20090725

Söz uçmaz, söz kalır...

Transbosporusism'den Banliyöden Notlar'a geçtiğim ilk yazımda filtre kahvenin kolestrol yaptığından ve CHP'nin ne kadar kaypak ve iki yüzlü bir parti olduğundan söz etmişim. 2007 yılının Mart ayıymış; aradan iki seneden fazla zaman geçmiş, şimdilerde daha fazla kahve bağımlısıyım ve CHP'den çok çok daha fazla tiksiniyorum. Kolestroldan ölsem gitsem de umrumda değil sanırım, alkolden uzak durmaya karar verdim, ancak Venti olmadan yaşanır gibi gelmiyor.

Düşünüyorum da, 2005 yılıydı, üniversiteye kabul edilmiştim ve her gün üniversiteye gitmek üzere çok uzun bir yol gidecektim, hergün yaklaşık 2 buçuk saatti bu yol ve hayatının o güne kadarki kısmını önce Karadeniz kasabalarından sonra da İstanbul'un ufak bir banliyö semtinden çok da fazla çıkmadan geçirmiş birisi için epey büyük bir olaydı. Blog tutmaya o zaman başlamıştım, Legendary Journey gibisinden bir başlık atmıştım önceleri, sonra o günlerde dinlemekten çok zevk aldığım Death Cab for a Cutie grubunun TransAtlanticsm isimli albümüne gönderme yaparak TransBosporusism diye değiştirmiştim adını blogun.

O bloga sizin bir ulaşım şansınız yok gerçi, İngilizce yazıyordum o zamanlar. Ara sıra (işte haftada 1-2 kez) birer paragraflık yazılar yazmışım. Neden İngilizce, 2006 Eylül'ünde şöyle yazmışım "English has always been like this for me, a language that i can hide behind. When i feel angry, i get angry in english, when i feel romantic, i sang in english, it's a language that i dont feel the walls arround me, so it shouldnt be so suprising for me to write my diary in English."

Söz uçar yazı kalır diyorlar. Yanlış. Yazıya bu yüzden güvenmemek gerekiyor, söz ise hiçbir yere uçmuyor. Söz ağızdan çıkar çıkmaz bir gerçekliği inşa etmeye başlıyor. Öyle güçlü ki! Biz bazen çok safız, söylediğimiz sözlerin mülkiyeti bize ait sanıyoruz, sanıyoruz ki birşeyler söylendiğinde onlar aklımızdaki düşünceleri, içimizdeki duyguları, ne hissettiğimizi, ne anladığımızı bizi dinleyenlere aktarabilir, dili bir araç sanıyoruz. Oysa daha kelimeler oluşmaya başlamadan çok önce kontrolümüzden çıkıp gidiyorlar. Ses dalgalarına dönüştüklerinde artık herşey için çok geç oluyor, binlerce yıllık kültür birikimi, tarih, koşullar, dinleyenlerin o ana kadar dinledikleri, başlarından geçenler, karşılarına çıkan insanlar, hepsi önce sinir hücrelerindeki elektriklenmelere sonra da o sözün dalgalandırdığı havaya karışıyor. Rüzgar eken fırtına biçer diyorlar, söz ektiğinizde ise ne biçeceğinizi hiç kimseler bilemiyor.

Sonra tüm o sözler koskocaman bir gerçeklik inşa ediyor. Ektiğiniz, biçemediğiniz ve binlerce yıldır milyarlarca insanın ektiği ve biçemediği binlerce sözden oluşan bir ormandan ibaret gerçeklik. Farkında dahi olamadan, hiç de niyet etmeden inşa ettiğimiz gerçekliklerin içersinde yaşamaya mahkumuz ancak duramıyor ve inşa etmeye de devam ediyoruz. Belediyenin yıkımlarla önünü kesemediği, sürekli büyüyen bir gecekondu mahallesi gibi gerçekliklerimiz. Zemin kaydı ve fail öldü, şimdi altyapıdaki çarpıklıkları düzeltmeye niyet eden kimse de yok. Ara sıra siyasal islam partileri gecekondu mahallelerine uğrar ve zemini kurmaya çalışır, kimi zaman devrimciler duvarlara sloganlar karalayıp gerçekliğe müdahele etmeye uğraşırlar. Ama gecekondu mahallesi çok büyüktür ve onların hiçbiri kendi cüsselerine bakmaz! Gecekondu mahallesi büyür de büyür...

Birileri küreselleşmeden dem vurur, bu olan bitenin postmodern döneme ait olduğunu söyler. O da doğru değil. İsa çarmıha gerilirken de durum çok farklı değildi, kör Œdipus annesiyle evlenirken de. O ayrı bir yazının konusu.

20090715

Özgürlük...

Şincan'da Stalinizme karşı; 

İran'da despotizme karşı; 

Honduras'ta darbeye karşı;

Türkiye'de askeri vesayete karşı; 

HALKLAR ÖZGÜRLÜK İSTİYOR!

20090704

Görmek ve görmezden gelememek bir de...

Eğitim öğretim yılı biterken, Van'da Milli Güvenlik dersinin sınavına giren bir çocuk sorulardan birisine beklenmedik bir cevap vermiş. Ders konularını tahmin edebilirsiniz, soru da "Bölücü terör örgütünün asıl amacı nedir" imiş, çocuk da örgütün terör örgütü olmadığını anlatan bir cevap vermiş. Bunun üzerine asker-hoca (ki bunun hala neden devam ettiğini anlayamıyorum) soluğu savcılıkta almış ve örgüt propagandasından dava açmış. Dava kabul görse çocuk en az 10-15 sene yatacak. Neyse ki sınav kağıdının propaganda malzemesi olamayacağına çünkü sadece hoca tarafından görülebileceğine kanaat getiren savcılık davayı reddetmiş. Bu mutlu sonla biten bir vaka, çocuk büyük bir travmatik hasar almış ama hem düşünen, sorgulayan birisi olduğu için hem de bir Kürt olduğu için travmalar geçirmeye ömrü boyunca devam etmeye mahkum, bir yandan da daha ucuz kurtulamayan yüzlerce çocuk var, onların bir kısmı hapiste, bir kısmı hapse girme korkusuyla yaşıyor. 

Geçenlerde Antalya'da yapılan bir basın açıklamasına çocukların katılması üzerine basın açıklamasına emniyet güçleri müdahele etmiş. Antalya son yerel seçimlerden beri CHP'li bir belediyeye sahip, basın açıklaması ise başörtüsü yasağı ile ilgili, Özgür-Der'in düzenlediği bir basın açıklaması. Çocuklar "Annem niçin üniversite okuyamadı" yazan pankartlar tutuyormuş ve Antalya savcılığı çocukların ailelerine TCK232. maddeden (çocuk üzerindeki disiplin hakkını kötüye kullanmak) hapis cezası istemiyle dava açmış. Bu madde çocuğunu hırsızlığa, cinayete vs. zorlayan anne-babalar için konmuş bir yasa. Pankartta ise "Başı açık olanın ne hakkı varsa başı kapalı olanın da o hakkı olsun" yazıyor. Bunun neresi suç, çocuğun bunu söylemesinde ne sakınca var, anlamak zor. 'Kral çıplak' diyen çocuğun ailesine de dava açıldı mı!

Başörtüsü yasağı demişken, İzmir bildiğiniz üzere CHP'nin kalesi. Otobüslerde bütün dünyada öğrenciler belli indirimlerden yararlanırlar, hatta pek çok Avrupa ülkesinde öğrencilere şehir içi ulaşım ücretsiz sağlanır. Bu mücadele ile kazanılmış bir haktır. İzmir Belediyesi başörtülü vesikalık fotoğrafla başvuruda bulunan öğrencilerin paso başvurularını reddediyor. Bunu protesto eden Mazlum-Der üyelerine verdikleri cevapsa, otobüsün kamusal alan olduğu, zaten kamusal alanda 'normalde' başörtüsüne kanunlar gereği izin olmadığı ancak yine de şimdilik göz yumulduğu ancak bu kural ihlalinin başörtülü fotoğraf ile paso verilerek belgelenmesinde sakınca görüldüğü olmuş. Yani aslında deniyor ki, 'sizi otobüse bindirdiğimize bile şükredin'! Aklıma direk ABD'de siyahların ayrı beyazların ayrı yerlere oturdukları, siyahların ön koltuklara oturamadığı günler geliyor. 

Bunlar sadece ufak tefek örnekler. Bunun gibi binlerce durum yaşanıyor. Bu yasaklar, ihlaller, sansürler, davalar Türkiye'de yaşayan çok geniş kesimlerin gerçekliğini oluşturuyor. Onlar için bunlar her gün karşılaşılan somut gerçekler. Sonuçta mesele öğrenci olduğun halde otobüse sınıf arkadaşlarından 40 kuruş fazla para ödemek değil, her gün sistematik olarak bu ayrımcılığa maruz kalmak ve bunun bir de lütuf gibi anlatılması, derdini anlatmaya çalıştığında da etraftaki 'solcu'lar tarafından Fetullahçılıkla, ABD'cilikle vs. 'suçlanmak'. Üstelik bu adamların hâlâ solcu kabul ediliyor olmaları... Derdini anlatmaya kalktığında davalarla, soruşturmalarla karşılaşmak, örgüt propagandasından, çocuklarını kötüye kullanmaktan yargılanmak, hiç kimseye hiçbir şey anlatamamak.

Hiçbir şey anlatamamanın yolları da medya tarafından inşa ediliyor. Bu haberler ajanslardan geçiyor ancak bilinçli olarak görmezden geliniyor, bir kenara atılıyor. Hiçbir şey söylenmeyerek en büyük yalan söyleniyor. Tüm bunlar hiç olup bitmiyormuş gibi davranılıyor, biz de hiç olup bittiğinden habersizce yaşıyoruz. Sonra da binlerce insan mitingler yapmak üzere ortaya çıktığında şaşırıp kalıyoruz nereden çıktı bu insanlar diye, bunların derdi ne diye...

Geçenlerde İstanbul'da Eşcinsellerin Onur Yürüyüşü yapıldı. Gazetelerde ise Barselona'da, Paris'te, Londra'da yürüyen eşcinsellerin yürüyüşlerinden fotoğraflar vardı, İstanbul'daki ise ufacık bir Hande Yener güzellemesi ile geçiştiriliyordu. Oradaki hak taleplerinde bulunulmuş olması, öldürülen eşcinsellerin, transeksüellerin hesabının soruluyor olması hiç umrunda değildi medyanın, öpüşen lezbiyen kız fotoğrafları yayınlayabilecekleri bir nevî karnavaldı onlar için Gay Pride...

Tabii transeksüel cinayetleri, eşcinselere yönelik saldırılar, eşcinsellerin günlük hayatta yaşadıkları sorunlar hep görmezden gelinip bir kenara atıldığı için bu yürüyüşü izleyenler, dışarıdan bakanlar da talebin ne olduğunu anlayamadı. Derdin anlatılması bir şekilde engellenmiş oldu. 

Neyse ki internet var ve tüm yasaklara rağmen görünmez kılınmak istenenleri sürekli görünür kılıyor. (Bir yandan birşeylerin görünmez kılınmasının da araçlarından biri olmaya devam ediyor elbette, nasıl kullandığımıza bağlı) 

Tüm bu hak ihlallerini, sansürleri, yasakları görmeye çalışmak gerekiyor, görmezden gelememek, görünür kılmak, görmezden gelinemeyecek kadar görünür kılmak. Böylece insanlar sokağa çıktığında şaşırmayacağız, yanlarında olacak, yanınızdayız diyeceğiz...

Bugün bu yazıyı okuyacak olan herkesi bu akşam 18.30'da Hrant Dink için yapılacak olan insan zincirine Galatasaray Meydanına, Pazartesi günü de yapılacak belki de son duruşma sırasında saat  10.00'dan itibaren Beşiktaş İskele Meydanında yapıalcak Vicdan Nöbetine davet ediyorum.