20090914

Yapay Afetler

İlkokul üç ya da dördüncü sınıfta olmalı, öğretmenimizin elinde dört tane kibrit kutusu ve bir mukavva ile sınıfa geldiğini hatırlıyorum. Mukavvanın üzerine kibrit kutularını üst üste dizmiş ve bunun bir apartman olduğunu söylemişti. Sonra mukavvayı hafifçe sarstı ve tüm kutular devrildi. "Gördüğünüz gibi, bina sağlam değilse, ufacık bir depremde yıkılır". Ardından kibrit kutularını birbirine yapıştırdı ve mukavvayı yeniden sarstı, bu kez "bina" darmadağın olmamıştı ama yine de devrilmişti. "Görüyorsunuz, bina sağlam olsa da temeli sağlam değilse yine de yıkılır" demişti. Son kez binanın altına da uhu sürerek yapıştırdı ve mukavvayı şiddetle sarstı. "İşte hem zemini hem de kendisi sağlamsa bir binanın, deprem onu yıkamaz" dedi.

Doğal afet denilen olayların aslında hiç de doğal sebeplerden kaynaklanmadığını, aksine onları afete dönüştürenin biz insanların yaptıkları hatalar olduğunu anlatıyordu ilkokul öğrencilerinin anlayacağı bir dille. Ona göre depremin ya da selin herhangi bir doğa olayından farkı yoktu, yağmurun yağması, çiçeklerin açması gibi doğal bir olaydı onlar. Ancak biz onları yok saydığımızdan, her yaşandıklarında bir felaket de ardlarısıra geliyordu.

Yine de depremi, burnumuzun dibinde yaşadığımız güne kadar, hep uzakdoğu ülkelerine yakıştırıyordum. Sanırım pek çok insan da benim gibiydi. Bir türlü bunun bizim de başımıza gelebilecek bir şey olduğunu düşünmemiştik. Ancak geldi...

Sanırım bu her şey için geçerli. Her gün geçtiğimiz sokaklarda yaşanan trafik kazalarını, cinayetleri, hırsızlıkları okuyoruz gazetelerden ancak hep sanki uzak diyarlarda yaşanıyor gibi geliyor bunlar. Ya da evlenmek, askere gitmek, işsiz kalmak, ölmek vs. gibi herkeslerin yaşadığı şeyler yaşandıkları güne kadar hep başkalarının hayatlarında olan ancak bizim başımıza asla gelmeyecek şeyler gibi gözüküyor. Sonra tabii, gün geliyor, onlar da yaşanıyor.

Bunlardan bir tanesi de küresel ısınma ve onun sonuçları. Bu işin sorumlusu kimdir bilemiyorum ama küresel ısınma topluma hiç de gerçekçi bir sorun gibi gözükmüyor anlaşılan. Küresel ısınmanın sonuçları sadece tropik adalarda yaşayanları ya da kutuplardaki penguenleri etkilemeyecek. Onun sonuçlarını her gün burnumuzun dibinde görmeye başladık.

Şimdi her gün olmasını beklediğimiz depremi, nasıl bir zamanlar sadece uzakdoğuda yaşanır sanıyorduysak, bugün de küresel ısınmayı tropik bölgeleri etkileyecek bir şeymiş gibi görme hatasını yapıyoruz. Seller, kuraklıklar, kıtlıklar sanki çok uzaklarda olacakmış gibi.

Oysa kuraklık geçen yaz Ankara'yı vurmuştu. Birkaç gün önceyse İstanbul'da devasa bir sel yaşandı. Bu yaşananlar sanayinin salgıladığı sera etkisi yaratan yüksek miktarda karbon gazının gezegenin ısı seviyesinde yol açtığı birkaç derecelik yükselmenin sonucu olarak ortaya çıkıyor. Yani yazın kuraklık çekmemiz ve kışın sel sularıyla boğuşmamız, karbon üretim miktarlarını kısıtlayacak önlemler almayı reddeden hükümetlerin ve elbette bu hükümetlerin önlem almasını engellemek üzere lobiciliğe milyarlar yatıran dev şirketlerin suçu. Onlar kar etsin diye, zenginliklerine zenginlik katsın diye biz ölüyoruz, biz yoksullaşıyoruz.

Katrina kasırgası yaşandığında, dönemin ABD hükümeti, zenginlerin oturduğu muhitleri sel basmasın diye baraj kapaklarını açmış ve siyahlar ile yoksulların yaşadığı sanayi bölgesini sular altında bırakmıştı. Felaket binlerce insanın ölümüne yol açtı. Bunların büyük çoğunluğu kurtarma ekiplerinin yardım etmeye tenezzül etmeyeceği siyahlar ve işçilerdi.

İstanbul'daki selde tır şöförlerinin ve serviste sıkışan işçilerin ölmüş olması da, selin yoksul semtleri vurmuş olması da tesadüf değil. Aksine burada defalarca yazmış olduğum gibi, küresel ısınma en çok yoksulları etkileyecek. Bugün karşı karşıya olduğumuz durumsa, tıpkı 1999'da depremin Türkiye'de de yaşandığını öğrendiğimiz gibi, küresel ısınmanın Türkiyeli yoksulları da öldüreceği gerçeğini öğrenmiş olmamızı sağlamalı.

Küresel ısınmaya karşı mücadele çevrecilere bırakılacak bir iş değil. Küresel ısınmayı tasarruflu ampüller kullanarak engelleyemeyiz. Bu mücadelede sendikaların, yani işçilerin ve yoksulların en ön safta yer alması gerekir.

Ekim'in başında İstanbul'da IMF ve Dünya Bankası toplanıyor ve ilk gündem maddeleri küresel iklim krizi olacak. Daha önce G8 toplantısında da bu madde gündeme geldi ancak hiçbir somut önlem kararı çıkmadı. Zenginler, karlarını azaltacak önlemler almak istemiyorlar, nasıl olsa iklim krizi onları vurmayacak.

Onların milyarlarca dolarlık lobileri var. Bizimse kendi hükümetlerimizi zorlamak için taban hareketimiz. Geldikleri zaman sokaklarda olalım ve onlara "Şirketleri değil, gezegeni kurtarın" diye haykıralım. Daha önce haykırdık ve Kyoto'yu imzalamalarını sağladık, şimdiyse bir adım ileri gitmenin zamanı...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder