20101212

Bu yazının başında bir çocuk fotoğrafı yok

Yok, çünkü bu yazının konusu olan çocuğun bir fotoğrafı yok. Bu blogta devletin kurşunlarınca öldürülen veya tutsak edilen pek çok çocuğun fotoğrafını koymuştum; piknikten dönemeyen çocuklar, okul için toplu fotoğraf çektiremeyen çocuklar, karnesini alıp eve dönemeyecek çocuklar... Ancak bu kez, devlet bir fotoğrafı dahi olmayan bir çocuğu öldürdü. Annesinin karnına kadar ulaştı polisin düşmanlığı. Uğur Kaymaz'da olduğu gibi tıpkı.

Lacan anne karnının bütün olduğumuz, en güvende olduğumuz yer olduğunundan bahseder ve doğum anından itibaren herşeyin eksik ve güvensiz olduğunu anlatır. Oysa bu ülkenin çocukları annelerinin karnında dahi güvende değil. Hiçbir zaman değildi, Devrim Öktem'in işkencede katledilen bebeği gibi. Üstelik, başbakanın göz zevki bozulmasın diye hamile bir kadının karnındaki bebeğin katledilmesini savunacak kadar alçaklaşabilen yalakalar var çeşitli gazetelerde. (Utanacak olsalar o yazıyı yazmazlar, bu en kibar ifadem). Polisten ve bu korkunç adamlardan kim kendisini güvende hissedebilir ki bu ülkede, anne karnında bebekler dahi öldürülecekse?

20101205

Emek sineması...

Bugün, eski İstanbul Film Festivali kitapçıkları geçti de elime, önceki festivallerden birinin şöyle bir reklamı vardı:

Tam da Emek Sineması ekrana girdiğinde, anlatıcı ses "Bazı şeylerin kalıcı olduğunu bilmek güzel" diyor. Öyle işte... Şimdi Emek Sinemasının olduğu yer sadece bir hayalet inşaat. Arkada devasa bir alışveriş merkezi yükseliyor. Trajik, ironik, ne demek isterseniz öyle. Kentin üzerinden sürekli buldozerler geçiyor ve kentte gündelik hayat her geçen gün daha da alışverişmerkezileşiyor.

20101125

Uçan Daireler ve Fötr Şapkalar

Şimdi referans gösterin deseler gösteremem ama şu Hollywood filmlerindeki meşhur uzay istilası filmlerinin ve bilimkurgu romanlarının, daha doğrusu uzaylı istilası temasının neden ABDli popüler kültürde epey rağbet gördüğü hakkında yazılıp çizilen bazı analizler vardır.

İşte bu analizlere göre, aslında bu temanın, ABD’lilerin kolektif bilinçdışlarında bulunan başka bir istilayı çağrıştırdığı ve bu sebeple de hem ilgi gösterildiği hem de bu temanın korku yarattığı söylenir. Hatta, 1939 yılında H.G.Wells’in meşhur Uzaylıların İstilası kitabı radyoda gerçek bir habermiş gibi okunur da Amerikan halkı sokaklara dökülür, ortalık karışır.

Her neyse, uzaylıların istilasını çağrıştıran söz konusu istilanın ABD’nin Avrupa göçmeni halkının, oranın yerlilerinin topraklarına gerçekleştirdikleri istila olduğu söylenir. Zira, Amerikan yerlilerinin gözünden bakarsanız, bilinmezlikten gelen gemiler Amerika kıtasına yanaşmıştır ve bu gemilerden inen beyaz derililerin son derece gelişmiş silahları bulunur. Kodları değiştirirseniz, uzaydan gelenler de Uzay Gemisidir ve içerisinden çıkan yeşil derililerin son derece gelişmiş silahları bulunur. Buna Psikanalizde sanırım Yer Değiştirme deniyor, bir çeşit savunma mekanizması bu, bilinçdışına bastırılanın bir şekilde, başka bir şeyin formunu alarak ortaya çıkması.

Bu örneği takip ederek, demek ki halkların böyle kurgusal korkularının temelinde, bir zamanlar kendilerinin yaptıkları zulmü kendilerinin de benzer şekilde yaşayabilecek olmalarına dair bir korku yatıyor olabilir.

Neyse, bu yazının konusu uzay gemileri değil aslında. Ama şekil olarak uçan dairelere benzeyen bir nesne hakkında: Şapka. Bugün (25 Kasım) Türkiye’de kemalist kadrolarca şapka devriminin gerçekleştirildiği gün imiş. Tarih olarak olay 1925 yılına denk geliyor.

Ülkenin pek çok yerinde bu “devrim”e karşı çıkıldı. Zira bir şekil değiştirme ve batılı devletlere yaranma eylemi olan ve halkın fikirleri alınmadan uygulanmaya zorla sokulan bu yasa resmen halkla alay ediyor, aşağılıyordu. Güya şapka çağdaştı öteki başlıklar ise çağdışı.

En sert tepkiyi Of ilçesi gösterdi, ancak Cumhuriyet’in kurucu hükümetine karşı çıkmanın bedeli ağır oluyordu. Başöğretmen, Başkumandan gibi sıfatlarının yanına ülkenin başmodacısı sıfatını da eklemiş olan Cumhurbaşkanına karşı çıkmak kimin ne haddine idi! Of ilçesi savaş gemilerince bombalandı. Evet, Türkiye Cumhuriyeti ordusu kendi halkının limanlarını bombalıyordu. Tabii bu son kez olmayacaktı.

Derken, hem tepkiler arttı hem de bu esnada giyotin de işlemeye devam etti. Ülkenin gezici İstiklal mahkemeleri tüm rejim muhaliflerini modaya uymadıkları gerekçesi ile idama mahkum etti. Aralarında dini ve siyasi liderler de olan, halkın saygı duyduğu şahısların çoğunlukta olduğu (resmi sayılara göre) 170 kişi şapka takmak istemediği için katledildi.

Velhasıl biz de çağdaş bir toplum olduk, oluyoruz.

Şimdi, ne bağlantısı var diyeceksiniz. Benzer bir şekilde, burada nasıl bir radyo şakası yapsak Kadıköy, Beşiktaş, Şişli, İzmir gibi illerde halk sokaklara dökülürdü? Ya da şöyle sorayım, burada kimin istilasından bu kadar korkuluyor?

Başörtüsü yasağının kalkması için kampanya yaparken “endişeli modernler”den aldığım eleştiriler bir gün “onların” da aynı şekilde yasakçı olacağı ve hata bir gün üniversitelere başörtüsüz girilemeyeceği ve buna alet olduğum üzerineydi.

Şimdi, şapka kanunun yıldönümü vesilesi ile, düşünüyorum da, acaba bilinç düzeyinde olmasa da, bilinçdışlarında, kolektif bilinçdışlarında bir yerlerde bu topraklarda yaşanan o zulmün farkındalar m?

"Endişeli modernler" bu yüzden mi bu kadar endişeliler? Bir şekilde bastırılanların geri dönüşü bu şekilde mi oluyor? Uzaylılar buraları istila edecek demek, "beyazlar bu toprakları istila etmişti" demenin (ya da diyemiyor olmanın) şekil değiştirmiş bir ifadesi ise, acaba şeriat gelecek, zorla hayat tarzımızı değiştirecek demek de bir zamanlar bu topraklarda birilerinin hayat tarzının giyotin zoru ile değiştirildiğini dile getir(eme)menin bir yolu mu?

Psikanalizden anlayan birileri olsa da bana cevap verse...

20101121

Daha fazla demokrasi?

Katı olan herşey buharlaşıyor diyor Marx ama bu buharlaşmadan Türkiye’deki sol zihniyetin alışkanlıkları pek nasiplenmiyor anlaşılan. Normal zamanda birbirleriyle ilişkileri ufak yayınlardan birbirlerini yemek olan sol gruplar ortada bir seçim haberi dolaşmaya başlayınca beraber hareket etmek için müthiş bir istek duyuyorlar. İki sene önce de aynısı vardı, o zaman da aynı şekilde sert bir yazı yazmıştım, yine yazacağım.

Geçenlerde Sayın Demirtaş, BDP ile CHP’nin, ÖDP ve EMEP’le beraber bir “daha fazla demokrasi” cephesi oluşturmasından bahsedince, katı olan herşeyin o kadar da buharlaşmadığına gerçekten ikna oldum. Böylesi bir öneriyi gerçekten, samimiyetle yapıyorsa Demirtaş, kendisinin son dönemde (son 10 yıldır diyelim) Türkiye’de, Türkiye solunda neler olup bittiğinden habersiz olduğundan şüphe duyuyorum, ya da gerçekten başka bir amacı var, aklında başka birşeyler var. Bilmiyorum.

Kendisi bir EMEPçi olsa, ÖDP’de kalan son gruplardan olsa yaptığı önerinin arka planını anlamak mümkün. Ne de olsa Türkiye solunun bu kesimleri için CHP hep ayrıcalıklı bir partidir, hep bir farklıdır. Ancak, yahu, BDP diyorum, bu nasıl olur, bu nedir?? CHP'nin başında süper milliyetçi bir adam olan Kılıçdaroğlu var ve adam Kürt kelimesini kullanmamaya özen göstererek konuşuyor. (Belediyeye aday olmadan önceki dönemde Ermeni ve Rum vakıflarıyla ilgili hazırladığı "Yabancılar" raporunu unutturmayalım.) Kürt halkı o adama mı oy verecek?

Türkiye’de bir anayasa referandumu oldu, bu anayasa referandumu toplumu ikiye böldü. Bu esnada ÖDP, EMEP, Halkevleri ve TKP’den oluşan bir blok HAYIRCI cepheyi oluşturdular ve argümanları CHP ile benzeşmekteydi. Öte yandan toplumda değişimden yana, demokrasiden yana, Kürt sorununda çözümden yana olan geniş bir Yetmez Ama Evet cephesi vardı. Referandumdan birkaç gün önce “Hükümet Öcalan ile görüşmelere başladı” haberleri çıktı ve bu haberlere rağmen EVET oyu çıktı. Yani Evet oyu veren geniş kesimler, Öcalan’la olan görüşmeleri, müzakere sürecini de desteklediler.

Bu aynı zamanda, milli birlik ve bütünlük üzerinden bir HAYIR kampanyası yürüten MHP’nin de büyük bir yenilgisi olarak okundu ve MHP’nin oylarının şu anda barajın altında olduğu düşünülüyor.

Yazmaktan ben yoruldum, arkadaşlarımın anlatmaktan dillerinde tüy bitti belki ama yine anlatacağım. Türkiye’de siyaset derin bir şekilde yarıldı. Bu yarılma, 28 Şubat sürecinden itibaren başladı ancak AK Parti’nin iktidara gelmesi ile derinleşti. Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı olması süreci, Cumhuriyet mitingleri, Ufuk Uras ve Baskın Oran kampanyaları ile taraflar netleşti.

Bu taraflar, 27 Nisan e-muhtırasında tutarlı bir tutum aldılar. Bu e-muhtıraya karşı çıkanlar Darbelere Karşı 70 Milyon Adım kampanyasında güçlerini birleştirerek darbe karşıtlığını ülkenin 1 numaralı gündem maddesi haline getirdiler. İlk defa tüm darbeler kamuoyu vicdanında sorgulandı ve onbinlerce kişilik gösteriler yapıldı. Ergenekon davasında kim olduklarını çok iyi bildiğimiz insanlar yargılandılar ve yargılanmaya devam ediyorlar.

Bu süreçte devletin işlediği suçlar daha çok konuşulur oldu, JİTEM, MİT, Derin Devlet gibi konular toplum tarafından bilinir ve sorgulanır hale geldi.

Bu esnada bahsi geçen ÖDP, TKP, EMEP gibi gruplar Ergenekon davasına karşı çıkmakla, Taraf gazetesinin ve 70 Milyon Adım’ın Fethullah Gülen ile bağlantılarını ortaya çıkarmaya çalışmakla meşgul oluyorlardı.

Aynı tutarlı tavrı Özür Diliyoruz kampanyası sırasında da gösterdiler. Ermeni Soykırımı toplum vicdanına taşınırken onlar olayın zamanlaması ile ilgileniyorlardı. CHP'nin bu noktalarda aldığı tutumlardan bahsetmiyorum bile.

İşte bu tarihi bloklaşma, referandumda EVET ve HAYIR oyları ile kendisini gösterdi. HAYIR bloğu, darbeler meselesinde de, Ermeni Soykırımı meselesinde de değişime karşı, malesef, devletten yana tutum aldılar. Bunu da ulusalcılık gibi bir paradigma üzerinden yaptılar.

Sayın Ömer Laçiner de Birikim’de ifade ediyor, bu gruplarla solun gerçekten bir alakası ilgisi kalmamıştır. Birikim şimdi solu tarif etmekle, solun anlamını sorgulamakla uğraşıyor.

Şimdi bu kısacık ve öfkeli yazıda bir yığın eksik vardır ama yahu gerçekten, samimi olarak, içten bir şekilde CHP, ÖDP ve EMEP isimlerini “daha fazla demokrasi” gibi kelimelerle birlikte anabiliyor musunuz?

Böylesi bir “daha fazla demokrasi” bloku sadece ve sadece “Yaşasın Laik ve Bütün TC Ulus devleti” gibi bir sloganla yürüyebilir gibi geliyor bana ve Yetmez ama EVET kampanyasında bulunan, demokrasi isteyen, Özür Diliyoruz’u imzalamış vs. kimse ama kimse bu demokrasi blokuna oy vermez.

O demokrasi blokundan ancak Yeni Radikal çıkar, o da başka bir yazının konusu...

Son olarak; neyse ki böyle bir blok kurulmayacak. Kılıçdaroğlu Urfa'ya giderken Amed'e de uğradı ve orada Kürtleri AKP ve BDP'ye karşı CHP'ye oy vermeye çağırdı. Şimdi, gerçekten bir demokrasi bloku kurmak istiyorsak, toplumdaki değişim isteğine bakarak yapalım bunu. Solcu solcuya beraber girelim demeden...

20100927

Sokak köpekleri

Beşiktaş'ta, otobüs duraklarının orada, gecenin bir vakti, ancak Cuma gecesi, o yüzden hiç de ıssız değil. Trafik akıyor ve duraklara tıklım tıklım dolu otobüsler geliyor. Durağa insanlar gelip gidiyor, bizim otobüsümüz ise bir türlü gelmiyor.
Durağın sakinleri arasında birkaç tane de sokak köpeği var. Durağın etrafında dolaşıp duruyorlar. Kimi zaman insanların bekledikleri yere gelip oturuyorlar, sonra bir an öfkelenip yoldan geçen arabalara öfkeyle haykırmaya başlıyorlar.
Durağın sakinlerinin tepkileri farklı farklı. Kimisi korkuyor bu olan bitenden. Köpekler oldukça iriler, üstelik bağırdıklarında ve arabaları kovaladıklarında oldukça heybetli görünüyorlar. Sesleri gür çıkıyor. Ancak duraktakilere bir zarar vermeyecekleri çok açık. Öfkelendikleri arabaları oradan kovduklarına ikna olduktan sonra sakinleşmiş bir biçimde oturuyorlar. Kimisi onların bu halleriyle alay ediyor, köpeklerin bağırarak, havlayarak o arabaları oradan kovabildiklerini sanmalarına gülüyor. Kimisi onları oradan kovmaktan bahsediyor, çıkardıkları gürültüden rahatsız oluyor.
Otobüs bir türlü gelmiyor. Dakikalar geçiyor. Köpekler çıldırmışçasına bağırıyor, sonra sakinkeşip durağın önüne oturuyorlar, sonra tekrar çıldırıyorlar, sonra tekrar sakinleşiyorlar, bu böyle gidiyor.
"Başlarına birşey gelmiş" diyor yanımdaki kadın "bak, hep taksileri görünce çıldırıyorlar. Bir taksi onlara kötülük yapmış. Kim bilir, aralarından birine mi çarptı ve kaçtı, yoksa yavrularına mı zarar verdi... Onlar da şimdi ne zaman bir taksi geçse onu kovuyorlar, güçleri yettiğince, ellerinden geldiğince zalimliğe karşı mücadele ediyorlar."
Her şeyin özeti gibi sanki. Bir yerde zulüm olmuş ve mazlumlar güçleri yettiğince haykırıyorlar. Evet, kimi zaman gülüyor insanlar, tanklara karşı taş atanlara, kapitalizme karşı grev yapanlara, ya da taksilere karşı havlayan köpeklere, onlarla dalga geçiyorlar, anlamıyorlar, hatta rahatsız oluyorlar. Onlardan korkuyorlar. Onlara zarar vereceklerini sanıyorlar. Canları sıkılıyor, görmek bile istemiyorlar.
Bazen de başka bir insan çıkıyor ve orada mazlumun ne için haykırdığını anlıyor. Aynı dili konuşmasına gerek yok, aynı renkten, aynı milletten, aynı cinsiyetten ya da cinsel eğilimden, hatta aynı türden olmasına bile gerek yok. Ama anlıyor.
Gözlerim yaşarıyor, sokaktaki şu kimseye zararı olmayan köpeklere zalimlik yapabilen insanlar da geçti o gün o duraktan, sarı bir taksiyle, ama mazlum olan bir köpek de olsa onun da dilinden anlayan bir kadın da geçti. 

20100722

Bu fotoğraf piknikten dönen bir çocuğun fotoğrafı değildir

Bu fotoğraftaki kız çocuğu pikniğe gitmiş olabilir, orada ip atlamış olabilir, şarkılar söylemiş ya da yapılan şakalara gülmüş de olabilir. Bu fotoğraftaki kız çocuğu o gün çok güzel bir piknik yapmış olabilir. Öğlen olduğunda güneşten bunalıp bir ağacın altına sığınmış da olabilir.

Bunların hiç biri gerçeği değiştirmez. Bu fotoğraf, piknikten dönen bir çocuğun fotoğrafı değildir.

Bu fotoğraftaki çocuk piknikten dönmemiştir.

Fotoğraftaki Canan Saldık, akrabaları ile çıktığı piknikte, arkasını döndüğü kışladan açılan ateş sonucu Ceylan Önkol'un, Uğur Kaymaz'ın, Buse Sarıyağ'ın yanında yerini aldı.

Bu fotoğraf Van'da ve savaşın sürdüğü tüm ülkelerin tüm şehirlerinde olduğu gibi, kendilerinin olmayan bir savaşta ölen çocuklardan birinin daha fotoğrafıdır sadece. Piknikten hiçbir zaman dönmeyeceklerdir bu çocuklar.

20100715

5-10 yıl mı?

Bugünkü HaberTürk gazetesi bu habere epey sevinmiş. Eminim televizyon kanalları da ballandıra ballandıra anlatıyordur. Benimse dikkatimi şu ara başlık çekti, o kadar umutsuzluğa düştüm ki, o kadar üzüldüm ki anlatamam.

Özel ordu kurulacakmış, anladık, hayırlı olsun. Ancak beni bu kadar da üzen şey, bu özel ordunun mensuplarının dağda 5-10 yıl kalacak olması. Bu da demek oluyor ki savaşın en az (o da en az) 5 sene daha sürmesi bekleniyor. 30 senelik savaşta 40 bin insanın öldüğünü göz önüne alırsak, bu da en az kaba hesap 6500 insanı daha gözden çıkardığımız anlamına mı geliyor? Kaba hesap bu da, insan istatistik cetvelinde bir sayıdan ibaret değil ki! Bu 6.500 insanın bir kısmı şimdi lisede mesela, bir kısmı şimdi tatil yapıyor, saçma sapan, ne için olduğunu anlayamadağım, kendisi ile hiç bir ilgisi olmayan bir savaşta ölüp gidecek.

Peki, hepsi tamam da, barış ne zaman gelecek. Yahu, daha bundan birkaç ay önce silahın çözüm olmadığından, orduyla, bombayla bu işin çözülemeyeceğinden falan konuşmuyor muyduk? Hadi ben dedim, kimsenin umurunda olmasını da beklemiyorum, yahu kendiniz dediniz, çıkıp meclis kürsüsüne konuştunuz, en baba milliyetçi gazetelerde köşe yazıları çıktı "silahla çözüm olmaz" diye. Sanatçıları topladınız, siyaset bilimcileri topladınız, fikirler aldınız, vesaire...

Vardığınız sonuç bu mudur? Niyetiniz bu mudur? Profesyonel ordu? En az 5-10 yıl daha savaş! (5 ile 10 yıl arasında 6500 insanın ölmesi ve milyonlarcasının daha travmatize olması, artık tanrı bilir vergi mükelleflerinin parasından ayrılan kaç milyar lira oynuyor ama olsun, yuvarlak hesap, 5-10 yıl!!!)

Barışı göremeyecek miyiz?

20100702

Beşir Atalay: bence sen de şimdi herkes gibisin


Eski (geçen seneki) yazılardan birinin altına gelen ırkçı bir yorum (ve bir miktar turksolu linki) beni o yazıyı okumaya yöneltti. Üzücü ama yaptığım şey resmen felaket tellallığı olmuş. Gerçi şaşırtıcı değil, hükümet Demokratik Açılım sürecini askıya aldığından beri ülkenin dört bir yanında farklı siyasi arka planlardan birçok demokrat, aktivist, akademisyen, gazeteci bu sürecin yeniden çatışmalara doğru gideceğini, yine insanların öldüğü günlerin başlayacağını bas bas bağırıyordu. Ancak hükümet bu seslere kulak vermemekte ısrar etti. 

Barış elçilerinin ülkeye giriş yaptığı ve barışın geleceği, artık bambaşka bir Türkiye'de insan gibi yaşayabileceğimiz, yaşıtlarımızın ya "şehit" olduğu ya da "ölü ele geçirildiği" bir ülkede değil de ürettiği, tükettiği, yaşadığı, sevdiği, seviştiği bir ülkede yaşayabileceğiz, artık herkes kendi dilini konuşabilecek, kendi kültürünü yaşayabilecek diye falan hep beraber kalbimizin çarptığı günler geçti. O kadar heyecanlanmıştık ki, Habur sınır kapısında yüzbinler AŞİTİ diyerek sokağa çıkmıştı. Biz de Avrupa'dan elçilerin gelmesini bekliyorduk. Biz de sokağa çıkacaktık. Kürt, Türk demeden hep beraber artık barışın gelişini kutlayacaktık..

Bu sevincimizi çok gördüler. Sokağa çıkanları bir "terörist" ilan etmedikleri kaldı. Oysa o kadar insan "intikam" diye ya da "savaş" diye değil "BARIŞ" diye sokağa çıkmıştı. Ancak zihinlerin karanlık yerlerindeki hangi sinsi düşünceden kaynaklandıysa bu kadar insanın BARIŞ sözünde birleşmesi rahatsızlık yarattı. Süreç o zamandan beri geriliyor.

KCK operasyonları ile başlayan süreç, DTP'nin kapatılması ve operasyonların artması ile devam etti. Şu liberal demokatlarca sıkça tekrarlanan "PKK silah bıraksın" dileğinin gerçek olmasına en yakın olduğu günlerde (zira örgüt ateşkes ilan ettiğini açıklamıştı) kamplara bombalar yağdırıldı. Kürt halkını tahrik edip şiddete yönlendirmek üzere demokratik ve barışçıl yollardan siyaset yapan herkes susturuldu. Gazeteler kapatıldı, yazarlara davalar açıldı. Halkın oylarıyla seçilen belediye başkanları kelepçelendi. Milletvekillerinin zorla yargılamaya götürülmesi gündeme getirildi. Ülkücü gençlere gaz verilerek okullarda Kürt öğrenci ölümleri yaşandı. Nihayetinde devlet sözler vererek dağdan indirdiği Barış Elçilerini hapse göndermeye başladı. Artık bu devletin sözüne kim inanır?

Dolayısıyla demokratik siyasetin tüm yolları bir kez daha kapatılmış oldu. Bunu yapanlar bunların sonucunda çatışmaların yeniden başlayacağını çok iyi biliyorlardı. Tüm bunları bile bile yaptılar. Nihayet 31 Mayıs günü PKK ateşkese son verdiğini duyurdu. O günden beri her sabah ölen insanların haberlerini alıyoruz. Ülkenin Türk ve Kürt gençleri ölüme gönderiliyor sürekli. Ortalık kandan ve baruttan geçilmiyor yine

Bu esnada barıştan söz eden pek insan da kalmadı. Bir zamanlar silahın ve savaşın çözüm olmadığına ikna olmuş insanlar şimdi bütün meseleyi sanki bir güvenlik zaafıymış gibi konuşuyor. Bu esnada sıkı yönetim ve idam heveslisi çirkin insanlar da kafalarını gizlendikleri yerden çıkardılar. Onlar da cesaret buluyorlar bu gergin ortamdan. Nefretlerini ve zehirlerini yaymak için hiç bir fırsatı kaçırmıyorlar. Resmen ölümlerden besleniyorlar, resmen ölüme tapıyorlar!

Anlaşılan barış yine başka baharlara ertelendi. Birkaç bin gencimiz daha ölecek. Birkaç milyon çocuk daha şiddet ortamında büyüyecek. Birkaç yazar daha gerçekleri yazdığı için düşünce suçlusu sayılacak. Birkaç Kürt öğrenci daha linç edilecek. Vergilerimizden, boğazımızdan kesilen milyarlarca dolar daha silaha, uçağa, askere yatırılacak. Birbirimizi öldürmeye devam edeceğiz.

Hem de ne uğruna, bir haftada gelebilecek bir barış için.

Evet, Kürt halkının varlığını anayasaya sokmamak için hepsine değer. Bu ülkenin son genç erkeği kalana kadar dağları bombalamaya ve sınır karakollarını korumaya devam edelim. Yeter ki Kürt halkının taleplerini kabul etmeyelim.

Beşir Atalay bu ülkeye barışı getiren İçişleri Bakanı olarak tarihe geçebilirdi. Şimdiyse diğerlerinin yanında sıralanabilir. Nazım Hikmet'in bir şiiri geiyor da aklıma "bence sen de şimdi herkes gibisin"



Not: Küresel Barış ve Adalet Koalisyonu, Savaşın sesi sussun, barışın sesi yükselsin demek üzere tüm barış yanlılarını İstiklal Caddesinde yapılacak insan zincirine davet ediyor. Savaştan ve silahlardan başka birşeyin konuşulmadığı bu karanlık atmosferi yırtmak için Batıdan bir ses çıkarmak tarihi bir misyon. 4 Temmuz Pazar günü saat 17.00'da Tünel Meydanında gökkuşağı rengindeki BARIŞ bayraklarının altında buluşalım

20100614

bu kayıt gelişim psikolojisinin "yeterince iyi annelik" kavramı üzerine değildir

Bu kayıt yaşadığımız ülkenin güneydoğusundaki bir halka yapılan zulmün akıl almaz boyutları üzerinedir. Yıldırım Türker'in bugünkü yazısından:

Eren Keskin ve Fatma Karakaş Doğan’ın yazdıklarından okuyalım:

“Müvekkilimiz Fatma Tokmak(a)... yönelik her türlü işkence yöntemi uygulandı. Elektrik, askı, çırılçıplak soyma, cinsel taciz ve diğer yöntemler... Ama ona asıl ağır gelen küçük oğluna uygulanan işkence oldu.

Küçük oğlu Azat, çırılçıplak soyuldu, belinde ve sırtında sigara söndürüldü ve cinsel tacize maruz kaldı.

15 gün devam eden işkence, Fatma Tokmak’ın tutuklanıp cezaevine gönderilmesiyle de son bulmadı. Küçük Azat, annesi ile birlikte cezaevine gönderilmesi ya da yakınlarına teslim edilmesi gerekirken, Çocuk Esirgeme Kurumuna gönderildi.

Azat’da, Fatma ‘da bu durumdan çok yoğun bir biçimde etkilendiler.

Tarihin Terörle Mücadele Şube müdürü ‘bunu nasıl yaparsınız sorusuna’, ‘devletimiz ona daha iyi bakar’ diye cevap verdi.

Fatma’nın avukatları olarak, 1,5 ay boyunca küçük Azat’ı Çocuk Esirgeme Kurumundan alana kadar uğraştık. Azat, yuvada bulunduğu sürece hiç kimseyle konuşmamış adını bile söylememişti. Büyük bir travma yaşıyordu. Tarafımızca annesinin yanına, cezaevine götürüldüğü gün ise sanırız her ikisinin de hiç unutamayacakları bir mutluluktu.

Azat, ‘içerisi ve dışarısı’ arasında gidip gelerek büyüdü.

Bu süre içinde Fatma Tokmak’ın yargılaması sürdü. Fatma, yakalandığında hiç Türkçe bilmiyordu. Ayrıca, okuma-yazmasıda yoktu. İçeriğini hiç bilmediği bir ifadeye parmak bastırıldı. Suç’u sadece misafir olarak gittiği o evde bulunmaktı. Yasadışı sorgulandı. Mahkeme aşamasında Türkçe bilmediği için ve o tarihlerde Kürtçe tercüman konusunda büyük sorunlar yaşandığı için, uzun yıllar mahkemece ayrıntılı ifadesi alınmadı. Bu süre içinde o devamlı suçsuz olduğunu anlatmaya çalıştı.

Cezaevinde kalp hastası oldu. Hastalığı tespit edildiği halde çok uzun yıllar tutuklu kaldı. Azat’ın yaşadığı işkenceler ise gerek İstanbul Tabip odası gerekse İnsan Hakları Vakfı İstanbul Temsilciliği tarafından belgelendi.

Ancak dosya her zaman olduğu gibi resmibilirkişilik kurumu olan Adli Tıp’a gönderildi. Adli Tıp’ın verdiği işkence bulgularını onaylayan ancak belirsizlik taşıyan rapor savcılık tarafından benimsendi ve küçük Azat’a işkence yapanlar cezasız kaldılar. 2006 yılına gelindi. Azat büyüyordu. Fatma, sonunda hastalığı kabul edilerek 9 yıl sonra tahliye edildi.

2006 yılında bu yana Anne-oğul kendilerine bir hayat kurdular. Fatma, Sosyal Hizmetler kurumunda çalışarak engellilere baktı. Kazandığı parayla oğlunu okutmaya çalıştı. Bu arada, geçtiğimiz günlerde Fatma’nın Yargıtay’da görülen davası onanarak geri döndü. Fatma’nın aldığı son derece hukuksuz, somut verilere dayanmayan, adil yargılanma hakkında tamamen uzak olan müebbet hapis cezası kesinleşti.

Ve bu acı gerçek anne ile oğlu bir kez daha ayırdı. Fatma tutuklanarak Bakırköy cezaevine gönderildi. Her ikisi de büyük bir travma yaşıyorlar.

Azat’ın dudaklarından dökülen “ama ben anneme çok alışmıştım” sözcükleri yürekleri dağlıyor. Fatma Tokmak gerçekten suçsuz ve hasta..

Bizler avukatları olarak hastalığı nedeniyle “ceza ertelemesi yoluna başvuru hazırlığı yapmaktayız. O’nu kurtarabilmek için elimizden geleni yapacağız. Ancak bunun için yoğun bir kamuoyu desteğine ihtiyacımız var. Bu nedenle, insan hakları kuruluşlarını, entelektüelleri, sanatçıları, kadın kurumlarını ve herkesi ve herkesi tavır almaya çağırıyoruz.”

Yazının tamamı için: www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalYazarYazisi&ArticleID=1002419&Yazar=YILDIRIM&Date=14.06.2010

20100606

bu bir kaç hafta sonra ilkokul 3 karnesini alacak bir çocuğun fotoğrafı değildir.


Fotoğraftaki çocuk Diren Baran. 10 yaşındaki Diren Basan, aşırı hız yapan bir polis aracının altında kalarak hayatını kaybetti. Diren, Şırnak'lı bir çocuktu. Diren toprağa verildiği sıralarda Konya'da yaptığı konuşmada bu ülkenin başbakanı Diren'in ulusu için "Çocuklara kadınlara musallat olanlar var. Tacizse bunlarda, çocuklara saldırıysa bunlarda" şeklindeki iğrenç ırkçı ve cinsiyetçi ifadeleri kullanmaktaydı. Bu esnada o ulusun 400 çocuğu terörist oldukları gerekçesi ile hapiste yatmakta, 4000 tanesi ise yargılanmaktaydı.


Ayrıca bkz.
20090614 - bu bir karne günü hatırası fotoğrafı değildir
20090624 - bu mutlu bir çocukluk hatırası fotoğrafı değildir
20090930 - Kürtler susturulurken...

Gemiler bu kez neyi anlattı?

Bundan bir kaç sene önce, Tuzla'dan her gün işçi ölümü haberlerinin geldiği, artık yaşananların kaza olmaktan çıkıp katliama dönüştüğü o karanlık günlerde Kadıköy'deki ufak bir sergi salonunda "Gemiler Neyi Anlatıyor?" diye bir sergi açmıştık. Sergilediklerimiz gemi şeklinde kesilmiş kartonlara Barışarock'ta açtığımız standa gelen insanların yazıp çizdikleriydi

Yaptığımız bir kelime oyunuydu elbette, çünkü herkes bilir, tüm edebiyat eserlerinde gemi demek ölüm demektir. Gemiler ölümü anlatır, hemen aklınıza Yüzüklerin Efendisi'nin son sahnesi gelsin. Ya da Yahya Kemal Beyatlı'nın Sessiz Gemi şiiri... Biz de "bu kez ölümü değil, umudu anlatsın, isyanı, direnişi anlatsın gemilerimiz" demiş, kartondan gemiler yapmıştık. Tabii bunca zalimlik karşısında "Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak" idi bizimkisi.

İHH'nin yaptığı ise bambaşka bir şeydi. İHH'nin gemisi gerçekten de isyanı, direnişi, umudu anlatıyordu, tüm baskılara, tüm zulme, tüm şiddete rağmen insanlığın içinde o ölmeyen 'bir şey'i temsil ediyordu. İsrail askerleri o şeye saldırdılar, Gazze halkının yemeğe, ilaca, çocuk parklarına kavuşmasına dahi tahammül edemeyen bir zorbalıktı İsrail'inkisi. İsrail, Gazze halkının yavaş yavaş açlıktan, hastalıktan, izole edilmişlikten ölmesini, kendiliğinden yok olmasını bekliyordu. Sonra da "kutsal topraklarına" sonsuza kadar sahip olabilecekti. Nasıl olurdu da bir gemi dolusu yardım malzemesi Gazze'ye ulaşıp bu ablukayı kırardı, buna bir kez izin verirlerse Gazze sonsuza kadar yaşardı. Bu bütün planları alt üst edecekti. İsrail o gemide silah vardı diyordu, biliyordu ki o gemideki en büyük silah umuttu, yiyecekti, çocuk parklarıydı. Evet, yok olmaya terk edilmiş, tecrit edilmiş bir halk için çocuk parklarından daha büyük bir silah olabilir miydi?

Dünyanın tüm zalimleri gibi, önce umuda saldırıyordu İsrail. Ama bir hesap hatası yaptı. Bu hatanın bedelini ödeyecektir muhakkak. Şimdi tüm dünya halkları İsrail'in zalimliği ile yüzleşti, tüm dünya ayağa kalktı, dünyanın tüm başkentlerinde aktivistler "Hepimiz Furkan'ız, bize de ateş edin" diyerek sokağa çıktı. Filistin halkına uygulanan sansür kırıldı. Dünyanın farklı yerlerinden gemiler gidiyor şimdi Gazze'ye, İsrail onları da durdurmayı deniyor, denesin, artık bir önemi yok. Artık abluka kırılmıştır, artık İsrail'in hegemonyası sona ermiştir.

Umarım dostun ve düşmanın kim olduğu bir kez daha ortaya çıkmıştır. Mesela tüm dünya İsrail'in zalimliğine karşı sokaklara çıkarken "Hamas'ın insanlık dışı hareketleri de neden aynı şekilde kınanmıyor?" diye yazan Can Dündar, "İsrail'i protesto edenler neden aynı gün PKK'nın yaptığı eylemleri de protesto etmiyor" yazacak kadar yüzsüzleşen Can Ataklı, hatta daha da saçmalayarak PKK'nın İsrail'le işbirliği içerisinde olduğunu (!) yazan Murat Yetkin (ah, elbette Kürtler Öcalan'ın yakalanmasında en önemli rolü oynayan İsrail ile çok yakın ilişkiler kurmaktadır kesinlikle!!!) gibilerin kimlerin tarafında olduğu, diğer meselelerde de bu gibi isimlerin yanında duranlar tarafından da sorgulanır umarım.

Dünyanın birçok yerinden Gazze'ye doğru yola çıkan gemiler artık umudu anlatıyor. Bu umut dünyada ezilen, hakkı yenen tüm mazlum halklar içindir aynı zamanda. Umarım gerçeklerle yüzleşmek Türkiye'yi de değiştirir. İsrail devletinin zalimliğini görürken kendi devletimizin ve hükümetimizin kendi vatandaşlarına yaptıklarını da görmeye başlarız.

Yaşasın küresel intifada!

20100502

Geçmişle yüzleşmek bugünü nasıl daha güzel yapar?


Bahar geldi ve operasyonlar başladı. Operasyonlar başlar başlamaz ard arda asker ölümleri ile ilgili haberler alıyoruz. Hemen her gün yeni bir çatışma ve ölüm haberi geliyor. Bu haberler cenaze görüntüleri ile birlikte veriliyor ve hemen artlarından hızla operasyonların başladığı, "hain teröristlerden" hesap sorulacağı hızlıca bir müzik eşliğinde dile getiriliyor.

Geçen hafta sonu Bilgi Üniversitesinde Marksizm 2010 isimli bir toplantılar dizisi düzenleniyordu. Toplantıların bir oturumu da Küresel Politikalar üzerine yapıldı. Konuşmacılardan biri Almanya'daki Troçkistlerin Die Linke partisi içerisinde faaliyet göstermek üzere çevresinde örgütlendikleri Marx 21 dergisinin editörü olan Stefan Bornost idi.

Bornost'un anlattıklarına göre yakın zamanlarda Afganistan'da görev yapmakta olan 7 Alman askerinin ölümünün ardından Almanya halkı nihayet ülkelerinin Afganistan'da bir savaş yapmakta olduğunun farkına varmış ve geniş bir savaş karşıtı hareket başlamış. Afganistan'da, 11 Eylül'ün hemen ardından savaş başladığından beri Almanya'da bu savaşa karşı hiç bir şekilde kitlesel muhalefet oluşturamadıklarını anlatan Bornost, asker ölümlerinin hemen ardından halkın savaşın gerekçelerini sorgulamaya ve hükümeti savaştan vazgeçmek için zorlamaya başladığını anlatırken duyduklarıma epeyce şaşırdım.

Türkiye'de bunun olması zor görünüyor. Zira burada askerler ölünce savaşı sorgulamak bir yana dursun aksine daha beter bir şekilde "intikam" sesleri yükseliyor. "Şehitleriizin kanı yerde kalmayacak" diyen TV spikerinin haberi yayınlanırken askeri uçaklar bir yerleri bombalamayı meşrulaştırıveriyor. Sonrası ise hep daha fazla savaş!

Bornost'a bu durumu anlattım ve Almanya'da bunun nasıl mümkün olduğunu sordum. Nasıl olmuştu da Alman halkı ölen askerlerinin intikamını almak istemiyordu Afgan "teröristlerden". Bornost bana aslında bildiğim bir şeyi anlattı, İkinci Dünya Savaşında milliyetçiliğin ülkesinde sebep olduğu yıkımı, Holocaust'u. Almanya vatandaşı olan milyonlarca Yahudi'nin milliyetçi histeri sırasında nasıl soykırıma uğratıldığını ve bununla yüzleşmiş olunduğundan artık Almanya'da milliyetçi fikirlere izin verilmediğini anlattı. Askerlerin ölümünden sonra hükümete yakın sivil toplum kuruluşları "Birliklerimizi Destekleyelim" tarzı yurtsever kampanyalar yapmaya girişmiş ancak bu çabalar hemen Nazileri çağrıştırmış ve acınası derecede küçük ve marjinal kalmışlar.

Hiç kimsenin Almanya'da çıkıp da "Yahudiler için üzülüyorsunuz ama bizim ölen askerlerimiz için niçin üzül müyorsunuz?" demeye gücü yetmemiş sonuçta. Aksine, daha fazla asker ölmemesinin yolunun gidip "intikam almak" değil, "operasyonlar yapmak" değil, savaşı sona erdirmek olduğunu hızla anlamış ve "Savaşa Hayır" demişler. Die Linke partisi de bu sesi meclise taşıyarak savaş karşıtı hareketin temsilcisi haline gelmiş.

Tam bu konuşmaları yaptığımız sırada; 1915 senesinde bir buçuk milyon Ermeni'nin sistematik biçimde yok edilmesinin ilk adımı olan 24 Nisan'da Ermeni aydınlarının bu şehirden sökülüp alınmasının yıl dönümde ilk defa yapılacak olan anma törenine hazırlanıyorduk. Gazetelerde, tartışma programlarında, çeşitli platformlarda bu tartışılıyordu. Hatta dünyanın da gözü Obama'nın iki dudağının arasından çıkacak söze değil Taksim'de yapılacak anmaya çevrilmişti. Tüm bu tartışmalarda ısrarla sorulan bir soru vardı ve çeşitli milliyetçi paranoyak fantezilerle bu sorunun cevabı dolduruluyordu: "Ne istiyorsunuz, amacınız nedir, sizi ne motive ediyor ki 1915 yılında yaşanan bu olayı sürekli gündeme taşıyorsunuz?"

Söyleyeyim; evet artık 1915 yılında yok edilenleri geri getiremeyiz, Cumhuriyet tarihi boyunca yok edilen daha bir çok şey artık geri getirmenin mümkün olmadığı gibi. Mesela dilimiz asla eskisi gibi olamayacak ya da Anadolu asla gerçekten Anadolu olamayacak bir daha, evet mesela Pera da asla Pera olamayacak, daha da kayboluyor her geçen gün. Ama bırakın yasını tutalım, hatta bırakmayın, gelin hep beraber tutalım.

Hani inatla diyorlar ya milliyetçiler, "1915'te ölen Ermenilere üzülüyorsunuz, şehitlere niye üzülmüyorsunuz" diye. Kusura bakmasınlar ama "şehitlere" üzülmeyen o milliyetçiler aslında, sadece daha fazla savaş daha fazla kan istiyorlar.

Bense, ölen Türk de olduğunda, Kürt de olduğunda, Ermeni de olduğunda üzülebilmek istiyorum ve askerler ölüyorsa eğer, bunu durdurmanın yolunun "İntikam" histerisi değil "Operasyonlar dursun, barış hemen şimdi" diye bağırmak olduğunu düşünüyorum.

Kürt sorunu çözülecekti, açılım yapılıyordu vs. vs. Sonra açılım gitti, "kelepçeli açılım" geldi, DTP kapatıldı, halkın oylarıyla seçilen BDP'li belediye başkanları hapse atıldı, Kürt çocuklarına yaşlarının 3 katı hapis cezaları verildi, eski hükümetlerin dahi yaşatmadığı bir zulüm Kürt halkına reva görüldü. Şimdi de bahar geldi ve bahar gelir gelmez hemen bölgeye asker sevkiyatı hızlandırılıp operasyonlar başlatıldı

Hani silahla bu işin çözülmeyeceği kabul edilmişti, artık demokratik yollar aranacaktı, bütün bunlar sona erecekti. Bunun yerine Kürt halkına yönelik topyekün bir saldırı başlatıldı. Üstelik sadece PKK'ye yönelik de değil, İslami hareketin Kürt ayağı olan Mustafaz-Der de kapatıldı. Operasyonlar başladı ve şimdi her iki halkın genç yaştaki çocukları arka arkaya ölüyor. Bu operasyonlarla ne olacak, 25 yıldır olmayan şey olacak ve PKK sona mı erecek? Bırakın Allah aşkına, bunu yapanlar bile buna inanmıyorlar.

"24 Nisan'ı anacağız da ne olacak?" sorusunun cevabı bu işte. 1915'te olanlarla yüzleşmek milliyetçi zihniyeti paramparça edecek ve o zaman asker ölümleriyle ilgili haberler geldiğinde meselenin "hain teröristlerin pususu" olmadığını, meselenin tam bir cinnet içerisinde sürdürülmekte inat edilen hem askeri hem de siyasi şiddet politikası olduğu konuşulacak.

O zaman askerler öldüğünde hep beraber "Operasyonlara hayır, sorunların silahla, ölümle çözülmeye çalışılmasına hayır" diyebileceğiz.

Hep beraber barış sloganları atabileceğiz. Savaşa hayır.

20100323

İnsan Hakları, Eşcinsellik, Modernite...

Şimdi bu güncel bir tartışma ve bence bu haftanın devamında da tartışılmaya devam edecek, ben de bu tartışmaya dahil olmak üzere biraz fikir yürüteceğim bu yazıda, zaten büyük ihtimalle bu haftasonu Radikal 2 ve Açık Görüş gibi eklerde ve çeşitli gazetelerdeki tartışma sayfalarında konuyu çeşitli boyutlarıyla ele alan, tartışan yazılar göreceğiz. Mevzu vahim, önce kısaca özetleyeyim, sonra fikirlerimi yazayım.

Her şey AKDER'in (Ayrımcılığa Karşı Kadın Hakları Derneği) düzenlediği bir imza kampanyası ile başladı. Kampanya, üniversitelerde ve kamu kuruluşlarında sürdürülen başörtüsü yasağının kaldırılmasını talep eden ve  bunu insan haklarını referans vererek yapan bir kampanyaydı, kampanyaya kurumlar ve bireyler imza verebiliyordu. Kaos-GL de güçlü bir insan hakları politikasına sahip olan bir LGBTT örgütü ve kampanyaya imza verdi.

Kaos-GL daha sonra kurumsal imzasını geri çekmek zorunda kaldı. Çünkü metnin imzacılarından Özgür-Der ve başka bir takım İslamî-muhafazakar gruplar Kaos-GL ile yanyana görünmekten rahatsız olmuşlardı. Kaos-GL kurumsal imzasını çekerken üyelerini bireysel imza vermeye çağırdı.

Bu olayın hemen ardından -bir rastlantı olarak veya değil- Aliye Kavaf'ın eşcinselliğin bir hastalık olduğunu ilan eden sözleri geldi. Buna çok fazla şaşırmamıştım, oldukça öfkelenmekle beraber, yine de beklenir bir şeydi.

Bu olayı izleyen daha fantastik bir gelişme ise (ki tartışmanın başladığı yer asıl burası) içlerinde Özgür-Der, Mazlum-Der, İHH gibi kurumların da bulunduğu bir grup insan hakları derneğinin "Kavaf'ı destekliyoruz, eşcinsellik hastalıktır" şeklindeki ortak açık mektupları oldu.

Burada adı geçen insan hakları dernekleri, bilindiği üzere, aslen İslamî dernekler. Dolayısıyla tartışmaya başlandığında en hatalı ve anlamsız olacak şey (ama büyük ihtimalle ilk yapılacak şey) bu derneklerin "gerici, yobaz" karakterlerini dışarı vurduklarına işaret etmek ve tartışmayı bu şekilde sürdürmek olur. Şu sıralar sol kesimde bu tartışma bu cephede ilerliyor. Bense tam tersini söyleyeceğim, yani bence bu dernekler gerici olduklarından değil, aksine, modern olduklarından bu açıklamayı yaptılar.

Eşcinsellik ve modernite

Gündem çok çok hızlı değişiyor bu sebeple belki unutulmuştur diye hatırlatmak istiyorum. Bundan birkaç ay önce Kaos-GL ile Özgür-Der arasında yaşanan bu imza çekme gerginliğinin bir benzeri Güler Zere ile ilgili yapılan imza kampanyasında yaşanmıştı. Ancak bu kez Kaos-GL'nin varlığından rahatsız olan İslamî bir örgüt değil, Yürüyüş dergisi idi. (Yürüyüş dergisi radikal bir sol çizgiyi savunan bir örgüte yakınlığıyla bilinen bir dergi.)

Yürüyüş'ün argümanları ile Özgür-Der'in argümanları arasındaki benzerliği için iki alıntı yapacağım

Alıntı 1: "Eşcinsellik bir cinsel sapkınlık ve hastalıktır. Kapitalizm, cinselliği, aşkı sadece bir haz duygusuna indirgemiş ve bunu teşvik ederek sapkınlığı kanıksattırıp yaygınlaştırmaktadır. Bu sorun, kapitalizmin insanı kendisine, doğaya ve değerlerine yabancılaştırmasının ürünlerinden biridir. Bu, alkışlanacak, meşrulaştırılacak bir şey değildir; kişisel bazda tedavi edilmeli, ama daha önemlisi, ekonomik, sosyal, kültürel koşulların değişmesiyle, eşcinselliğe ve benzeri sapkınlıklara zemin hazırlayan koşullar yok edilmelidir." (Yürüyüş Dergisi, Ocak 2009)

Alıntı 2:
"İnsan nesliyle ve dünyanın geleceğiyle oynayan lobi/zihniyet/oluşumlar tarafından da beslenen ve desteklenen eşcinsellik, bize göre de bir anomali durumudur. İnsanlığın geleceğini ve nesil emniyetini tehdit eden eşcinselliğin bir anomali olarak görülmemesi, sorunu yaşayanların tedavi/terapi talebini köreltecek ve durumun yaygınlaşmasına sebep olacaktır. Bu durumun meşrulaştırılması ve doğal bir durum gibi kabul edilmesi hayatın kendisine karşı bir ihanettir. Çeşitli şekillerde, farklı materyallerle, çeşitli ortamlarda meşru ve doğal bir durum gibi gösterilen bu arızi durumun yaygınlaşması, aile yapısının bozulmasına ve neslin imhasına sebep olmaktadır. Bu durumu yaşayan kişilerin alabilecekleri her türlü tedavi ortamını kolay ulaşılabilir bir şekilde sağlamak ve eşcinselliğin yaygınlaşmasını engellemek gerekmektedir. (İslami Örgütlerin bahsi geçen bildirisi)"

İki alıntının da sonunda alındıkları metinlerin bütününe göndermeler var. Her iki metnin de temel olarak anlattıkları şey eşcinselliğin anomali, sapkınlık ve hastalık olduğu, ancak günümüzde bu sapkınlığın normal bir durum olarak sunulduğu. Fark ise ufacık bir nüans farkı, solcu metin bunun sebebinin kapitalizm sebebiyle hazzın yüceltilmesi ve insanın kendisine yabancılaşması (!) olarak kurarken, İslamcı metin bu durumu ahlak kaybına sebep olan ve insan neslinin son bulmasını isteyen (!) bir lobinin faaliyetleri olarak kurmuş.

İki metni ortaklaştıran diğer bir söylemse, aslında kurumların bir noktaya kadar müsamaha ve hoşgörü göstermiş oldukları ama bu hoşgörünün de bir sınırı olduğu söylemi. İki metinde de çok açık biçimde ifade edilmiş bu.

Bence bu iki metnin bu kadar benzemesi tesadüf değil. Özellikle konu eşcinsellik olduğunda siyasi yelpazenin solundan ve sağından benzer tepkilerin gelmesi, siyasi yelpazenin solunun ve sağının aynı bataklığın dibinden konuşmalarından kaynaklanıyor. Bu bataklık ise -ne yazık ki- modernizmin bataklığı.

Kategorileştirme ve marjinalize etme

Batı'da eşcinselliğin yasak hale getirilişi ilk olarak Britanya'da 1885 yılına rastlar. Sözü edilen erkekler arası cinsel ilişki değildir, bu halihazırda suç sayılmaktadır, ancak erkeklerin kamu önünde ya da özel hayatlarındaki tüm eşcinsel pratikleri yasadışı hale getirilmiştir. Bu elbette modern çekirdek ailenin burjuvazi için daha önemli olmaya başladığı yıllara denk gelir. Sanayi hızla gelişmektedir ve üretkenliğin artması ve yeni işçi nesillerinin üretilmesi için çekirdek ailenin mükemmeliyeti propagandası o yıllarda önem kazanır. Buna bağlı olarak da başka herhangi bir cinsel pratik yasadışı hale getirilecek, en azından marjinalize edilecektir. Bunun ulaştığı son nokta faşizm döneminde toplama kamplarına alınan "öteki" gruplardan birinin de eşcinseller olmasıdır.

Burada uzun uzun analizine girmek ve çok biliyormuş gibi ahkamlar kesmek anlamsız olur tabii ama bu topraklarda da eşcinselliğin anomali hale gelişi modernite ile (elbette kapitalizm ile) tanışılması ile başlamış olmalıdır. Osmanlı döneminde sözgelimi, oğlancılığın bir sapkınlık ya da anomali olarak görülmez. Osmanlı şairleri oğlanlara şiirler yazar. Ya da "ibnelik" kelimesinin işaret ettiği şey bir sapkınlık ya da hastalık değildir, sıradan, günlük hayatın pratiğinde varolan bir durumdur.

Ancak tarihin yeniden yazılması oğlancılığı 16. yy Osmanlı'sındaki çürümenin bir parçası olarak görür ve lanetler, hatta sansürler. Çekirdek aile bir kurum olarak yerleşirken, önce cinsel pratiğin yeniden kategorilendirilmesini (eşcinsellik, heteroseksüellik, biseksüellik, aseksüellik, transseksüellik vs. vs.) eşcinselliğin lanetlenmesini üretir.

Yine modernite öncesi Arap dünyasında bugün eşcinsel ilişki olarak kategorilendirme eğiliminde olacağımız ilişki tarzlarının sıradan günlük hayatın bir parçası olduğunu anlatan kaynaklar mevcuttur. (Sözgelimi: http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=302.0;wap2)

Burada bir itiraz olarak İslam'ın halihazırda eşcinselliği yasakladığı söylenebilir. Ancak bunu söylerken İslam'ın bu coğrafyadaki yaşanma biçimi gözardı edilmektedir; İslam bu coğrafyada kitabî değil kültürel yaşanmaktadır. (Bu fazla büyük bir iddia olduysa özür dilerim)

Bugünkü birçok İslam ülkesinde eşcinselliğin yasak olduğunu söylemek çok anlamlı değil. zira bugün "sosyalist" olduğunu iddia eden Küba devlet kapitalizmi rejiminde de eşcinsellik yasaktır. Yine benzer bir rejim olan Stalin Rusyası da eşcinselliği yasaklamıştır. Sözkonusu İslami rejimler ya da Küba veya Stalin Rusyası gibi yönetimler kapitalizmin haricinde bir ekonomik modeli kuramadıklarından kapitalizmin etkilerinden de muaf değillerdir ve 1885'te Britanya'da ne yaşandıysa onu yaşamaktadırlar.

İslami bilgi ya da kitabî bilgi ise sadece yaşananların kendi içerisinde bir meşrulaştırılması için gönderme yapılan bilgilerdir. Pratiğin sebebi değil, ancak pratiğin asıl sebebini örten ideolojidir orada gönderme yapılan İslam. Kısacası İslam'ı kazıyın ve altında kapitalist-modernist bilgiyi göreceksiniz.

Başka Bir Dünya Mümkün!

Mevzuya buradan bakıldığında, neden kapitalizmin dışında bir modeli mümkün kılmak için mücadele vermeyen İslami örgütler ile devlet-kapitalisti Stalinizmin ve bu toprakların kendi modernist-kapitalist pratiği olan kemalizmin etkisindeki Yürüyüş dergisinin politik olarak aynı noktaya düştüğünü görmek de kolaylaşıyor. Aynı perspektif İslam ülkeleri ile Stalinist rejimlerin eşcinselliğe yönelik tutumlarında aynılaşmalarrını da açıklayabiliyor.

Burada yine uzun ve bağlamdan kopuk bir tartışma olarak ileri kapitalist ülkelerde yapılan bir takım reformlarla eşcinsellerin özgürleşip özgürleşmediği getirilebilir, kısaca hayır, hiç kimse özgürleşmedi. İleri kapitalist ülkelerde kadın kimliği ne kadar özgürleşti ise "eşcinsel" kimliği de en fazla o kadar özgürleşmiştir. Bu konuda da ayrıca bir şeyler yazabilirim bir ara.

Geçtiğimiz dönem özellikle darbe tartışması çevresinde sol kesimin modernite ile, kemalizm ile, Stalinizm (yani solun kendi Kapitalizm modeli) ile yüzleşmesini ve sorgulamasını yaşadık. Şimdi eşcinsellik tartışması çerçevesinde benzer bir yüzleşme ve sorgulamanın İslami kesimlerde yaşanmasını ümit ediyorum.

Ayrıca Kavaf'a destek veren kuruluşların programlarına ve isimlerine aldıkları ve üzerinde yükselerek meşruluklarını sağladıkları "İnsan Hakları" zeminini de yeniden sorgulamalarının gerektiğini düşünüyorum.

Zannedersem yazı çok fazla uzadı ve kendisini tekrar eder hale geldi, ayrıca da darmadağınık oldu; amacım nihai doğrular ortaya koymak değil, aklımdakileri paylaşmak ve "gericilik, yobazlık" ekseninde sürdürülen tartışmayı yadsıyarak başka bir boyuttan, Marksist bir boyuttan meseleyi ele almak, homofobik tavırların kaynaklarını bu yönden sorgulamaktı.

Örnekler çoğaltılabilir, çok daha fazla şey yazılabilir. Benimse anladığım, eğer özgürleşmek istiyorsak, bunun ancak tüm kimliklerin beraber özgürleşmesi biçiminde mümkün olabileceği, bununsa reformlarla ve kimlik mücadeleleri ile değil, sistemi kökünden sarsacak devrimlerle mümkün olduğu...

Daha ileri okumalar için, konuya dair başarılı bir tarihsel analiz olan şu makaleyi tavsiye ederim: LGBT politics and sexual liberation

20100321

1915 ve "ayıp" diye bir şey

Taner Akçam'a teşekkür ediyorum. Öncelikle var olduğu için, insanlıktan, adaletten yana olduğu için, vicdandan yana olduğu için. Ama bu günlerde ayrıca bir teşekkür ediyorum. Birkaç gün önce HerTaraf'ta çıkan yazısı utanma duygusu üzerine idi. Ben de son zamanlarda şunu söyleyip duruyorum da duyanlar şaka yaptığımı sanıyor: "Artık insanlar bir takım davranışlarda bulunur ya da bir takım sözleri söylerken 'ayıp' diye bir şeyin var olmadığı varsayımına göre hareket ediyorlar." Hayır, bu bir şaka değil, büyük bir kayıp

Dönemin iktidarı olan İttihat ve Terraki Partisinin 1915-17 yılları arasında sürdürdükleri "tehcir" politikasının sonucu 1 milyonun üstünde Osmanlı Devleti vatandaşı Ermeni'nin ölmesinden, içerisinde gerçek insanların yaşadıkları gerçek acılardan, büyük bir suçtan, utançtan Eurovision yarışması finali hakkında konuşur gibi konuşan bunca insan başka nasıl anlamlandırılabilir? Cumhuriyetin ilk dönemlerinden beri sürdürülen bir inkar politikası şimdi yerini garip bir tehdit politikasına çevirirken bunun bir de 'hoşgörü' olarak gösterilmesi nasıl adlandırılabilir?

"Tarihi tarihçilere bırakın" şeklindeki saçma sapan apolitik itirazlardan "Yüz bin Ermeniyi süreriz, Afganistan'daki askerleri çekeriz, İncirlik üssünü kaparız" şeklindeki yüzsüzce tehdit ederek gerçeği saklama politikasına ne zaman geçildi. Artık hakikat saklanamayacak kadar görünür hale geldiğinden mi yapılıyor bu? Büyük bir ayıp başka büyük bir ayıpla örtülmeye mi çalışıyor artık? (Türkiye 1915'in Büyük Felaketini, 2000'li yılların büyük felaketi Irak ve Afganistan işgaline ortak olarak mı örtüyor?) Erdoğan bir de Çanakkale'ye gidip Avrupa'nın kendi tarihine bakmasının gerekliliğini buyurmuş.

Avrupa kendi tarihine bakar Erdoğan, bu konuda kitaplar yazar, filmler çeker, sorgular, ders kitaplarında anlatır.

1915 bir Eurovision finali değil, milli maç hiç değil. Yazarken dahi öyle kızıyorum ki, sürdüremeyeceğim yazmayı, nefesim sıkışıyor.

Taner Akçam'ın bahsettiğim HerTaraf yazılarının linkini verip bitireyim en iyisi...

http://taraf.com.tr/haber/47701.htm

http://taraf.com.tr/haber/47746.htm

20100219

Kafes

Bu yazının yazılmasına vesile olan şeylerden biri İngiltere'deki bir vakfın başlattığı bir kampanya. Kendilerine "Yeni Ekonomi Vakfı" ismini veren bir kuruluş haftalık çalışma saatlerinin 21 saate düşürülmesi için çağrı yapmış. Temelde düşünce çok fazla işsiz insan olması ancak çalışan insanların da çok uzun saatler çalıştırılıyor olması, bu yüzden tüm işler part-time olacak ve insanlar daha az para kazanacak olsalar da ailelerine ve alış-verişe daha fazla vakit ayırabilecekler.

Bu ufak tefek kendi çapında vakfın çağrısı kimi ne kadar etkiler, gerçekten buna uyan şirketler olur mu ya da hükümetler bu konuda bir şey yapar mı pek bilmiyorum. Vakti zamanında işçi mücadelesi (1 Mayıs 1890) günlük en fazla 8 saat çalışma hakkını kazanmış. Ancak işler böyle yürümüyor. Özel sektörde standart çalışma süresi 6 tam gün oldu bile, hem de yıllardır. Sözleşmelere eklenen "Esnek çalışma koşulları" maddeleri ile emeğimizin sınırsız sömürüsü mümkün oluyor. Özel sektörde çalışan insanlar, hayatlarının tamamını iş yerlerinde ve yollarda geçiriyorlar. Özellikle İstanbul gibi iş ve yerleşim merkezlerinin birbirlerinden çok uzak olduğu şehirlerde durum daha da vahim. Pazar günleri de büyük ihtimalle dinlenmekle geçiyor.

Bu şartlarda çalışanlar için kendini geliştirme, kendisi için herhangi bir şey yapma, entellektüel etkinliklere katılmak gibi şeyler bir kenara, bir aile kurmak ya da bir ilişkiyi sürdürmek, iyi bir ebeveyn olmak gibi durumlar imkansız hale geliyor (zaten yeni kentli söylem bu gibi şeyleri banal olarak sunuyor, bu elbette sisteme yarayan bir durum). Toplum bir yığın işsiz ile hayatını büyük ihtimalle kişisel ilgileri ve mesleki eğitimi ile tamamen alakasız bir takım işleri yaparak ancak kıt kanaat geçinebileceği bir miktar parayı kazanan mutsuz emekçilerden oluşuyor.

Çalışanlar hayatlarının çok büyük bir kısmını ilgi alanları, kişisel zevkleri ile ilgisi olmayan bu uğraşlarla geçirdiklerinden ve başka hiçbir şeye vakit bulamadıklarından gittikçe hayata ve kendilerine yabancılaşıyorlar. İşsizler de farklı değil, parasızlıkla evden dahi çıkmaktan çekinen işsizler de televizyon veya internet gibi para harcamadan vakit geçirecekleri alanlara yöneliyorlar ve bu da yabancılaşmayı ve kopuşu hızlandırıyor.

İşte bu yazıyı yazmama vesile olan diğer bir gelişme, Google'ın yeni sosyal paylaşım aracı Buzz. Gmail kullananlar görmüşlerdir, birdenbire Gmail'lerimize Twitter benzeri bir ek yüklendi, bize sormadan arkadaş listeleri oluşturdu Google.

Geçtiğimiz birkaç yılda bu tarz sosyalleşme araçlarının hızla yükseldiğini gördük. İnternet önceden bilgi alınan bir yerken birden kendini ifade etme aracına dönüştü. Bloglar, forumlar, sözlükler ve nicknameler ile başlayan süreçte hızlı bir şekilde Myspace, Facebook, Twitter gibi sosyalleşme araçlarının yükselişlerine şahit olduk. Artık tüm haber siteleri sizden yorumlarınızı istiyor. Dünyanın en önemli şeyiymiş gibi sürekli ne hissettiğimiz, ne düşündüğümüz soruluyor.

Kendimizden bu derece kopartıldığımız ve yabancılaştırıldığımız bir dönemde kendimizi ifade etmemiz için sistem bir alan oluşturuyor. 6 gün çalışan bir insanın arkadaşlarıyla görüşmeye ne kadar şansı olabilir, ama olsun, Facebook'tan onları takip ediyor ve onların da kendisini takip ettiğini biliyor. Pazar günleri tek dinlenme günü olan bir kişi ne kadar politik aktivite içinde bulunabilir, ama olsun Facebook'ta politik fikrini ifade eden bir gruba girebiliyor.

Böylece sistem bizden aldığı bir şeyin yerini onun simülasyonu ile doldurarak hem bizi sakinleştiriyor hem de bir de bundan para kazanıyor! Ancak gerçekliğin bu simülasyonu ancak gerçek olanı ortadan kalkarken mümkün olabiliyor. Bizim "kendimizi ifade edişlerimiz" ise devasa bir pazar araştırmasının parçalarından daha fazla bir değer görmüyor egemenlerin gözünde.

20100210

is-tanbul, iş-bul vs.

İşsiz güçsüzlüğün, lümpenliğin vermiş olduğu sonsuz sınırsız zaman, gündüzleri rahatlatıcı duşlar ve spor ile geçirme imkanını veriyor diye sevinmek gerekir mi? Sanmıyorum, spor oksijensizlik ile, duşun verdiği temizlik ve ferahlık ise geceye doğru artış gösteren dayanılmaz is ile heba olup gidiyor. Geceleri şehrin bu yakasına öyle bir is iniyor ki, sokağa çıkmayı düşünmeye lüzum yok, pencereyi açsanız dahi evin içini isin karanlık güçleri ele geçiriyor, kurtulması mümkün değil. 

Tabii, bunu okuyup da, ah efendim, iyi de oluyor, doğalgaz ile ısınan semtinizde yoksul mahallelelerden gelen kokuları alıyorsunuz diyen çok ultra-süper devrimci kardeşlerimiz olabilir, aksine doğalgazla ısınamıyorum. Apartmanım emekli subaylar başta olmak üzere çeşitli mesleklerin emeklilerinin yaşam tempolarına uygun düzenlendiğinden, kaloriferler yandığında güneş de tepeye çıkmaya yaklaşmış oluyor.

Yoksul semtlerden gelen is kokusu geceleri artış gösteriyor çünkü insanlar büyük ihtimalle işlerinden ve güçlerinden dönmüş oluyorlar. Bu durum göz önüne alınırsa, emekli subayların yaşam temposundan daha fazla uygun sayılmaz. Lümpen ve işsiz güçsüzlere göre özel bir ısınma tekniği geliştirmek gerekse dahi, aklı başında bir işsiz güçsüzün sabahın erken saatlerinde kalkıp spor ve duş yapması beklenmeyeceğinden bu da işime çok yaramayacaktır. 

O halde belki de işsiz güçsüzlükten vazgeçmek gerek gibi bir fikir de akıllara gelebilir. Her ne kadar teoride çok faydalı görünse de pratiğe döküldüğünde iş görüşmesi isimli sosyal etkileşimin içerisinde bulunmak gerekiyor ve bu da iş arama siteleri ve insan kaynakları eklerine sıkça malzeme olabilen "Başarılı bir iş görüşmesi nasıl olur?" temalı sorunsala sebep oluyor. 

İş görüşmelerinde karşınıza müdür, insan kaynakları sorumlusu vs. vs. sıfatları ile bir kişi çıkıyor. Vakt-i zamanında kendisine "Sayın İnsan Kaynakları Yetkilisi" diye başlayan bir önyazı ile CV göndermiş olduğunuzdan ve bu yazıda kendinizin ne kadar müthiş harika bir eleman olup işi ne kadar çok istediğinizden bahsettiğinizden, o da görevi ve hayattaki en büyük amacı olarak sizin ne kadar sıradan ve önemsiz birisi olduğunuza ve zaten bulup bulabileceğiniz tek işin bu olduğuna dair bir takım söylevler veriyor. 

Bu da en büyük ve en önemli soruyu ortaya çıkartıyor: İnsan kaynakları sorumluları nasıl işe alınıyor. Yani, iki deneyimli ve "başarılı" insan kaynakları yetkilisinin (biri iş veren biri de iş talep eden konumunda iken) yapacakları mülakatın belgeselini çekseler, reality show'unu yapsalar, "Reality showlar berbattır, saçmadır" anlayışımdan vazgeçer ve oturur izlerim.

Yine de, işsiz güçsüz oturmak yerine emeğin artı değere dönüşmesi sürecinde ufak da olsa bir rol almaya çalışmaktayım bir süredir (tabii işçi olaraktan, yoksa fabrikalarım, tarlalarım yok). 

20100129

I'd just be the catcher in the rye and all

"Bir kitabı okuyup bitirdiğiniz zaman, bunu yazan keşke çok yakın bir arkadaşım olsaydı da, canım her istediğinde onu telefonla arayıp konuşabilseydim diyorsanız, o kitap bence gerçekten iyidir. Ama öylesi pek bulunmuyor. Isak Denisen'a telefon etmekten çekinmezdim. Ring Lander'a da, ama D.B. bana onun ölmüş olduğunu söyledi. "

Holden Caulfied
Çavdar Tarlasında Çocuklar(YKY)
J.D. Salinger (1919-2010)anısına...

20100121

Habertürk'ün 20 Ocak'ı...

Bu dünün HaberTürk gazetesi. Yani 20 Ocak gününün. Bir gün önce 3 bin kişinin Hrant Dink'in öldürülmesini AGOS'un önünde protesto ettiği, protesto ederken bu cinayette gazetelerin, medyanın ne kadar önemli bir rol oynadığını dile getirdiği, taşıdıkları dövizlere yansıttıkları, hepsine lanet ettikleri gün. Cinayetin 3. yıl dönümünün sabahı.

Hrant'ı öldüren karanlık güçler ise belli ki öfkeliler, belli ki o karda kışta, üstelik üç yıl geçmişken ufak bir grubun temsili bir anma töreninden bir adım öteye gitmeyeceğini umuyorlardı 19 Ocak'ın. Öyle olmadı, asla da olmayacak. Ondan umudu kestiler belli ki. Şimdi başka bir şeyi kaşıyorlar.

Fatih Altaylı şimdi HaberTürk'ün başında. Hrant Dink öldürüldüğünde Sabah gazetesinin başındaydı. O gün sürmanşetten Rambo ASALA Militanı Gibi haberini veriyordu Altaylı, güya Rambo ASALA'nın övüldüğü bir filmde oynayacaktı vs. vs. Altaylı da köşesinde bu olaya değinmeyi es geçmiyordu.

Dün TARAF gazetesi BALYOZ isimli bir darbe planının belgelerini yayınladı. Hani şu 200 binimizin (Hrant'ın cenazesinde yürüyen 200 bin ile nasıl da benzer bir sayı değil mi!) Şükrü Saraçoğlu standında esir tutulacağı darbe planı, camilerin bombalanacağı ve Hrant Dink'in "kaleminin kırılacağı" darbe planı. Şimdiye kadar planlandığını gördüğümüz en kanlı plan.

Planın bir köşesinde bir de "yararlanılacak gazeteciler" var, tanıdık isimler, Metin Uca, Ertuğrul Özkök, Ruhat Mengi ve bunlar gibi 137 köşe yazarı, biri de elbette Fatih Altaylı. TSK ise bu kez reddetmeye dahi tenezzül etmedi, bunun bir tatbikat planı olduğu ve güvenlik için yapıldığını söyledi. Habertürk okuyucuları geç kalmamış, hemen haberin altına yorum yazmışlar "TSK ne yaparsa doğrudur" diye. (Eh, Altaylı da Ergenekon'la ilgili yazmaktan hiç bıkmadığı gibi "ya bu haber yalan çıkarsa" temalı kompozisyon ödevlerini sürdürmekle meşgul olmuş dün)

Ve dün, o pek modern, pek şehirli, pek kuşe kağıda basılı gazetenin manşeti sesleniyor, diyor ki "bakın Ermenistan soykırım şerhi koydu" ve haberin devamı gibi görülen bir haber hemen altta "Hrant Dink Cinayeti bir operasyondu". Bu haber başka bir gün manşete taşınmazdı, Hrant Dink'in davasıyla ilgili herhangi bir gelişme de ilk sayfaya konmazdı. Ancak Altaylı her zamanki gibi doğru günde doğru manşeti atmayı başarmıştı.

Dün gazeteyi bir caféde gördüğümde önce bağlantı kuramamıştım, sonra fark edince bağlantıyı kanım dondu. Bir yandan 2003'te planlanan korkunç bir planın detaylarını öğrenirken, bir yandan bugün oynanmakta olan bir oyunun emarelerini böyle açık açık görmek...

Geçen bahar Altaylı gazetesini çıkarırken şöyle söylemişti başlangıç yazısında: "Beni tanıyorsunuz, bizi tanıyorsunuz. 1 Nisan 2007’de kaldığımız yerden devam edeceğiz. Göreceksiniz."

Görüyoruz Altaylı, görüyoruz, gözümüzden kaçmadığına emin olabilirsin...

(TSK'nın "olağan" bulduğu ve artık eskisi gibi "sahtedir, yalandır" demeye dahi zahmet etmediği BALYOZ gibi, KAFES gibi planlara karşı 23 Ocak Cumartesi saat 15.00'da Darbeye Karşı 70 Milyon Adım Koalisyonu sokağa çıkacak. Yer: Tünel Meydanı)

20100119

Türk Milliyetçiliğinin "Ayna" Evresi

19 Ocak günü Hrant Dink'in anmasında çok anlamlı dövizler vardı, bir yüzlerinde "Katili Tanıyoruz" yazıyordu, diğer yüzlerinde ise Hrant Dink'i nasıl el ele verip hedef gösterdiklerini ifşa eden gazete manşetleri, sözler, alıntılar bulunuyordu. Mesela Ortadoğu denen o faşist gazetenin günlerce "Bakın Şu Ermeniye", "Kovun Bunları" gibi korkunç manşetleri, o dönemde İçişleri Bakanı olan Cemil Çiçek'in "Ermeni Konferansı düzenlemek vatanı sırtından hançerlemektir" sözü (ki konferans daha sonra Ergenekonlu teröristler tarafından basılıp engellenmişti), Ülkü Ocakları başkanının "Hrant Dink artık öfkemizin hedefidir, hedefimizdir" sözü ve daha niceleri.

Devlet geleneğimiz buna alışkındır, birilerini hedef göstermek sansür uygulamaktan daha işlevseldir, böylece suçlu devlet olmaz ama iktidar propaganda araçlarını kullanarak bir takım kişilerin düşman olduğuna dair bir "sağduyu" yaratır ve bu kişiler kendilerini savunamaz hale getirir.

Eskiden bu duruma gelmek için ağzınızı biraz açmanız yeterliydi. Mesela en basitinden Hrant Dink'in yaptığı gibi Ermenilerin var olduklarını yazmak sizi hedef haline getirmeye yeterdi. 19 Ocak 2007 ve iki gün sonrasında düzenlenen yüzbinlerce insanın yürüdüğü cenaze töreni bu durumu kırdı. Türk milliyetçiliğinin yekpare millet algısı sonsuza dek bozuldu. "Hepimiz Ermeniyiz" diyen ve "ne-mutlu-türküm-diyene" anlayışının dışına çıktığında düşman bellenecek olmayı umursamayan bu kadar çok insanın var olması 'öteki'nin hiçbir şey değilse bile var olduklarını kabul etmelerine yol açtı. Artık başka bir aşamadayız.

Kürt meselesi de böyle, ya da çok benzer. Bizzat Cumhurbaşkanı tarafından Kürt Sorununun var olduğunun deklare edilmesinin ardından değişim çok hızlı yaşandı. Geçen seneye kadar medyada bir adada zapdedilmiş bebek öldürmekten zevk alan bir canavar olarak karikatürize edilen Abdullah Öcalan ve PKK dahi tartışılır, üzerine konuşulur hale geldi. Kürtlerin hiç var olmadıkları -kendisini Kürt sanan yurttaşlar- düşüncesi bir kenara atıldı ve en azından Kürtlerle tartışılmaya başlandı.

Bu esnada beklenmedik bir durum oluştu. Yasal ve yasadışı, silahlı veya silahsız onlarca kurumu ve örgütü ile Kürt hareketi önceden basit bir şekilde "teröristler" veya "hainler" olarak görülürken, şimdi en az bir o kadar yanlış ve sorunlu bir bakış açısı ortaya çıktı: Kürtleri "güvercinler" ve "şahinler" olarak ikiye ayırmak. Artık Kürtlerin varlığı reddedilemiyordu, o halde "iyi Kürt" ve "kötü Kürt" diye bir ayrım yapma yoluna gidildi.

Bu ayrımı Kürt hareketinin hiçbir mensubundan duymadım, hatta okuduğum kadarıyla her fırsatta bu ayrımın var olduğunu yalanlamaktalar. Osman Baydemir böyle bir ayrımın olamayacağını olabilecek en sert biçimde dile getirdi hatırlarsınız. Bu ayrımı sanırım liberaller yaptı ilk olarak, sol kanattan bazıları da "şiddet yanlısı kürtler", "şiddet yanlısı olmayan kürtler" gibi daha da beter ifadelerle bu ayrımı kabullendi.

Bu ayrım yapıldıktan sonra, kendi ifadelerinden tamamen bağımsız olarak bazı DTP milletvekilleri, bazı Kürt yazarlar, aydınlar veya politikacılar güvercin ilan edildi bazıları ise şahin. Şahin ilan edilenlerden biri ise BDP milletvekili sayın Emine Ayna oldu.

Bugünlerde yine çok iyi tanıdığımız bu karalama odakları Emine Ayna'yı karalamak için çalışıyorlar. Ağzından ne çıksa cımbızla çekiyor, baş sayfalarına koyuyorlar. Hakkında olduk olmadık komplo teorileri üretiyorlar. En gariplerinden biri de DTP kapatıldığı zaman Ahmet Türk ve Aysel Tuğluk'a 5 yıl siyaset yasağı getirilmesi ve milletvekilliklerinin düşürülmesi ile ortaya atılan komplo teorisi idi. Güya devlet "güvercinleri" meclisten çıkarmış "şahinleri" mecliste tutmuş böylece çözümsüzlüğü kışkırtmıştı. İnsan kendi uydurduğu ayrıma bu kadar mı inanır??

Bu tür ayrımlar yapmak, Kürt hareketini böyle bölük pörçükmüş gibi göstermek kimin işine yarıyor, kimin elini güçlendiriyor? Kürt hareketi bunca yıldır halkıyla beraber tüm demokratik yolları kullanarak ve cezalara, sansürlere, yasaklamalara, baskılara rağmen her daim ayakta durarak ilerliyor. İçerisinde de şahinler, güvercinler vs. diye bir ayrım yok.

Eğer barışın gelmesini gerçekten istiyorsak yapmamız gereken şey Batıdan Kürtlere akıl vermek değildir, bu ancak ağabeylik taslayan modernist tutumun basit bir varyasyonu olur. Yapmamız gereken şey barışın sesini batıdan yükseltmek, barış isteyenleri birleştirmektir. Kürt hareketi zaten kendi yolunu buluyor, demokrasi ve barış mücadelesinden vazgeçmiyor. Şimdi batıdan güçlü bir ses çıkarmak gerek, milletvekillerime dokunma, halkın seçtiği belediye başkanlarına kelepçe takma, silahlı ve hukuki operasyonları durdur, kürt basınına baskı yapma diye hükümetimize baskı yapmanın zamanı.

Biz Ceylan Önkol öldürüldüğünde tam da bunu yaptık ve ilk defa batıdan barış sesi bu kadar güçlü yükseldi. Daha sonra bölgede öldürülen çocuklar için bir eylem gerçekleştirdik, sesimiz yine gür çıktı.

Ancak barışın gelmesinin önündeki en büyük engellerden biri Ergenekon çetesinin ve zihniyetinin varlığını sürdürmesi. Kontrgerilla dağıtılsın demek de, Ergenekon'da sonuna kadar gidilsin demek de en az "çocuklar ölmesin" demek kadar önemli.

Bence tek bir ayrım var; barışın gelmesini isteyenler ve savaşın devamını isteyenler. Ne kadar dillerinde barış var gibi gözükse de, Kürtleri "iyiler" ve "kötüler" olarak bölen bir anlayışın barış isteyen tarafta olduğunu düşünmüyorum.

Bu durum Emine Ayna'ya yöneltilen karalama kampanyasında savaş isteyenlerle bu ayrımı yapanların aynı tarafa düşmesinde somutlaştı, işte size Türk milliyetçiliğinin "Ayna" evresi...

19 Ocak 2007... 19 Ocak 2010

3 yıl önce bugün neler değişti? Ben değiştim, pek çoğumuz değiştik, sokaklar değişti, bu ülke, bu ülkeye olan bakışımız... değişti.

Değişmeyen şeyler de var, mesela birisi bu karanlık cinayetin üstünü örtme çabası. Daha ilk günlerde Ertuğrul Özkök'ün yazdığı "bu cinayet üç beş maceracının işidir" ana temasında süren bir dava başladı ve değişmemekte inat etti. Katillerin değil, cinayetlerin hesabını soranların cezalandırıldığı çarpık yargı sistemi devam etti.

18 Ocak günü başka bir gazetecinin katili serbest bırakıldı -Ağca- ve davulla zurnayla karşılandı. Üstelik çıkar çıkmaz insanlığın kaderinin ellerinde olduğunu falan açıkladı. BBC'ye göre bir İtalyan yayınevi ile hayatını yazması için milyonlarca dolara anlaşmış. Bu görüntüleri izlerken gelecekten korktum, Ogün Samast'ın serbest bırakılacağı ve davul zurnayla karşılanacağı, otobiyografisi için bir yığın para alacağı karanlık bir gelecekten. Sonra kızdım kendime, Kafes planını yapanlar, Hrant'ın ölümünü planlayanlar, hatta bu cinayetin adına "operasyon" deyip brifingler imzalayanlar değil ceza evine girmek devletten hala maaş almaktaydı. Bu cinayetin işlenmesinde çok değerli katkıları olan çok önemli bir takım şahsiyetler terfi üstüne terfi almaktaydı. O bir türlü gerçekten başlayamayan davanın savcıları ise bu belgeleri, bu kanıtları bir tarafa bırakıp avukatların tüm taleplerini reddetmekle meşgul oluyorlardı.

Şimdiden cinayetin azmettiricisi olarak bilinen Erhan Tuncel'in kendi yattığı cezaevine gardiyan olarak başvurusunun ön kabulünün yapıldığıyla ilgili bir haber var. Böyle bir görev için ise sadece KPSS sonucuna bakılıyor olması ise değişmeyenlerin arasında. (Bir de "adam KPSS'den 83 almış helal olsun" diye yorum yazan kayıtsızlıkta en önde Habertürk okuyucuları var tabii, hiç değişmiyorlar)

Ama en acısı Hrant'ın arkasından yürüyenlere ABD'nin oyununa geliyorsunuz diyen bir zihniyet vardı ve o da hiç değişmedi, aynen duruyor. Bugünlerde Hrant Dink'i öldürmeyi büyük bir darbe tezgahının ilk adımlarından biri olarak planlayanların yargılandığı ve yargılanacağı Ergenekon davasına fasa-fiso demekle meşguller. Kemal Kerinçsiz bugün demir parmaklıklar ardında Silivri'de yatıyor olmasaydı benzer planların gerçekleştirilmesi için o büyük çabalarını göstermeye devam ediyor olurdu. Kendisini mahkeme önü linçlerinden tanıyoruz, o linçlerde ona eşlik edenler bu günlerde Silivri'de protestolar düzenlemekle meşguller. Onların Yalçın Küçük imzalı paranoyak zihniyetlerinde hiçbir değişim olmadı, büyük ihtimalle de olmayacak.

Hrant Dink'i hedef haline getiren kocaman puntolar hiç değişmedi, yeni yeni hedefler bulmaya başladılar kendilerine. Son zamanlarda Emine Ayna'yı hedef seçtiler, ağzından çıkan her sözü çarpıta çarpıta yayınlıyor, sürekli hedef gösteriyorlar. Aradan geçen zamanda daha kaç kişi hedefi olmadı ki o kanlı manşetlerin, sürmanşetlerin. İsimler değişiyor, gazeteler değişiyor ancak zihniyet hep aynı, "bir aydını, politikacıyı ya da gazeteciyi gözüne kestir ve olabildiğince karala". Bu yöntemleri hiç değişmedi ve hiç değişmiyor.

Farklılıklara olan saldırganlık peki, o değişti mi? Çingenelere saldıran, DTP'yi taşlıyan ve kapatan, sokak ortasında göstericilere ateş açanlar da hiç bir yere gitmediler. Duruyorlar oldukları yerde.

Yalnız değişmeyen bir şey daha var:

Nasıl ki on binlerce insan daha o gün kimse çağrı yapmadan kendiliğinden sokağa çıktıysa, nasıl ki yüzbinler "hepimiz Ermeniyiz" dediyse, nasıl ki 11 duruşmanın 11inde de mahkemenin önünde nöbet tuttuysak yaz demeden kış demeden, bu 19 ocak'ta yine saat 14.30da AGOS'un önünde olacak, yine HEPİMİZ HRANT'IZ diye haykıracağız.

Üstelik bir şeyleri sonsuza dek değiştirmek için, içinde bulunduğumuz bu cehennemden bir cennet yaratmak için, tam da Hrant Dink'in dilediği gibi, Şişli'nin bir caddesinde hain bir kurşunla yarım kalan hayallerinde olduğu gibi....

Adaletin, kardeşliğin hüküm sürdüğü, onurlu bir hayat istiyorsanız, siz de bizimle olun.

Not: Yarın Şişli'deki Ergenekon Caddesi'nin ismi değişerek Hrant Dink caddesi yapılacak ve bir gün Ergenekon zihniyetinin hüküm sürdüğü tüm sokaklarda Hrant'ın barış ve kardeşlik dolu kalbinin hüküm süreceği günler düşlenecek.

20100106

Sosyal Şovenler için...

Solculuğunuzdan, sağcılarınızdan, yurtseverliğinizden, vatanseverliğinizden, ABD Defol'unuzudan, 6. Filonuzdan, Dev-Gencinizden, sıkılmış ve havaya kaldırılmış yumruklarınızdan, kalın sesli sloganlarınızdan, ince sesli slogan attıran kızlarınızdan, bıyıklarınızdan, kazaklarınızdan, HALK isimli uyduruk kavramınızdan, ikameciliğinizden, şiddet hayranlığınızdan, ilericiliğinizden, aydınlanmacılığınızdan, gericilerinizden, liboşlarınızdan, faşistlerinizden, faşizme karşı mücadelenizden, alfabenin harflerine bahşettiğiniz kutsallıklardan, diğer tüm putlarınızdan ve idollerinizden, peygamberleştirdiklerinizden, tam bağımsız Türkiye'nizden, kaygınızdan, öfkenizden, çoşkunuzdan, anti-emperyalizminizden, Mahir-Hüseyin-Ulaş'ınızdan, Kurtuluşa Kadar Savaşınızdan, taşınızdan, sopanızdan, afişlerinizden, kampanyalarınızdan, basın açıklamalarınızdan, açlık grevlerinizden, demokrasinizden, Stalinizminizden, Kemalizminizden, Ulusalcılığınızdan, "Bu Memleket Bizim"inizden, erkek egemen dilinizden, Kürtlere akıl hocalığı yapma hevesinizden, dini ritüellere dönüştürdüğünüz şiirlerinizden, bir oyun haline dönüştürdüğünüz devrimcilik simülakrınızdan, çok çok ciddi ama çok çok az şey söyleyen upuzun makalelerinizden, büyük büyük koskocaman laflarınızdan, iki sene içinde devrim olacakmış gibi davranmanızdan, dinlememenizden, yaftalamalarınızdan, 27 Mayıs darbesine ve 27 Nisan Muhtırasına duyduğunuz hayranlıktan, Che Guevera'nızdan, Küba'nızdan, İslamofobinizden, bir yandan laiklik diye ortalığı velveleye katıp bir yandan Hz.Hüseyin anısına aşure etkinliği düzenleyen çarpık zihniyetinizden, "Başörtüsüne karşı" oluşunuzdan ya da "karşı değiliz ama özgür bırakılsın diye de birşey de yapmayız"cılığınızdan, kırmızınızdan, işçi sınıfının en büyük problemi 1 Mayıs'ı tüketim merkezi Taksim'de kutlamakmış gibi davranmanızdan, Marksizmin olabilecek en aydınlanmacı, pozitivist ve mekanist yorumunu tek Marksizm yorumu gibi sunmanızdan (ve ondan bile sapmanızdan), Leninizmi Ne Yapmalı'ya indirgemenizden (ve hatta ondan bile sapmanızdan), yaşlılara saygıda kusur olmaz şeklindeki feodal, ölülere saygıda kusur olmaz temalı ilkel-dinî akıl tutulmanızdan, sembollerinizden, simgelerinizden, mail gruplarınızdan, bürokrasiye olan büyük sevdanızdan, ayrılmalarınızdan, birleşmelerinizden, fraksiyonlarınızdan, fraksiyonlar arası çatışmalarınızdan, küresel iklim değişikliğini bir burjuva yalanı sanmanızdan, Kemalizme karşı olan herkesi ya ABD'ci, ya şeriatçı sanmanızdan, Hrant Dink öldürüldüğünde sokağa taşan öfkeyi dahi ABD Emperyalizminin oyunu olarak görmenizden, bir sürü yoldaşınızın ölümüne sebep olan Ergenekon çetesi yargılanırken sırf iktidarda AKP var diye davaya destek verememenizden, Afganistan'da, Filistin'de, Irak'ta emperyalist işgallere karşı direnenlere sırf Müslüman örgütler oldukları için açıkça destek vermekten çekinmenizden, şimdi de açıkça ve utanmazca dile getirdiğiniz HOMOFOBİNİZDEN...
...bıktım ve bir Sosyalist olarak utanıyorum.
YETER!

20100104

Kendimi kitabın Lacan'cı analizini yaparken buldum, oysa sadece kitap hakkında güzel bir şeyler yazacaktım!


İş büyük laflar etmeye gelince sayfalar dolusu söz doldurmak kolay buraya ama iş ne zaman ki ufak tefek şeyler yazmaya geliyor, o zaman bunu bir zamanlar nasıl yaptığıma şaşırıp kalıyorum. Bir vakit bu blogta hırkamı kaybetsem kayda geçermişim, şimdi ya çarmıhtan ya soykırımdan bahsetmek şart olmuş iki üç kelime yazabilmem için. Dönüp okudum da şaştım kaldım! Benim banliyö blogum "devrimci kardeşimizin siyasi notları" blogu olmuş resmen.
Tamam, bu yazı kaybedilen şeylerle ilgili bir çocuk kitabı üzerine, üstelik oradan yola çıkıp çok önemli politik tespitler falan da yapmayacağım (ama söz veremem). Bu kitabın öyküsünü vakti zamanında Radikal'in kitap ekinden okumuştum, kitabı okuyunca da o öyküye konuşan bir silgi ve çocuksu bir romantizm hariç çok fazla bir şey katılmadı ama zaten kısa bir çocuk kitabından dünyayı sarsacak analizler bekleyecek kadar zevzeklik etmeye de lüzum yok. Kaldı ki, bu haliyle dahi aslında gayet sarsıcı bir takım analizleri var. (Yazı öykünün gidişatına dair bilgiler içeriyor, kitabı okumak isterseniz yazıyı okumayabilirsiniz)
Kitabın ismi Kayıp Şeyler Ülkesinde. Yapı Kredi'den çıkmış. (Ayrıca Yapı Kredi'nin dokuzyüzbin kitap bastık temalı reklamı oldukça moral bozucu bence, tamam siz o kadar bastınız da, bakalım biz o kadar okuyabiliyor muyuz? İnsan ömründe kaç kitap okuyabilir ya?)
Anahtarını kaybeden Can, uyurken Kayıp Şeyler Ülkesi isminde bir diyara yolculuk ediyor, burası kaybolan eşyaların ruhlarının bulunduğu bir yer. (Zira, maddi gerçeklik olarak kayboldukları yerde ikamet etmeye devam ediyorlar) Burada anahtarlarını ve hoşlandığı kızın kedisini buluyor. Daha sonraysa dedesinin hatıralarını.
Şimdi burada iki mesele var. Meselelerden ilki dedesiyle ilgili. Can'ın dedesi tüm hatıralarını unutmakta, Can dedesinin hafızasını kaybettiğini ve bu hafızayı da kayıp şeyler ülkesinde bulabileceğini düşünüyor. Hatta dedesi öldüğünde büyük annesi "Eşimi kaybettim" diyor ve Can orada dedesini dahi bulabileceğini düşünüyor. Tabii işler biraz daha farklı oluyor, dedesini ancak hatıralarda bulabileceği gibi bir sonuca bağlanıyor. Demek ki ölüm kayıp değil, ilginç bir kavramsallaştırma.
Diğer sorun ise Can ile ilgili ya da şöyle diyelim. Can neden o ülkeye girebiliyor? Çünkü oraya giren diğer herşey "kayıp": Otobüste unutulmuş bir şemsiye, yarısı kullanıldıktan sonra sıra altında bırakılmış bir silgi, kayıp bir anahtar, düşürülmüş bir kredi kartı vs. Ancak Can bildiğimiz kadarıyla kayıp değil, sadece eşyalarını kaybeden birisi.
O zaman benim aklıma gelen iki ihtimal var;
(i) Can aslında kayıp, çünkü bahsettiğimiz Can, dedesinin hatırası olan Can ve o hatıra kaybedildi, bu yüzden o ülkeye gidiyor. (Bunu destekleyen kanıt, dedesinin ölümünden sonra bir daha o ülkeye girememesi)
(ii) Ya da yazar toplumsal bir mesaj veriyor ve ilköğretime giden, hergün servisine geç kalan Can'ın bir kayıp olduğunu söylüyor (Bunu destekleyen kanıt Can'ın Kayıp Şeyler Ülkesi'nde öğrendikleriyle, deneyimledikleriyle dönüştüğü kişinin artık bir "kayıp" olmaması ve artık o ülkeye gidemiyor olması)
Ancak yazarın bu konuda bir açıklamasına rastlamadım. Bu iki ihtimaldense, bu ülkenin çocuğun fantezi dünyasında neye işaret ediyor olabileceğini tartışmak istiyorum.
Bir de tabii son zamanlarda Lacan'la fazla haşır neşir olmaktan kaynaklı, kayıp şeyler deyince aklımda Odipal çağırışımlar oluşuyor. Bu yaşlardaki bir çocuğun kafasını kayıp şeylere takması, bunlar üzerine düşünmesi, hatta "kayıp şey'in" bizzat kendisine dönüşmesi bana fazlasıyla fallik-ödipal bir çağırışım yaptı.
Bunu şöyle açalım; Can kitabın en başında anahtarını kaybediyor ve aklına gelen ilk şey ablasının anahtarını alıp bir çilingirde kopyalayabileceği. Anahtarı kaybettiği yer "okul" (sosyal düzen vs.) oysa öykü boyunca sosyal düzeni temsil edecek baba sahnede hiç bulunmuyor, babanın adı dahi yok metinde. Oysa kitabın başında annesi ile iletişim kurmaya çalıştığında üçüncü olarak onu engelleyen kişi ablası oluyor. Ablası annesine ulaşabiliyor, anahtarı ablasından kopyalamak istemesi şaşılacak bir şey değil.
Kayıp Şeyler Ülkesindeki ilk geceden sonra anahtarı ona annesi veriyor, koltuğun kenarında silgiyle beraber bulunmuş. Burada dikkat çekilecek şey şu; ablası anahtarı vermek için çöpleri hafta boyunca onun dışarı taşımasını istiyor. Annesi ise anahtarı verirken ondan odasını artık kendi temizlemesini istiyor. Her iki talebin de hijyenle çakışması anal dönem endişelerini çağırıyor olmalı. Eğer süperegoyu, babanın adını, ahlakı, toplumu kabul etmezsen cezalandırılırsın. Eğer toplumun kuralını (babanın adını) kabul etmezsen kastre edilirsin.
Zaten Kayıp Şeyler Ülkesindeki eşyalara da bakarsanız, hepsi toplum dışı tipler: sokaklarda deliler gibi bağırıyor, oyunlar oynuyor ya da şemsiye gibi katatonik bir şekilde ayakta dikiliyorlar. Can'ın oradaki arkadaşı (ve mantıklı konuşan tek kişi olan) silginin bir ucu kullanılmış, sivriyken daire olmuş (silgi kastre edilmiş, ödipus kompleksi bu!).
Bu arada Silgi ablasına ait. Silgi daha sahneye girer girmez bir ucunun sivriyken oval hale geldiği ve kurşun kalemden (fallik bir obje) dolayı karardığı anlatılıyor. Bu anlatı ufak bir çocuğun ödipal bir kastrasyonu ve vajinayı sembolleştirmesi değil mi? Kastre edilmiş kayıp eşya dişi ve daha da kötüsü ablası bu silgiyi sınavda bir çocuğa veriyor ve çocuk sıranın altında unutup gidiyor! Çok daha fallik bir nesne olan anahtar ise Can'a ait.
Dahası Kayıp Şeyler Ülkesine girmeyi başardığında ilk yaptığı şey hoşlandığı kızın kaybolan kedisini bularak ondan hafta sonu için bir buluşma kazanması. Yani karşı cinste "eksik" olan şeyi tamamlama yetisi kazandırıyor ona "Kayıp Şeyler". Artık hoşlandığı kızdan randevu alabilen, onun ihtiyacını karşılayabilen daha güçlü bir erkek, çünkü kayıp şeylere sınırsız bir bağlantısı var.
Sonuç olarak Kayıp Şeyler Ülkesi'nin, (şey kelimesinin argoda işaret edeceği penis gönderileni de dikkate alınarak) kayıp şeyi, Lacan'ın da anlattığı üzere Fallus olmalı. Can'ın orada bulduğu anahtar ise, evinin anahtarı değil, ergenliğe, erkekliğe girişin anahtarı. Bunu ona annesi veriyor, çünkü Baba'nın Adı'nı işaret eden daima annedir, babanın kendisi değil. (Buna da Lacan'cı oldu bitti derim ben!)
Bu meseleler bir yana (ki mesele dahi değil, tamamen benim zevzekliğim) yazarını tebrik etmek isterim, gerçekten ilk duyduğum günden beri merak ettiğim bir kitaptı ve Türkçe'de böyle bir kitabın yazılması heyecan verici. Yazarın yayımlanan ilk kitabı imiş, umarım devamı gelir.