20090629

20090624

Bakmak, görmek...

Neden bilmiyorum, defalarca bilim dışı olduğum söylendi. İşin aslı bu ne demek bilmiyorum, ancak söylediğim şeyleri eleştiren bir çok insan bunu söylediğine göre ya ben öyleyim ya da onların bilimleri saçma sapan bir yalan. Aradaki ayrımı bilmiyorum... Söylendiğine göre olaylara tarafsız, bakamıyormuşum, objektif olamıyormuşum. Bu nasıl bir eleştiri bilmiyorum.Hiç bir zaman böyle bir iddiam olmadı ki, böyle bir sözüm olmadı ki!

Çocukken, hatta bebekken -ailemin iddiasına göre- devlet hastanesinde hemşirelerin vurduğu bayat bir aşı sonucu ateşli bir hastalık geçirmişim. Ateş nöbetini canlı atlatabilmişim ama gözlerimin biri o gece büyük hasar görmüş. Sol gözüm yüksek numaralı lenslerime rağmen çok az görme kapasitesine sahip. Neyse ki diğer gözüm sapasağlam, hatta sıradan bir insanın gözünden daha iyi görüyormuş. Sanırım bu sebeple derinlik algısıyla ilgili problemlerim varmış. Derinlik problemi bir kenarda dursun daha fenası, 2 yaşımdan beri dünyaya taraflı bakıyorum. Taraflı bakmak bakabildiğim tek şekil, tek bakış açısı.

İki farklı bakışım yok. Bir şeyler anlatırken, eleştirirken, söylerken bir tarafsız, bilimsel, objektif görüşümü bir de öznel görüşümü açıklayamam, çünkü böyle bir şeyim yok. Tek bakışım öznel bakışım. Daha ötesine de ihtiyaç duymuyorum.

Objektif bakmak deyince ise aklıma hep fotoğraf makineleri geliyor. Fotoğraf makinesi her şeye bakar, öylece bakar ve kaydeder. Ne hakkında bir yorum yapar ne de olaya müdahale eder. Öylece durur ve kaydeder. Fotoğraf makinesi için bir soykırım yaşanıyor olması, birilerine işkence yapılıyor olması ile mutlu bir çiftin güzel bir akşam geçirdikten sonra hatıra fotoğrafı çektiriyor olmaları arasında bir fark yoktur. 

Fotoğrafçılık da böyle bir şey olabiliyor bazen sanırım. Aklıma Kevin Carter geliyor. Bilinen bir hikayedir. Hemen yazının üzerinde bulunan fotoğrafı çekmiştir kendisi. Fotoğraf Güney Afrika'da 1994 yılında çekilmiştir. Küçük siyah kız birkaç metre ötede bulunan BM kampına ulaşmaya çalışmaktadır. Kızın öleceğinden emin olan akbaba ise sabırla beklemektedir. Carter fotoğrafı çektikten sonra akbabanın kaçmasını sağlamış ancak kızın kampa gitmesine yardımcı olmamıştır. Çektiği fotoğraf 1994 Pulitzer fotoğraf ödülünü kazanır. Ancak Carter vicdan azabına dayanamaz, intihar eder. 

İki tane fotoğraf koydum bu ay. Birkaç tane daha koyacağım zaman içerisinde. Arka arkaya bakıldıklarında bir seri oluşturacaklar. Çocuk fotoğrafları bunlar. Bağlamından kopartıp baksanız ufak tefek çocuklar olduklarını görürsünüz, okula giden 12-13 yaşlarında çocuklar. Koyduğum iki fotoğraf da Kürt çocuklarının fotoğrafları. Birisi ömür boyu hapis yatacak çocukların, diğerleriyse 13 kurşunla öldürülen bir çocuğun fotoğrafı. Bağlamın içerisinden bakıldığında tarafgirliklerimiz sözlerimizi değiştiriyor. 

Bağlam bir çocuğun öldürülüşünü meşru müdafaya çeviriyor, bir çocuğun hapsedilişini terörle mücadeleye çeviriyor. Görüntü tek başına sunulduğunda hiçbir anlam taşımayabiliyor. Görüntüyü anlamlı kılan içinde bulunduğu bağlam. Bağlam, baktığınızı görmenizi sağlıyor. Tarafgirliğinizse bu bağlamı nasıl anlamlandırdığınızı. 

Aşağıdaki iki fotoğraf bunların örneği işte. Uğur Kaymaz'ın öyküsünden bağımsız o fotoğraf hoş bir çocukluk anısı ya da sıradan bir öğretmenin not defterinden çalınmış sıradan bir fotoğraf. Fotoğraf Uğur Kaymaz'ın ölümünün öyküsüyle birlikte sunulduğunda ise Kürt sorununa bakış açınız, vicdanınız ve insanlığınız devreye giriyor. Burada tarafsızlık ölüyor. Tarafsızlık, aslında cani olandan yana taraf tutmak anlamına gelmeye başlıyor. Bağlam sizi taraf tutmaya zorluyor.

Bilginin meşrulaşması için hiçbir nesnel zemin yoksa ve empirik olan işte en az o fotoğraflar kadar yetersizse, o zemini moral ya da siyasi statünün üzerine kurmanın ne sakıncası var? Benim yaptığım, yapmaya çalıştığım böyle birşey sanırım. 

Bilimsel olamıyorsam, tanrım, çok üzülüyorum...

bu mutlu bir çocukluk hatırası fotoğrafı değildir

Uğur Kaymaz, Mardin'de 2004 yılında Kasım ayında PKK üyesi olduğundan kuşkulanılan babasının evine yapılan baskında çıkan çatışmada öldürülmüştür. Ufacık cesedinde 13 kurşun bulunmuştur. 2009 yılında Haziran ayında sonlanan mahkemede öldürülmesinin meşru müdaafa olduğu sonucuna varılmıştır. Ölümünden sorumlu 4 polis memuru beraat ederek görevlerine geri dönmüşlerdir. Kısacası artık o öldürülen bir çocuk değil, etkisiz hale getirilen bir teröristtir.

Bu fotoğraf 12 yaşındayken 13 kurşunla öldürülen Uğur Kaymaz'ın 5inci sınıftayken çekildiği belki de tek fotoğrafıdır.

20090614

bu bir karne günü hatırası fotoğrafı değildir

Fotoğraftaki çocuklar 86 yıl, 11 ay hapis cezası aldılar. Suçları örgüt propagandası yapmak, polise mukavemet, yasadışı örgüt üyeliği ve yasadışı örgüt adına suç işlemek. Bölgede bu suçlardan yargılanması süren 835 çocuk bulunuyor. Bir yıl içerisinde 82 çocuğa toplamda 373 yıl hapis cezası verildi. 

Yaşamlarını demir parmaklıklar ardında tamamlayacak Kürt çocuklar "cezaevi hatırası" olarak yukarıdaki fotoğrafı çektirdiler.

20090608

Faşist AKP(!)

Geçen Çarşamba İstiklâl caddesinde Eğitim Sen uzun saatler süren bir mücadele verdi, bir kaç kez polis barikatlarına yüklenen eğitim emekçilerinin amaçları Ankara'ya toplu sözleşme için eylemine giden meslektaşlarını uğurlamak üzere bir yürüyüş gerçekleştirmekti ancak emniyet buna izin vermemeye karar vermişti. Olay zamanla bir oturma eylemine dönüştü, yürüyüşün yapılması planlanan öğlen saatlerinden akşam saatlerine kadar Galatasaray Lisesi'nin önünden geçen milyonlarca insan direnen, sloganlar atan emekçilerle karşılaştılar.

Sonra bu emekçilere "destek vermeye" çeşitli siyasi partilerin üyeleri gelmeye başladılar. Gelirken parti bayraklarını, dövizlerini vs. ihmal etmemişlerdi elbette. Bununla da kalmadılar tabii ki, kendi partilerinin sloganlarını da atmaya başladılar. Tabii ki emekçilerin hareketinden daha önemliydi onların partilerinin bayraklarının gözükmesi, bu tavırlarını Hrant Dink'in cenazesine bayraklarını açmalarına izin verilmediğinde katılmaktan vazgeçmelerinden hatırlayabiliriz. 

Her neyse, bu da önemli değil. Sonra bu grup ilginç bir slogan atmaya ve bu sloganı alandaki işçilere dayatmaya çalıştı. Bu ilginç slogan "Kahrolsun AKP faşizmi" tarzında birşeydi. Slogan neyse ki alandaki eğitimcilerden tepki aldı ve susturuldu. Ancak bu slogan sadece politik bir bilinçsizliği yansıtmıyor, aynı zamanda bir eylemin nasıl manüple edilmeye çalışıldığının da göstergesi. 

Bu slogana katılan çoğu yaşıtım olan bu gençlerin hayatlarının bir daha hiç bir döneminde gerçekten faşist bir hükümetle karşılaşmamalarını dilerim ki bu attıkları sloganın ne kadar yanlış ve sapmış olduğunu anlamasınlar. Yine de başlarına gelmesine gerek yok, tarih diye bir şey var ve dönüp okumak o kadar da zor değil. Tarih derken öyle çok eskilere gitmemek gerekiyor. 2005 yılına dönelim.

Mersin'de bir bayrak yakma olayı gerçekleşmişti. Sanırım bir Newroz kutlamasında yaşanmıştı bu olay. Ertesi günü Genelkurmay'dan çok sert bir açıklama geldi. Genelkurmaya göre olay haince bir davranıştı ve olayı gerçekleştirenler "sözde vatandaş"tılar. Bu olayın hemen ardından her yere bayrak asma kampanyası başlatıldı. Vatandaşlardan kitlesel bir destek almıştı bu bayrak asma kampanyası, tüm dükkanlarda, tüm otobüslerde, tüm balkonlarda bir bayrak vardı. Bu bayrak, onu asanın hainlerden ve sözde vatandaşlardan olmadığını ima ediyordu. Ancak olaylar bu kadarla kalmadı.

Kendilerine "ülkücü" adını veren faşistler ülkenin çeşitli yerlerinde demokratik haklarını kullanarak basın açıklaması yapmak isteyenlere, bildiri dağırmak isteyenlere saldırmaya başladılar. Saldırılar kimi zaman tutuklu yakınlarını, kimi zaman yemekhane zamlarını protesto eden öğrencileri hedef alıyordu. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli "Ülkücüleri sokağa çekmek isteyen karşısında beni bulur" dedi ve bu açıklamanın ertesi günü ülkücüler bir grup liseliyi kaçırıp ülkü ocağında işkence yaparken yakalandılar. Ancak tüm bunlara ne medya ne de toplum tepki gösteriyordu, ne de olsa şiddet görenler "sözde vatandaş"tılar.

Sonra biz bu "sözde vatandaş" lafını 27 Nisan Muhtırasında bir daha gördük. Muhtıraya göre birileri bu ülkede “Cumhuriyet rejimine sözde değil özde bağlı olmak ve bunu davranışlarına yansıtmak” kuralını ihlal ediyordu ve bu bağlamda "Cumhuriyetimizin kurucusu Ulu Önder Atatürk’ün, “Ne mutlu Türküm diyene!” anlayışına karşı çıkan herkes" Türkiye Cumhuriyeti’nin düşmanıydı ve öyle kalacaktı

Bu ortam uzun bir süre devam etti. Sonra 2008 yılında Ergenekon soruşturmasıyla beraber öğrendik ki bayrağı yakan sözde değil özde vatandaşmış! Nasıl ki 6-7 Eylül olaylarında "Rumlar Atatürk'ün evini bombaladı" haberini yayarak sokak terörü estirdiyse "birileri" ve İstanbul'da kalan son gayrimüslim azınlığı linç ve şiddetle kovduysa ülkeden aynı şeyi aynı yöntemi kullanarak Kürtleri de yıldırmakmış amaçları. 

O dönemde çıkan Sosyalist İşçi gazetesi, 1 Mayıs'a herkesi faşizme karşı omuz omuza durmaya çağırmaktaydı. Henüz Ergenekon soruşturması başlamamış olmasına ve gerçekler ortaya çıkmamış olmasına rağmen gazetede çıkan yazıda olayın Maraş'ta "Aleviler cami yaktı" söylentisini ortaya atarak katliama sebep olanlarla, 6-7 Eylül'le bağlantısı kuruluyordu. Daha da önemlisi Almanya'da Hitler taraftarları tarafından çıkarılan ve suçu komünistlere atılan Reichstag yangını ile bağlantı kuruluyordu.

1924'te İtalya'da Mussolini liderliğinde faşist bir diktatörlük kurulmuştu, bunu 1933'te Almanya'da Nazilerin iktidara gelmesi izledi. Bunun gerçekleşmesinde Stalinist sol partilerin hataları büyük pay oynadı. Faşizm geniş kitleleri birleştirebilmek için milliyetçiliği silah olarak kullanırken 1930'larda bütün ülkelerde şovenizm rüzgârı esiyordu. Nazi yönetimi 5,5 milyon Yahudi'yi gaz odalarında öldürdü. 

Şimdi "AKP faşizmi" gibi enteresan kavramlara sahip olan siyasi yapının orada bulunmaktaki en önemli derdi, KESK'e yapılan baskınlarla Ergenekon soruşturması arasında benzerlik kurmak ve bir şekilde KESK'e yapılan baskınları protesto eden emekçileri darbe yanlısı politikalarına alet etmek. Oysa KESK'e baskın düzenleyen jandarmalar şehre 28 Şubat darbesi ile indiler. Yani "AKP faşizmi" lafının üzerini örttüğü koskocaman bir gerçeklik var.

KESK'e düzenlenen operasyonlar artık barış süreci yakınlaşırken, emek hareketi yükselişe geçerken Kürt halkına, barış iradesine karşı düzenleniyor. Bunlar statükonun son çabaları, kenara sıkışmış hayvanlar ölümcül olur.

Bize düşense bu dönemde barış iradesine destek vermek, her daim "Hepimiz Kürdüz, Hepimiz DTP'liyiz" sloganını atmak ve bir yandan krize ve savaşa karşı mücadele verirken bir yandan da hem işçilerin hem de Kürt halkının düşmanı Ergenekon çetesine karşı mücadele vermek.

AKP'yi faşist sananlar umarım bir gün faşizmle karşılaşmazlar ve AKP'yi şeriatçı sananlar İran'daki fikirdaşları gibi şeriatın gerçekte ne demek olduğunu görmek zorunda kalmazlar. Ancak bu ideolojik körlükleri onların AK Parti'nin kapitalist, neoliberal bir düzen partisi olduğunu gerçeğini görmelerini engelliyor.

Onlar göremiyor ancak işçiler görüyor, 15 Şubat günü DİSK'e bağlı Birleşik Metal-İş sendikası üyeleri bunu çok güzel gösterdiler. Göstermeye de devam edecekler....

20090604

Yağmur

Bu yağmur da nereden çıktı? Neredeyse iddia edeceğim ki mevsim değişime karşı direniyor. Mevsim değişmek istemiyor, son gücünü haziran ayında yağmur yağdırmaya harcıyor, bütün sonbahar ve bütün kış yağmurun sürdürdüğü o hükümranlık tahtını terk etmemek için son bir deneme yapıyor. Hiç şansı yok, onun bu çabaları ancak Boğaz üzerinde bir gökkuşağı yaratmaya yarar. Tıpkı Ararat dağına yanaşan Nuh’un gemisinden ufka bakan canlıların gördüğü renklerde, binlerce yıldır hâlâ barışın simgesi.

Gökkuşağı… Barış… Bakın barışa karşı direnenlere, nasıl da korkuyorlar onlar da değişimden. Sadece 25 yıllık bir Kürt isyanı değil ki sona eren, Babıâli baskınından bu yana kurulmuş kanlı bir egemenlik sarsılıyor bu rüzgârda. Direnmeye çalıştıkça bu köhnemiş yapı, gıcırdıyor, paslarını saçıyor etrafa. Ona bağlı kurumlar güçlerini seferber ediyor bu rüzgârı da sapasağlam atlatabilmek için, hep ondan güç almış olanlar şimdi ona güç veriyorlar.

Bütün insanlık tarihinin bunlarla dolu olması ne garip, yeni fikirlere, yeni durumlara, yeni olan her şeye karşı ayak direyen, bu uğurda her tür komployu kuran, insanları gözünü kırpmadan öldürebilen, ancak her seferinde de başarısız olan bu statükocular!

İronik bir şey! Ülkenin bu denli topyekûn değişime gittiği şu günlerde eş zamanlı olarak belki de aynı radikallikte bir değişimi kendi hayatımda yaşamak zorundayım. Birkaç hafta sonra artık bir “öğrenci” olmayacağım. Bu öylesine radikal bir değişiklik ki, verilmesi gereken kararlar, yerine getirilmesi gereken sorumluluklar, ihtimaller, beklentiler… Nasıl ki birileri barışın gelmesini hiç hesaba katmamışlarsa ve şimdi barış gelirken dehşet içinde kalıyorlarsa ben de okulun bir gün bitebileceğini hiç hesaba katmamışım. Neyse ki şimdilik dehşete düşmüş bir halim yok, hatta birkaç haftadır geleceğe dair bir umudum, bir hayalim dahi var.

Şimdi –gülen gülsün ama- değişim ancak bu hayaller var olduğunda göze alınabilecek bir şey. Her şey değişip yepyeni bir gerçeklik kurulduğunda yanında kalacak ve elinden tutabilecek birilerini görebiliyorsan, bu kadar korkmak için bir sebep kalmıyor. Aksine, hayaller ve umutlarla değişimi arzuluyor, üstüne üstüne gidiyorsunuz.

18 Temmuz günü yapılacak yürüyüş de böyle bir yürüyüş olacak işte! Değişimi arzulayan, umut eden, var eden, birlikte bir yaşam, bir dünya kurmak isteyenler, artık kirli örgütlenmelere yarayan savaşların sona ermesini isteyenler, artık o kanlı hükümranlığın yıkılmasını isteyenler, darbeciler cezalandırılsın isteyenler el ele tutuşacaklar. Tüm farklılıklarıyla birlikte ortak bir geleceği talep edecek, birlikte mücadele ettiklerinde neler başarabileceklerini görecekler.

Evet, yağmur yağmadan gökkuşağı çıkmıyor, ama yağmur istediği kadar yağsın, gökkuşağı varsa güneş de açıyor! Yaz gelecek, barış da…

Ve kurduğumuz hayalleri bir kenara atmayacağız…