20090524

Marks'ın Güncelliği*

Geçen gün, sabahın çok erken saatlerinde okula gitmek üzere evden çıkmıştım, bir gazete alıp otobüse bindim. Otobüs kısa sürede epey doldu, sabah daha güneşin doğmasının üzerinden birkaç saat geçmiş olduğu halde neredeyse ayakta yolcu alacak yer bile kalmamıştı içeride.

Neyse ki birkaç dakika erken gelmiş olmam sayesinde oturacak bir yer bulmuştum ve aldığım gazeteyi okumaya başladım. Yazarlardan biri işçi sınıfının çok küçüldüğünü ve neredeyse ortadan kalktığını anlatan bir yazı kaleme almıştı. Anlattığına göre beden gücünün fabrikalardan çekilmesiyle birlikte işçi sınıfı ortadan kalkmıştı ve bir grup solcu bu kaybolan sınıfın arkasından ağıt yakıyor, siyasette folklorik bir şekilde yaşayıp gidiyordu.

Bu beni şaşırttı çünkü ben her sabah bindiğim bu otobüsü düzenli olarak dolduran, yataktan en fazla yarım saat önce kalkmış, yarı uyur yarı uyanık insanların ya benim gibi öğrenci olduklarından okullarına ya da işçi olduklarından işlerine güçlerine gitmekte olduklarını düşünürdüm. Aklıma da bu kadar erken saatte kalkıp yola çıkmak için daha iyi bir sebep gelmezdi. Ama işçi sınıfı yok olduğuna göre demek ki başka bir sebebi vardı, ya da yazıyı yazan kişi yanılıyordu!

Yazarın yanılıyor olup olmamasının neden önemli olduğunu sorabilirsiniz. Bunun cevabı ise açık, Marx ve Marksizm işçi sınıfından ayrı, bağımsız düşünülemeyecek bir kişi ve ideolojidir. Bunu Marx kendisi söylemektedir, Marksizm sınıflı toplumun varolduğunu, sınıf çelişkilerini, mülkiyetin olmadığı bir dünyanın kurulabileceğini anlatan ilk ideoloji değildi. Sınıflı toplum ilk olarak burjuva ideologlarınca dile getirilmişti veya kapitalizm sonrası yaşamı arzulayan ütopik sosyalistler mevcuttular. Marksizm’i tüm bunlardan ayıran şey kapitalist toplumda tüm çelişkilerin temelinde yatanın işçi sınıfı ile burjuvazi arasında varolan çelişki olduğunu anlatmasıdır. Başka bir deyişle bu emek-sermaye çelişkisidir. Dolayısıyla Marksizm işçi sınıfını dünyayı değiştirme gücüne sahip olan tek sınıf olarak tanımlar.

Bunu yanlış anlamamak gerek. Kimi zaman Marx, cinsiyet, din, ırk, ulus gibi meselelerde kaynaklanan ezen-ezilen ilişkilerini görmezden gelmekle ve tüm meseleyi ekonomiye indirgemekle itham edilir. Aksine, Marx tüm bu çelişkilerin ve ezilen insanların farkındaydı. Ancak eziliyor olmak bize dünyayı değiştirebilme gücü vermiyor, işçi sınıfına dünyayı değiştirebilme gücünü veren de eziliyor olması değil.

İşçi sınıfına dünyayı değiştirme gücünü veren şey, onun dünyayı hali hazırda yaratmakta olan sınıf olması. İşçi sınıfı kendi ürettikleriyle, kendi emeğiyle kendisini ezen sınıfı, burjuvaziyi yaratır. Burjuvaziyi burjuvazi yapan yegane şey, ezdiği işçilerin verdiği emektir. Onu zengin, mülk sahibi, egemen yapan şey çalıştırdığı insanların emeklerinden çaldığı karlardır.

Ancak bu diyalektik bir ilişkidir. Aynı zamanda burjuvaziyi yıkacak olan da işçi sınıfıdır. Onu “ezilen” yapan şey aynı zamanda “devrimci” de yapar. İşçiler çalışmayı bıraktıkları anda üretim, dolayısıyla serbest pazardaki ticaret durur ve patronlar kar edemez. Bunun gerçekleştiğini büyük grevlerde şahit olabiliriz.

Ancak tabii ki eğer işçi sınıfı diye bir şey artık mevcut değilse evlerimizdeki Marx kitaplarını atabiliriz. Neyse ki böyle bir durum mevcut değil. Aksine işçi sınıfı tüm dünyada hiç olmadığı kadar büyük. Sözgelimi bugün sadece Kore’deki işçiler Marx’ın yaşadığı dönemdeki işçilerin sayısından daha fazla.

Ekonomik krizle beraber tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de işçi hareketinin sesi her zamankinden fazla duyulur oldu. Daha geçen hafta LC Waikiki’ye üretim yapan MEHA işçileri aylar süren grevlerinde başarıya ulaştılar. Kurtiş’te, Desa’da, Sabah ve ATV’de, Sinter Metal’de işçiler direnmeye devam ediyorlar. Geçtiğimiz günlerde Mersin’de Liman işçileri kriz bahane edilerek işten çıkarıldılar ve buna karşı direndiler. Bugün 100üncü gününe giren Sabah ve ATV grevi, IBM’de yaşanan sendikalaşma mücadelesi yahut üniversitelerdeki asistanların kadro mücadeleleri kol emeği ile zihinsel emeğin ayrılmasının ne kadar hatalı olacağını gösteriyor.

