20091227

20091216

tarih... tekerrür

16 Mart 1978 - İstanbul, Beyazıt

15 Aralık 2009 - Muş, Bulanık

20091214

Aşure - Bir Barış Yazısı

Geçen bahar siz de hissetmiyor muydunuz öyle? Sanki gemiden bir güvercin uçmuş da, ucunu bucağını bir daha göremeyeceğimize iyiden iyiye inanmaya başladığımız okyanusta ağzında zeytin dalıyla geri dönmüş gibi. Hani bir daha toprağa ayak basamayacağımızı sanıyorken o zeytin dalıyla umutlanmıştık hep beraber. Ararat'ın eteklerine vuracaktı gemimiz ve rengarenk ışıklar inecekti gökyüzünden, yağmurun kesilmesi ve ufukta görünen karanın ardından doğan güneş ile birlikte.

Oysa şimdi tüm meteoroloji uzmanları yağmurların devam edeceğinde hemfikirler. Elbette eğer bir fırtına varsa, saklanacak sakin bir yer yoktur demektir. Gemimiz de Nuh'un gemisi değil de, meğerse denizin içinde oradan oraya savrulan Odysseus'un gemisi imiş. Durum böyle olunca halklara düşen de sürekli kefen örmek oluyormuş, üstelik söküp söküp yeniden örüyorlarmış o kefenleri her seferinde.

Bir yandan da tüm mürettebat merak ediyor, eğer Poseidon tapınakları boşalmışsa bir kaç bin yıldır ve Tanrıların ölümünü ilan etmişse uygarlık, neden bu kadere bu kalın zincirlerle bağlandık biz, neden yok kurtuluşumuz bizim, hem kim bu Tanrıcılık oyununu bu kadar seven ve kim onun sahte peygamberleri, o sahte peygamberlerin müritleri? Neden bunca zordur herkesin yanlış olduğunu ulu orta ilan ettiği 1980 Kutsal Kitabını ateşe vermek ve yazmak yep yenisini? Neden yanmaz, yakılmaz bir türlü o kitab-ı küfür, onun hükümlerine dayanarak yakılmışken bu topraklarda onca kitap ve onca insanın hayatları?

Siz de korkmuyor musunuz bir kez daha savrulmaktan fırtınanın bilinmedik bir yerine ve bilememekten ne zaman bulacağımızı barışı? Siz de korkmuyor musunuz bir gün aşure dahi yapamayacak kadar kaybolacağımız günün gelmesinden?

Poseidon değil elbet ancak birileri yönetiyor bu fırtınayı. Aynı senaryoyu yeniden yeniden yazıyor ve oynuyor, bizse mecburi oyuncularıyız onun, kaderimizi yerine getirir gibi senaryonun tüm gereklerini yerine getiriyoruz. Tam karayı görecek gibi oluyoruz, kasırga bitti diyoruz, bir güvercin konuyor güverteye, çıkıveriyor karşımıza o karanlık güç ve fırlatıveriyor bizi yeniden o kasırganın içerisine.

Oysa kaderler kırılır, kırılır çünkü ne o sahte tanrı ne de onun peygamberleri ve müritleri başaramayacaklar. 22 Temmuz Deus Ex Machina, senaryoyu bir kez bozdu, bundan sonra sihirbazlıklarla ve çirkin göz boyamalarla kandıramazlar kitleleri. Defalarca bozuldu planları, Ayışığı, Sarıkız, Eldiven, AKP ve Fethullah Gülen'i Bitirme Planı, Aktütün, Dağlıca ve Kafes nasıl da ifşa oldu gazetelerde. Eminim bugünlerde yaşadıklarımız da bir takım kutsal senaryolarda yazıyordur, İzmir, İstanbul, Diyarbakır ve Tokat diye...

Elbette, hala var birileri, hani gözleri vardır görmezler, görme yetileri günahkarlıklarından dolayı alınmıştır ellerinden, onlar inanadururlar rap rap rap rap yürüyen heybetli üniformalı adamlara ya da ellerinde çekiçleriyle 1980 Kutsal Kitabının engizisyoncularına. Daha kötüsü onlar medet umarlar fırtınadan, sisten, pustan. Kaderleriyle oynadıkları insanların kürsüsündeyken bile sahte tanrılarının adını anacak kadar da yüzsüzleşebilirler.

Önemi yok. Bu gemi pek çok kasırga gördü ve bu kez gök kuşağının dibindeki altın dolu keseciğe ulaşmaya fazlasıyla kararlı. Sahte tanrının bağladığı kader zincirleri de, sahte peygamberlerin vaaz ettiği kutsal kitaplar ve kurallar da gelip geçici.

Önemi yok, aşure yapabildiği sürece ilerler bu gemi, iman etmez, secde etmez sahte tanrılara, en çok da Posedion kılığında dolaşanlara, oynamaz onların kader diye sunduğu ikinci sınıf senaryolardaki rolünü.

Barış istiyor çünkü artık.

Çünkü meteoroloji ne derse desin, bahar eninde sonunda gelir.

20091202

Ruhat Mengi, artık sus!

Geçen haftaki yazısına psikologlardan gelen tepkiler üzerine Ruhat Mengi bir cevap yazmış ki, keşke yazmasaymış dedirtecek kadar kötü.

"Psikologların daha hoş görülü olduğunu, bu kadar çabuk öfkelenmeyeceğini düşünürdüm, şaşırdım doğrusu!" demiş. Bu konuda haklı işte, psikoloji ne de olsa uzun yıllar boyunca iktidar ilişkilerinin içerisine rahatça yerleşerek her türlü ayrımcılığın ve modernist tavrın gardiyanlığını yapmayı çok iyi bilmiş, bu tarz şeylere de hoşgörüyü geçtim, destek vermiş bir bilim (ki bilim olmak böyle birşey). Ancak epey de bir uzun zamandır diğer tarafta bu iktidar ilişkilerine psikolojinin içerisinden doğru karşı çıkan, eleştirel tavra sahip psikologlar da var ve artık sesleri eskisinden çok daha fazla çıkıyor. Kendisinin buna şaşırmasına sevindim.

Kendisi “bu kıyafetin giyilemeyeceğini” değil “burada giyilemeyeceğini” savunuyormuş. Zaten bu gece kıyafetine benzeyen kıyafetin giyilmesinin sebebi de meslektaşımızın yurtdışı kökenli olmasıymış. Kendisine teşekkür etmek lazım zira gereken son birkaç ayrıntı vardı onları da tamamlamış, ideolojiyi bütünlüğe ulaştırmış. Önceki yazıda modernizm, cinsiyetçilik, ayrımcılık, kalıp yargılar gibi öğeler mevcuttu ama eğer en başat özellik olmasaydı gerçek bir kemalist olamayacaktı, onu da eklemiş, tam olmuş: Milliyetçilik!

Tabii görüşünün arkasında durmaya devam ediyor ve normal olarak "o kıyafetle" hak talep edilemeyeceğini söylüyor. Zaten bu konuda burada gerekeni söyledim bir önceki yazıda.

Keşke lafı daha da uzatmayıp sessiz kalsaymış.

____

Not: Ergenekon Saldırıya Geçiyor başlıklı yazıda, Dersim katliamı ile ilgili sözlerin sahibi olarak Altan Öymen yazmışım, bu dil sürçmesinden ötürü kendisinden özür dilerim. Sözlerin sahibi elbette Onur Öymen idi.