20090121

Yeni rektör...

Dünyanın başkanının "Değişim" sloganıyla değiştiği günlerde tesadüf eseri olacak İstanbul Üniversitesi'nin rektörü de değişti. Önceki rektörümüz Mesut Parlak -Bush'tan kötü olmasın ama- öğrenciler arasında pek de popüler bir kişilik sayılmazdı işin aslı. Nasıl olsundu! Rivayet edilirdi ki, kendisi rektör atanır atanmaz ne kadar basın mensubu varsa çevresine toplamış da "İnanın bana, bu okulda siyaseti bitireceğim" demiş. Eh, az da uğraşmadı hani bu işle!

Okulun öğrencileri olarak bizim yeni rektör hakkında ise pek bir bilgimiz yok. Sayın Parlak, göreve geldiğinin ilk günleri fakülte kantinlerinde öğrencilerce açılan gazete okuma masalarını kaldırttığı, öğrencilerce çıkarılan siyasi dergilerin de okula sokulmasını yasakladığı için falan değil, hamdolsun gazete, dergi okuyoruz bir şekilde yine. Sebebi yeni rektörün seçilmesi döneminde, nezaketen de olsa biz öğrencilere sorulmamış olmasıydı. Profesörlerimize nezaketen sormuşlardı mesela. Zaten bu ülkede demokrasi nezaketen varolan bir şeydir. Bakın çok partili hayata bile "nezaketen geçmişiz". Orada da "nezaket sınırları" aşılır aşılmaz ordumuz gerekeni yapmış. Ancak sağolsunlar, bu nazik demokrasiyi öğrencilere hak görmemişler.

Durum böyle olunca biz de toptan karşı çıktık. Ne yapalım? 2000'li yıllarda bu okulda okuyan herkes gibi "rektör" denilince bizim de aklımıza, bir tanesi Ergenekon sanığı, ötekisi ise siyaset düşmanı iki güzel adam geliyor. Yoksa, tanıyıp edip de karşı çıktığımızı düşünmeyin, hiçbirisi bize kendisini anlatma çabası göstermedi ki! Yahut, işte ikinci sıradaki aday birinci sıraya çıkmış vs. mevzularını kafaya taktığımızı. Ee, ordu gerekeni yapar da, 12 Eylül kuruluşu YÖK gerekeni yapmaz mı? Yapar! Bu karşı çıkışımızın bir ödülü olarak Mesut Parlak da son bir faaliyet olarak Kültür Merkezini cezalandırdı, bir hafta kapattı.

Şimdilerde kendisinin Tayyip Erdoğan'ın doktoru olduğu yazılıp çizilir oldu. Sanırım ulusalcı kesimler için bu Deccal olmakla falan aynı değere sahip çok çok kötü birşey. Hipokrat yemini etmiş bir doktor, Erdoğan da olsa, gelen hastayı çevirmez benim bildiğim. Hem Türkiye gibi başbakanın burnu aksa ekonomik krizin patlak verme olasılığının yüksek olduğu bir ülkede Erdoğan stresli bir adamın doktorluğunu yapmak az iş değil. Ciddi bir kriz yönetimi yeteneği olsa gerek. Eh, bu da olumlu bir özellik herhalde.

Üstelik de AK Parti'ye yakın imiş kendisi denildiğine göre. Geçenlerde o partinin gençlik kollarının yolladığı bir metinde, genel başkanlarının "Gençlere siyasette yer vermeyi ustalığın şiarı" saydığını söylüyorlardı. Demek ki artık afişlerimizle, dergilerimizle, gazete okuma masalarımızla, kültür merkezlerimizle gelecebileğiz okula, öyle mi? Hatta bizim afişlerimiz için dev billboardlar diktirmişler diye bile duyduk ana kampüse. Göremedik, çünkü ana kampüse girmemiz yasak.

Fakat, fakat, yepyeni yasalar çıkartarak bilimin önüne güzelce engeller koyanlar da bu YÖK'teki amcalar değil miydi sanki? Bir sürü doktora yapan insanı kapının önüne koymak gibi güzelce işler yapanlar vs. İlginç...

Değişim...

Şaka bir yana, anlaşılan değişen pek bir şey yok. Bizim afişlerimiz yine yasaklı olacaktır, bizim gazete okuma masalarımız, toplantılarımız vs. yine yasaklı olacaktır. Sadece reklam afişleri bir kaç kat fazla olur duvarlarda, birkaç stand daha kurulur, bedava cips yer, bedava kola içeriz. Artık kültür merkezimizin solcularına karşı eli satırlı adamlar gezmez de sokaklarda, kültür merkezimiz bir alışveriş merkezine dönüşür, biraz daha. Yine kapıdan girerken üstlerimiz başlarımız aranır, yine çantalarımızdan dergilerimiz, yazılarımız alınıp el koyulur, yine başörtülü arkadaşlarımız kabinlere sokup şapkalara, peruklara mahkum edilir. Sonra bir bakarız, o güvenliği geçmeyi başarır eli satırlı adamlar yine!

Merak ediyorum, daha ne kadar süre, üniversiteler gençlerin sıkça ve birarada bulunduğu harika bir reklam fırsatı olarak görülmek yerine, bir bilim ve eğitim kurumu olarak görülmeye devam edilecek. Ne geri kalmış bir fikir...

20090112

20090104

Hayır, Yerel Seçimlerde Siz YOKSUNUZ!

Geçtiğimiz günlerde, Türkiyeli pek çok sosyalist parti, grup, hareket ve dergi çevresi “Yerel Seçimlerde Biz de Varız!” başlıklı ortak bir metin yayınladılar. Metinde, bir takım talepler ve vaatler çevresinde birleşerek yerel seçimlerle ilgili politikaları halka duyurmaları beklenirlen, onlar sıradan sözlerle –tıpkı başlıkta olduğu gibi- varolduklarından başka bir şey söylemiyorlardı. Öyle ki, sanki yerel seçimler yaklaşırken herkes onların varolduklarını unutmuştu da, hatırlatma ihtiyacı duymuşlardı. Sağ olsunlar…

Ancak kendilerine bir de bizden bir hatırlatma; Türkiye’de politika, çok çok uzun zamandan beri yaşamadığı bir ayrışmayı, cepheleşmeyi yaşıyor. Öyle ki, bugün 30 sene öncesinin sol-sağ kavramlarını yeniden tanımlamaya duyulan geniş bir ihtiyaç atılan her siyasi adımda bir kez daha kendisini gösteriyor. Ancak kendi ufak cemaatinde sıkışmaya kararlı ve “solcunun, bizim çocuklardan başka dostu yoktur” fikriyatından kurtulmak gibi bir derdi olmayan, daha doğrusu yerel seçimlerde kazanmayı değil de; varlığını, küçük de olsa, hastalıklı da olsa varlığını korumaya, “ben de varım” demeye odaklanan “solcular”, sokağa bakmak yerine bir kez daha dönüp diğer “solculara” bakıyor.

Daha henüz “Özür Diliyoruz” kampanyasına bu partilerin, grupların her biri ayrı ayrı tepkiler verdiler. Bazısı tamamen arkasında dururken kampanyanın, kimisi bunun liberallerce yapılmış dış ülkeler destekli bir kampanya olduğunu, kimisi zamansız ve cepheleşme yaratan bir kampanya olduğunu söyleyerek mırın kırın etmekteydi. Öteki bir parti ise, tam da Vecdi Gönül’ün 1915’in Türkiye’nin ulus-devletleşme sürecinde önemli olduğunu itiraf ettiği günlerde Bağımsızlık Yürüyüşü isimli, güncel siyasette nereye oturduğu belirsiz bir eylemin planlayıcılığını yapmakla uğraşmaktaydı.

İşte Ergenekon davası ortada. Darbelere ve darbecilere karşı net tutum alanlar da, Ergenekon Operasyonunun yurtseverliğe karşı yapılmış bir operasyon olduğunu söyleyenler de bu birliğin içindeler, Türkiye tarihindeki bir dönüm noktası olan bu operasyonu “düzen içi bir çatışmadır” diye görüp “yiyin birbirinizi” diye manşet atanlar da. Açıkçası, garip bir durum, çünkü sosyalistlerin her türlü işgale karşı çıkması beklenirken aynı partiler, gruplar Türkiye’nin Kuzey Irak’a operasyonuna karşı çıkanlara, hep omuz omuza yürüdüğümüz Kürt hareketinin ABD ile olan bağlarından söz edip duruyorlardı.

Biz okullarımızda eşit, özgür, anadilde eğitimden yana 6 Kasım eylemleri yaparken, bir tarafta aynı gün “Okullarımıza AKP’yi sokmayacağız” diye eylem yapanlar da bu birliğin içindeler. Üniversiteler, bilim ve akademi üzerinde Cumhuriyet kadrolarının 80 senelik baskısından ve 1980de başlayan YÖK kurumundan fazlasıyla memnun olduklarını tahmin ettiğimiz ve bizim YÖK protestolarımıza katılmayı reddeden bu kişilerle neyi paylaşabiliriz ki?

Sokakta siyaset yepyeni bir cepheleşme içerisinde; Ergenekon operasyonları, Kürt sorunu, 1915 Felaketiyle ilgili aldığımız tavır, savaşa karşı duruşumuz hep ayrılıyor ve bu konular üzerinde cepheleşiyoruz. Bu ayrışmanın örneklerini çoğaltabiliriz. Ancak bu sol partiler, sokaktaki meseleler üzerine net tutum alamıyorlar. Almalarına da imkan yok. Çünkü kendilerinin sokaktan umutları yok. Bunu her adımlarında görüyoruz, işte bizim çocukları bir araya toplayan Çatı Partisi girişimi, işte “Biz de Varız!” bildirisi…

Tüm bu politikasızlık, tüm bu eksensiz birleşmeler, anlamsız ittifaklar ve solu “Bizi unutmayın, bakın biz hala partilerimizi, dergilerimizi kapatıp gitmedik, biz de varız” diyecek kadar aciz duruma düşüren durum yeni bir siyasi oluşumun gerekliliği bir yana, aciliyetini açıkça ortaya koymuyor mu?

Solun yapması gereken bir araya gelip hep bir ağızdan “beni unutma” diye bağırmak değil, kendisinin unutulmamasını sağlayacak şekilde halkın gündemini ilgilendiren her bir konuda teker teker açık ve net tavırlar almaktır. Aksi takdirde tıpkı bir zamanlar kendilerinin dediği gibi, halk da onlara “Yiyin Birbirinizi!” diyecek ve başka arayışlara girecektir, o saatten sonra “Hatırla Sevgili” şarkıları dahi kurtaramaz onları.

Bunun için elbette konferans salonları ve sigara dumanlı toplantı masalarının arasından çıkıp da sokağa dönmeli, sokaktaki yepyeni havayı arkanıza almadan, hayır, o yepyeni havanın arkasına takılarak bir anti-kapitalist parti için çalışmaya başlamalısınız. Artık buna üçüncü yol mu dersiniz, beşinci yol mu orası önemli değil.

O güne kadar; “Üzgünüz bayanlar, beyler; ancak yerel seçimlerde siz YOKSUNUZ!”