İşçi sınıfının ortadan kalktığı fikri ise fazlasıyla problemli bir işçi algısından dolayı ortaya çıkıyor. Sovyet dönemi propaganda filmlerinde görebileceğimiz tek tip işçiyi yaşadığı çevrede göremeyenler, beden emeği ile zihinsel emeği yapay ve mekanik bir biçimde ayrıştıranlar “artık işçi kalmadı, kaldıysa da önemsiz bir sayıdalar” diyebiliyorlar. Oysa işçi dediğimiz bu değildir. Marx’ın işçi sınıfı olarak tanımladığı sınıf “yaşamını sürdürmek üzere emeğinden başka satacak hiçbir şeyi olmayan kişilerden” oluşur. Bu üretim araçlarının mülkiyetiyle ilgili bir durumdur, kapitalistler üretim araçlarının mülkiyetine sahiptirler ve işçiler kapitalistlere emeklerini satarak hayatlarını sürdürürler. “Sınıf, sömürünün sosyal yapıdaki yansımasıdır”

Eskiden “artık herkesin buzdolabı olduğu” söylenerek işçi sınıfının ortadan kalktığı kanıtlanmaya çalışılırmış. Evet hepimizin buzdolabı olabilir, hatta ipodlarımız, bilgisayarlarımız olabilir. Starbucks’ta çok güzel ve dünyanın dört bir yanından gelen kahveleri içebilme imkanına sahibiz günümüzde. Ama hâlâ o kahveyi satın alabilmek için saatlerce çalışmak zorundayız. Yani emeğimizi üretim araçlarının sahibi bir kapitaliste satmak zorundayız.

Hatta sosyal demokratların iddia ettikleri gibi sosyal reformlarla birlikte bu sistemin içerisinde daha güzel yaşamlara sahip olma ihtimalimiz dahi olabilir. Yine de seçimlerimiz hiçbir zaman “çalışmak ile çalışmamak” arasında değil, “nerede, kimin için çalışacağımız” konusunda olacak. Yani işlerimizi gönüllü olarak yapmıyoruz, aksine işlerimizi yapmak zorundayız. Yani hâlâ kapitalist sistemin köleleriyiz.

Bir holdingin patronu için yahut bir devlet kurumuna bağlı olarak çalışıyor olmamız, mavi yakalı ya da beyaz yakalı olmamız, fabrikada, hastanede, okulda hatta evinizde çalışmanız, yaptığımız işi çekiçlerle yahut bilgisayar klavyeleriyle yapıyor olmamız, bir besini üretiyor ya da onu servis ediyor olmamız bu noktada bir fark yaratmayacaktır.

Bir ay boyunca çalışır, ay sonunda kazandığınız parayla faturalarınızı ve taksitlerinizi öder, krizle birlikte biraz zor ama belki kenara üç-beş kuruş atar sonra da ertesi ayın ilk günü sabah kalkar yeniden işe gider ve tüm süreci yeniden başlatırsınız.

Dolayısıyla Marx’ın 1800lerin sonunda anlattığı işçilerden çok farklı bir hayat sürmezsiniz. Marx’ı güncel tutan şey tam da budur işte. Marx, kazandığı para ile ancak faturalarını ödeyen ve karnını doyuran, mülk sahibi olamayan, her gün işine giden bu sıradan insanlarda dünyayı değiştirebilecek bir nitelik görmüştü, hatta ona göre dünyayı değiştirebilecek insanlar ne silahlı kahramanlar, ne emrinde binlerce asker olan paşalar ne de siyasi partilerdi, sadece ve sadece sıradan insanlar, işçiler tabandan örecekleri hareketle dünyayı değiştirme yeteneğine sahiptiler.

Marx işçi sınıfının kurtuluşunun ancak ve ancak kendi eseri olacağını anlatıyordu. Her sabah otobüste karşılaştığımız, içerisi kalabalıklaştığı zaman arka tarafa yürümek istemeyen insanlara bakarken bizim de görmemiz gereken, işte bu güç. Bu yüzden Marksizm deyince akla gelen şey tabandan hareket olmalı.

Biz bu gücü 1917 yılında Ekim Devriminde gördük. Bugün işçi sınıfının güncelliği Marks'ın güncelliği, Marks'ın güncelliği marksizmin güncelliği ve marksizmin güncelliği devrimci partinin güncelliği demek. Bu yüzden devrimci bir partiye üyeyiz.

Elbette 2 gündür konuştuklarımızın kitlendiği nokta Marx'ın güncelliği, ancak hangi Marx'ın güncelliği konusu. Güncel olan Marksizm; önce Anarşizm ile, daha sonra reformizmle hesaplaşmış, Troçki ile birlikte bürokrasi ile hesaplaşmış ve Cliff ile birlikte Rusya'nın devlet kapitalizmi olduğunu iddia etmiş, Türkiye'ye gelince burada Kemalizm ve Milliyetçilikle mücadele etmiş bir Marksist gelenek: Aşağıdan Sosyalizm akımı. Bütün bu hesaplaşmalarla dolu tarih bugün kimlerin paşaların, ulusalcıların yanına kimlerinse darbeye karşı çıkan kitlelerin yanına götürüyor belli. Ergenekon davası süreci tüm bu tarihin bir sonucu. Hangi devrimci partinin cevabı da işte burada yatıyor.

_______________________________________________

*Bu metin, 23 Mayıs Cumartesi DSİP tarafından düzenlenen Marksizm Festivali'nde yapmış olduğum konuşmanın metni.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder