anal dönem endişelerini çağırıyor olmalı. Eğer süperegoyu, babanın adını, ahlakı, toplumu kabul etmezsen cezalandırılırsın. Eğer toplumun kuralını (babanın adını) kabul etmezsen kastre edilirsin.
Zaten Kayıp Şeyler Ülkesindeki eşyalara da bakarsanız, hepsi toplum dışı tipler: sokaklarda deliler gibi bağırıyor, oyunlar oynuyor ya da şemsiye gibi katatonik bir şekilde ayakta dikiliyorlar. Can'ın oradaki arkadaşı (ve mantıklı konuşan tek kişi olan) silginin bir ucu kullanılmış, sivriyken daire olmuş (silgi kastre edilmiş, ödipus kompleksi bu!).
Bu arada Silgi ablasına ait. Silgi daha sahneye girer girmez bir ucunun sivriyken oval hale geldiği ve kurşun kalemden (fallik bir obje) dolayı karardığı anlatılıyor. Bu anlatı ufak bir çocuğun ödipal bir kastrasyonu ve vajinayı sembolleştirmesi değil mi? Kastre edilmiş kayıp eşya dişi ve daha da kötüsü ablası bu silgiyi sınavda bir çocuğa veriyor ve çocuk sıranın altında unutup gidiyor! Çok daha fallik bir nesne olan anahtar ise Can'a ait.
Dahası Kayıp Şeyler Ülkesine girmeyi başardığında ilk yaptığı şey hoşlandığı kızın kaybolan kedisini bularak ondan hafta sonu için bir buluşma kazanması. Yani karşı cinste "eksik" olan şeyi tamamlama yetisi kazandırıyor ona "Kayıp Şeyler". Artık hoşlandığı kızdan randevu alabilen, onun ihtiyacını karşılayabilen daha güçlü bir erkek, çünkü kayıp şeylere sınırsız bir bağlantısı var.
Sonuç olarak Kayıp Şeyler Ülkesi'nin, (şey kelimesinin argoda işaret edeceği penis gönderileni de dikkate alınarak) kayıp şeyi, Lacan'ın da anlattığı üzere Fallus olmalı. Can'ın orada bulduğu anahtar ise, evinin anahtarı değil, ergenliğe, erkekliğe girişin anahtarı. Bunu ona annesi veriyor, çünkü Baba'nın Adı'nı işaret eden daima annedir, babanın kendisi değil. (Buna da Lacan'cı oldu bitti derim ben!)
Bu meseleler bir yana (ki mesele dahi değil, tamamen benim zevzekliğim) yazarını tebrik etmek isterim, gerçekten ilk duyduğum günden beri merak ettiğim bir kitaptı ve Türkçe'de böyle bir kitabın yazılması heyecan verici. Yazarın yayımlanan ilk kitabı imiş, umarım devamı gelir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder