20090827

Hepimiz ellerimizde pimi çekilmiş el bombaları ile dolaşıyoruz

Dün Taraf'ın manşetinden verilen el bombası olayı hiç kimseyi şaşırttı mı? Yani bir teğmen, ona emanet edilmiş, uğurlanıp gönderilmiş 22 yaşındaki bir erin eline patlamak üzere pimi çekilmiş bir el bombası veriyor ve bomba 45 dakika sonra patlayıp etraftaki askerlerle beraber gencecik insanların ölümüne yol açıyor. Bu sizi hiç şaşırttı mı? Dün Taraf o haberi manşetten vermeseydi o teğmenden kimse hesap soracak mıydı? Yoksa "bu bir kazaydı" denilip geçiştirilecek miydi?

İki gün önce sabah saatlerinde "demokratik" Türkiye Cumhuriyeti'nin televizyonları yeni bir muhtırayı tartışıyordu. Gazeteler bu haberi "TSK Kırmızı Çizgilerini çekti" diyerek verdi. Bu sizi hiç şaşırttı mı? Yoksa siz de bekliyor muydunuz bu barış sürecinde TSK'nın haddi olmayan kırmızı çizgilerini çekmesini.

TSK mensuplarının yetki açısından, Noter'den ya da evlendirme dairesi görevlilerinden bir farkı yoktur! Bu ülkenin vatandaşlarının verdiği vergilerle geçinirler, yani sadece devletin onlara vermiş olduğu görevi yapmaları gereken memurlardır. Barışa ya da savaşa karar verme hakları yoktur. Siyaset yapmak isteyen devlet memurları görevlerinden istifa eder ve parti kurarlar. Devlet memurluğu görevi yapmaları da onlara bu ülkenin vatandaşlarını öldürme yetkisi ya da dokunulmazlık gibi haklar kazandırmaz. Yani nasıl ki noter elinize bir el bombası verip sizi sokağa yollamaz sa bir general de böyle bir şey yapamaz -yani normal bir ülkede. Bu yüzden 22 yaşındaki oğlunuzu notere yollarken "acaba ölecek mi" diye korkmanız yersizdir, ancak askeri şubeye giden birisine ne olacağını rasyonel yollarla kestiremezsiniz. Malesef...

Bir teğmenin emri altındaki askerleri ölüme gönderme cesaretini bulmasının ardında yatan bu ülkedeki askeri vesayettir. Kimsenin onlara hesap sormayacağına dair inançlarıdır. Bir muhtıradan sonra çıkıp da "TSK gerekeni yapmıştır" diyen CHP ve MHP gibi partiler, orduyu göreve çağıran Cumhuriyet mitingciler ve bu partilere oy veren kitleler de ne yazık ki bu eylemden sorumludurlar.

Demokratik bir ülkede böyle bir olayın ardından Genelkurmay Başkanına kadar bütün sorumlular istifa ederler. Şimdi İlker Başbuğ istifa etmelidir ve tüm sorumlular hesap vermelidir. Bu ülkenin demokrasi güçleri bu olayın peşini bırakmamalıdır.

25 yılda devlet hazinesinden (verdiğimiz vergilerden) 400 milyar dolar savaşa ayrılmış. 5003'ü Türk askeri olmak üzere 40 binin üzerinde insan yaşamını yitirmiş. Savaşın bitmesi demek bu paraların okul, hastane, yol vs. için kullanılması demek olacak, insanların insanlığa yaraşmayacak biçimlerde ölmemesi, öldürülmemesi demek olacak. Ama savaşın bitmesi demek aynı zamanda askeri vesayetin son bulması demek olacak. CHP gibi, MHP gibi Türk milliyetçiliğinden beslenen partilerin siyaset yapma alanlarının daralması, marjinalleşmesi demek olacak. Bölgeyi ucuz emek deposu olarak gören Türk burjuvazisinin bu sömürüden vazgeçmek zorunda kalması olacak. (A, ne olur, en ucuz ve vasıfsız iş gücü olarak kullanılan ve aşağılayıcı bir kelime olan "amele" sözcüğünün Kürtlerle özdeşleşmediğini söylemeyin) Burjuvazi en pis işlerde çalıştıracak, köyünden zorla sürülmüş Kürt gençlerini bulamayacak, Kürt gençleri Muş ovasında iş bulabilecekler ve insani koşullarda çalışacaklar çünkü. Bu da TÜSİAD'ın hiç mi hiç işine gelmeyecek. Barış herkesin kirli oyunlarını bozacak!

Barış süreci bir muhtıra ile engellenmeye çalışıldı. Artık 1 Eylül'deki yürüyüş sadece bir barış yürüyüşü değil, aynı zamanda tarihi bir darbe karşıtı yürüyüş olacak. Barıştan ve demokrasiden yana olan herkes için tarihi bir görev, orada olup "Darbeye hayır, Barışa Evet!" demek.

Ne garip, TSK, TKP, İP, CHP, MHP, TÜSİAD bir konuda birlik oldular, bu barış planı ABD'nin bir oyunu imiş ve 'anti-emperyalist' ordumuz bu oyunu bozmuş. T"K"P'nin TSK'ya yönelik tek itirazı AKP'ye yakın durmaları yönünden, TSK'yı daha cumhuriyetçi olmaya çağırıyorlar! 30 Ağustos afişlerinde Mustafa Kemal resmi ne kadar da küçültülmüş, Osmanlı mı oluyoruz acaba diyorlar!!! Askeri vesayete karşı çıkmayı ise bir kez daha "liberallik" olarak adlandırıyorlar. Ne günlere kaldık!

Öte yandan KESK, DİSK, Türk-İş, Hak-İş, Memur-Sen ve diğer tüm işçi örgütlenmeleri barıştan yana, çözümden yana tavır alıyorlar. "Yaşasın halkların kardeşliği" sloganını tutarlı olarak sürdürüyorlar. Bu çok anlamlı bence, hem de çok çok çok anlamlı...

Bu olay bir derstir ve sembolik bir değer taşır; askeri vesayet ortadan kalkana dek demokratik bir ülkede yaşayamayacağız, hakkımızı arayamayacağız, hepimiz çok iyi biliyoruz ki bir teğmen arabasıyla trafikte çocuğumuza çarpıp öldürse hiç bir ceza almaz, hatta çocuğumuz suçlu bulunur, hepimiz çok iyi biliyoruz ki, askeri vesayet kalkana kadar hepimizin elinde patlamayı bekleyen birer el bombası var.

O ellerimizi kocaman açacak ve DUR işareti yapacağız, darbelere DUR! Çünkü barutlar tükeniyor artık...

20090824

Atanmışların İktidarı Kürt Çözümüne Karşı!

Tarhan Erdem'in geçen hafta Taraf'a verdiği "Kürt Açılımı siyaseti sarsacak" başlıklı röportajı CHP ve Baykal hakkında önemli tespitler içeriyor ve artık bu partinin ve siyaset biçiminin ölümünü müjdeliyordu. Yanılıyor, sıradan bir demokrasiye sahip herhangi bir ülkede Baykal tipi siyaset çoktan ölmüştü, ancak Türkiye'de Baykal ve CHP kendisini demokrasiye dayandırmıyor, aksine sokaktaki insanları umursamasını beklemek hatalı olacaktır. Şöyle ki, CHP'nin bittiğine dair yapılan tespitler, Baykal'ın sözlerinin CHP tabanında tepki topladığı söylenerek yapılıyor. Oysa bu taban Baykal'ı ilgilendirmez, Baykal'ı asıl ilgilendiren ise MGK'da bulunan demokrasi dışı güçlerdir, yani seçilmişlerin değil atanmışların tarafı.

İşte bu atanmışlar iki gün önce yeniden devreye girdiler. Herşey önce TÜSİAD'ın yaptığı açıklamayla başladı, açıklama demokratik sürece destek verir gibi gözükmekte, ancak sürekli terörden bahsetmekte, 'Kürt' kelimesini ise kullanmamaya özen göstermekteydi. Takriben toplanan MGK sonrası Erdoğan ve sayın Beşir Atalay'ın açıklamaları ton değiştirdi ve Kürt açılımının ismi birden "teröre karşı sürdürülen mücadele" oluverdi. Sorun "terör sorunu" olarak tanımlandıktan sonra çözümün de askeri çözümlere sıkışması ve ekonomik-kültürel açılımın Kürt hareketinin tasfiyesine dönüştürülmesi şaşırtıcı olmayacak. Böylece Baykal sürdürdüğü muhalefetle süreci yavaşlattığı için egemenlerin bir kez daha gözüne girmiş oldu.

Böylece liberal demokratların ısrarla sorup da cevap bulamadığı sorular kendiliğinden cevaplanıyor, evet, Baykal Kürt sorununda çözüme tabanına ve parti içi tepkilere rağmen karşı çıktı, bunu yaparken de demokrasi dışı güçlerin müdahelesine güvendi. Bakın, CHP 200 yıllık bir devlet geleneğini temsil eden kanlı bir partidir, bu partiyi küçümsemek malesef yaygın bir hareket haline geldi, ancak bu partinin, özellikle de Baykal'ın küçümsenecek bir tarafı yok, aksine hala çok ama çok tehlikeliler.

Liberal demokratların ısrarla sorup da cevaplayamadıkları başka bir soru ise Bahçeli ile ilgili. Cevaplayamazlar, çünkü ne yazık ki liberal tezleri faşizm üzerine çok fazla bir bilgi vermiyor. Devletçilerin de faşizm konusunda yalan yanlış bilgileri var ve onlar da kafa karışıklığı içerisinde AK Parti Bahçeliden tehlikelidir gibi garip fikirler ortaya atıyorlar. Oysa faşizm de hiç küçümsenmeyecek siyasi bir sistemdir ve kendine has taktiklere sahiptir. Faşizmi satırlı bıçaklı ülkücü gençliğe indirgemek kadar büyük bir budalalık olamaz.

Bahçeli, MHP'nin belli bir döneme özgü politikasının temsilcisiydi. Faşizm bir küçük burjuva ideolojisidir ve küçük burjuvazi gerici-statükocu fikirlerde en sabit ve radikal olan sınıftır, çünkü değişimden en fazla zarar görecek olan kişilerdir, her türlü değişimden korkarlar. Ancak bu sınıfın örgütlülüğü zayıftır, bu sebeple sürekli burjuvaziyi ve işçi sınıfını ikna etme uğraşı içerisindedirler. Daima katı ahlakçılık, ırkçılık, milliyetçilik gibi fikirleri kullanır, bu şekilde siyaset yaparlar. Geçtiğimiz dönem burjuvazi sokakta çeteleri olan, adam döven, ırkçı fikirler yayan bir harekete ikna olmazdı, çünkü istikrarın geleceği yer Avrupa Birliği idi ve dolayısıyla demokrasi, insan hakları gibi fikirler revaçtaydı. Bu sebeple MHP burjuvazi ile diyaloğu sürdürebilmek adına imajını yeniledi. Bunun da temsilcisi Bahçeli oldu, Bahçeli güya ülkücüleri sokaktan çekti, MHP'yi 'demokratik'leştirdi. (Bu esnada seçim dönemlerinde ve 2005 süreci gibi dönemlerde söylemler yeniden sertleşti, faşist saldırılar ve idam ipleri yeniden propaganda aracı olarak devreye girdi ama nedense hemencecik unut[tur]uldu bunlar)

Tabii böyle bir şey imkansızdır, faşist bir parti demokratik olamaz. Şimdi yeni süreçte bu demokratiklik işlerine yaramıyor. Ekonomik kriz var ve ekonomik kriz dönemleri işçi sınıfı hareketinin yükseldiği dönemlerdir, bu sebeple burjuvazi kirli işlerini yaptırmak üzere faşist çetelere ihtiyaç duyabilir, dolayısıyla faşizm ile burjuvazi arasında kirli bir diyalog kurulabilir. Son AB parlementosu seçimlerinde faşizmin aldığı tarihi yüksek oylar, özellikle Britanya'da BNP'nin (Britanya Milliyetçi Partisi) aldığı tarihi %8 oy faşizme umut veriyor. Bahçeli'nin 'demokrat' imajı ise buna uymuyor. Önümüzde MHP'nin genel kongresi var ve büyük ihtimalle MHP Bahçeli'nin yerine daha sert, daha ırkçı birisini seçecek. Bahçeli'nin çabası bundan, Bahçeli yüzüne taktığı o demokrat maskesinden kurtulmaya çalışıyor.

Bütün dünyada faşizme faşistlere nasıl davranılırsa öyle davranılıyor. Ortak mücadeleler örgütleniyor, yürüyüşleri engelleniyor, başkanları her gittikleri yerde protesto ediliyor. Burada ise demokrat gazetelerde Bahçeli ile mütabakat olmadan Kürt sorununda çözüm olamayacağı ya da Bahçeli'nin tavrının şaşırtıcı olduğu gibi fikirler kaleme alınıyor. Hatta Tarhan Erdem'e göre Öcalan ile Bahçeli benzerlik gösteriyormuş!!! Bahçeli'nin tavrı hiç de şaşırtıcı değil, fikri neyse zikri de o nihayetinde...

İşte, nihayetinde demokratik açılım terörle mücadeleye dönüştü, ertesi gün Günlük isimli gazeteye bir ay kapatma cezası verildi. "Hayal gücünüzü zorlayın" diyordu Erdoğan, birkaç hafta önce yaptığı o duygusal konuşmasında "Mesele büyümeden çözüme kavuşturulsaydı bugün Türkiye nerede olurdu?”

Bunların söylenebiliyor olmasının en büyük sebebi Ergenekon davası ile birlikte siyasetteki sivilleşme idi, ancak MGK'nın müdahelesi (tabii ki TÜSİAD'ın doğrultusunda) gösterdi ki, "bir-iki-üç daha fazla Ergenekon" sloganını haykırmadan bu sorunlarda çözüm imkansız. İşte askerler bir kez daha müdahele ettiler ve işte açılım bir kez daha karmakarışık oldu.

Yalnız bu kez hesaba katmadıkları bir sokak var. Sokakta insanlar barış umudu içerisinde ve her şeyin her zamankinden daha fazla farkında. Tony Blair, IRA meselesi için "sorunun çözümü için şeytanla bile görüşürüm" demişti, Erdoğan'dan şeytanla görüşmesini isteyen yok, bir halkın meşru temsilcileri var ve meşru talepleri. Buna engel olan, bu sürecin önünü tıkayan herkes ölen ve öldürülecek olan bebeklerden ve gençlerden sorumlu eli kanlı katiller olacaklar ve tarih bugün medya kime diyor olursa olsun onlara "bebek katilleri" diyecek.

1 Eylül Dünya Barış günü Türkiye'nin bütün merkezlerinde barıştan yana olan Türkler ve Kürtler sokaklara çıkacaklar ve "Biji Aşiti" diye hep bir ağızdan bağıracaklar.

Artık geri dönüşü olmayan bir barış yolundayız...

20090819

Kafka TSK

Machbeth'ten sonra Kafka'nın Dava'sının da çizgi romanı çıkmış, çizgi romanlara bayılan biri olarak bu işten hoşlandığımı itiraf etmeliyim. Ancak Kafka bu şekilde karşıma çıkınca biraz ürktüm, işin aslı bir ayı geçti bir Kafka karakteri olarak yaşayıp gidiyorum. Devlet daireleri, büro telefonlarının kendilerine özgü o zilleri, yine bürolara ait o özel koku (artık sigara içmek yasak ama yüzyılların sindirdiği çay ve tütün aroması) ve elbette işlemlerin bir süre sonra asla bitemeyeceğine ikna olup geri kalan hayatının bu şekilde geçeceğine dair oluşan tuhaf bilinç durumu...

Ama en zoru askerlik şubesi... Öyle ki bu sabah nihayet ihtiyacım olan iki nüsha belge öğle tatiline girmelerine birkaç dakika kala elime geçince bahçede paralize olmuş, ne yapacağımı bilemez halde kaldım! Öyle alışmıştım ki bir belgemin eksik olmasına, aslında bilmem hangi imzayı almam gerektiğine, bilmem falanca belgemin aslı gibidir damgası almasının gerekliliğine veya bilmem hangi hesaba bilmem ne kadar para yatırmam gerektiği halde yatırmamış olmama veya bir belgemin kırıştığından dolayı kabul edilmemesine... İş bitti, alın belgeniz denildiğinde "hayır, yapmayın, ne olursunuz, bana bir iş daha verin, bir imza daha alayım, iyi kontrol edin ya, muhakkak bir belgem eksiktir, bakın bir sayın kaç fotoğraf var, ikametgah getireyim mi, bakın muhtar da yakın, lazım olur belki" diye yalvaracaktım neredeyse. Hatta 15 dakika falan da bahçede bekledim, sandım ki Nelahat hanım koşarak inecek ve "410, 410, bir yanlışlık olmuş, sizin belgenizi iptal etmek zorunda kalacağız, ya da hemen falanca belgenizin aslının noter tasdikli kopyasını getirin" diyecek ya da birden aslında bu şubeye değil de falanca şubeye gitmem gerekiyormuş da bütün işler iptal olacak.

Ama bitmişti ve bu artık almam gereken en son belgeydi, şubenin kapısından çıktığımda hayatta bütün amacı sona ermiş biri gibi hissettim bir an için. Sanki ömrüm boyunca bir hastalığa çare bulmak için çalışmıştım ve bulamadan emekli oluyordum ya da tüm ömrümü devrim için çabalayarak geçirmiş yaşlılık günlerimde bürokratik karşı devrimi izliyordum. Sırada hala insanlar bekliyordu ve o gün hiçbirisinin işinin hallolmayacağından emindim. Öğle saatiydi, güneş tepedeydi, sabah kahvaltı bile etmemiştim, bu belgeyi okula götürmem gerekiyordu.

Bu ruh hali boşuna değil. Nihayetinde basit bir belge için saat 7 buçukta askerlik şubesine gittiğinde orada sırada bekleyen kişilerin "valla geldin ama geç kaldın artık sıra gelmez" diyerek yarı gülen yarı yardım eden tonları ve gerçekten de sıra gelmediğinden ertesi gün saat (sabaha karşı) 5'te oraya gitmek, sonra saat 5te oraya gitmiş olduğun halde görevlilerin itiraz edebilecekleri her şeye itiraz etmeleri sonucu işlerin ertesi güne uzaması, bu esnada defalarca farklı devlet dairelerine gidip çeşitli belgeleri tamamlamak, tabii sıcak, açlık, susuzluk, parasızlık... insanı bu hale getiriyor.

Sonra bir sabah bir uyanıyorsunuz hamam böceği olmuşsunuz, bir uyanıyorsunuz "yükümlü" olmuşsunuz. Neyse ki Dava'aki adamın neden suçlu olduğunu biliyordum en baştan beri -okuyucu olduğumdan doğruca jüri koltuğuna oturuyorum- ama aynı suçu işliyor olmak, hatta bu suçu işlemekten kaçamamak, hatta kaçmak ne kelime bu suçu işlemek için can atmak da yine ayrı bir karamsarlık durumu yaratıyor. (Ayrıca bir yazı önerisi, Oğuz Atay Noter:p)

Gerçi, bendekiler laf, tüm bunları dünyanın en doğal hali olarak kabul etmiş askerlik şubesi çalışanları içinse garip bir durum yok. Bu iş böyle olacak, olmalı; eğleniyor, sohbet ediyor, dalga geçiyor, dışarıda bekleyen yüzlerce kişiyi hiç umursamıyorlar. Niye umursasınlar ki, di mi; umursamalarını beklemek saçma!

Tüm bu zamanda hoşuma giden, şubede askerlik için bekleyenlerin kendi aralarında "ya güneydoğu'ya düşersek ne olacak" diye sorup sonra her defasında "ama abi, eskisi gibi değil artık, bitiyor o işler, düzeliyor" diyerek rahatlamalarıydı. Barış ihtimali tüm topluma olumlu hisler veriyor, umarım birileri bu işe çomak sokmaktan vazgeçer, kendilerini bitirmek istiyorlarsa benim derdim değil, memnun olurum ama bu ülkenin Türk ve Kürt gençlerinden çeksinler o kanlı ellerini artık Baykallar, Bahçeliler... (böylece yazıya politik bir hava da katılır)

İşte böyle...