20090426

Isınırken...

Fotoğraf: Zeynep Pekiner

Az kişiydi, tamam, abartmamak gerek, rengarenkti, epey gürültü yapıyordu hep birden bağırınca ama, aslında az kişiydi. Güzel bir cumartesi sabahı sıcak ile soğuk arasında bağırıp çağırmaya gelen o kadar insan bile yeterdi yine de. Çünkü o kadar insan da olsa hep bir ağızdan "hiç kimse asker doğmaz" diye bağırıyordu da birisi de çıkıp da "yok yav, olmaz öyle şey" demiyordu.

Tabii anlamıyordu bazısı, ya da biz mi anlatamıyorduk ki, küresel ısınma bir çevrecilik işi değildir, bunu da en iyi evlerini su bastığı için mülteci olan kara derili balıkçılar anlıyor şimdilik ki küresel ısınma bir ölüm kalım mücadelesidir. Bunu anlamak için illa ki su için savaşmak gerekmiyor değil mi? Yani küresel ısınma bir orta sınıf doydoyu değil resmen yoksulların eline bir taş alıp buldukları ilk camı çerçeveyi indirmesini gerektiren bir konu. Çünkü yine günü gelip de su için komşu halklarla savaşmaya başladığımızda orta sınıf beyfendi ve hanımefendiler gelmeyecekler, yine zavallı çocuklar akıllarına bir yığın milliyetçi fikir doldurulup savaşmaya gönderilecekler. Bu bir adalet mücadelesi yani, doğrusu bir savaşı ilerde vermemek için şimdi savaşmanın mücadelesi.

Hani gazetecilerin anlattığı, enerji bakanının pek beğendiği sifon haznesine 2 litrelik su şişeleri koyarak iklim değişikliğini durdurma iyimserliği var ya, hani çamaşır makinelerini tam doldurmadan çalıştırmayınlı önlem paketleri. İşte Ergenekon'un Ayşe teyzeyi ilgilendirmediğini düşünenler, konu küresel ısınma olunca da sifonu çok çektiği için ya da çamaşır makinesini doldurmadan çalıştırdığı için bütün suçu ona yıkıyorlardı. Oysa Ayşe teyze ne yapsın, tek derdi su faturasını nasıl yatıracağıydı, kadının torunu su savaşında ölecek, yazık! 

Bu bir adalet mücadelesi, adaletsiz dünyanın adaletsizliğine bakın ki, yine büyük şirketler, servetin sahibi parlak iş adamları değil; bu işten ilk etapta etkilecek olan dünyanın en yoksul bölgeleri. Şimdiden gıda krizi sebebiyle ölen, hastalanan, berbat durumda yaşayan milyonlarca insan var. Bu insanlar suya ulaşamadıkları için salgın hastalıkların pençesindeler. Bunun sebebi de birilerinin fazla çamaşır makinesi kullanması değil, üretim sırasında devasa fabrikaların karbon salınımları sebebiyle ve atmosferde oluşan sera gazlarıyla birlikte küresel sıcaklığın birkaç derece artması ve buna bağlı olarak iklimin değişmesi. Birkaç onyıl içerisinde önlem alınmazsa geri dönülemeyecek bir noktaya geleceğiz.

Karbon salınımını durdurmak için ne nükleer santraller ne "yerli malı yurdun malı temiz kömürler" ne de suyu, elektriği az kullanalım tarzı bireysel çözümler çare olabilir. Tek çare hükümetlerin alabileceği önlemler ile karbon salınımını azaltmak için şirketlere yapılacak olan yaptırımlar ve büyük bir toplumsal dönüşüm. Bunun için gerekli bütçe var, ancak bu bütçe iklimi değiştirmek yerine batan bankaları kullanmak için kullanılıyor. IMF batan bankalar için 200 milyar doları gözden çıkardı, oysa milyonlarca insanı ölüme sürükleyen gıda krizi 6 milyar dolarla çözülebilir. Sadece evlerin yalıtımı ve elektrik kaçaklarını önlemek için kullanılacak birkaç milyar dolarlık yatırım devasa tasarruflar sağlayabilir. Sadece toplu taşımada yapılacak dönüşümler atmosfere salınan karbonun azalmasında büyük rol oynar. Ancak dünyanın devasa şirketleri, örneğin BP, Exxo-Mobile, General Motors gibi petrol ve otomotiv üreticileri bunları engelliyor ve küresel ısınmanın varolmadığına dair kamuoyu oluşturmak üzere lobicilik yapıyorlar. Çünkü onları ilgilendiren insanlar değil KÂR...

Toplumsal muhalefet güçleri henüz işin ciddiyetinin farkında değiller. Küresel iklim mücadelesinin anti-kapitalist özünü göremiyorlar. Küresel iklim mitinglerine meslek örgütlerinin ve sendikaların kitlesel katılımları söz konusu değil. Oysa bu mücadeleyi verecek olan, bu işten en çok etkilenecek yoksul kesimler olmalı. Ne yazık ki meslek örgütlerinin başında hala ulusal çıkarları düşünen "termik santraller kurulsun çünkü kömür yerli sermayedir" diyen kafalar var yahut ekolojist mücadeleyi bir orta sınıf işi olarak görüp önemsemeyen zihniyetler var. Hatta nükleer santral ve iklim kampanyasını "dış güçlerin oyunu" olarak gören garip kişiler de mevcut. Bir mücadele alanı da meslek örgütü ve sendika yönetimlerinden bu ulusalcı-sekter kafaları temizlemek olmalı. Bunun da yolu güçlü bir taban hareketi yaratmaktan, mücadeleye emek güçlerinin en üst düzeyde katılımını sağlamaktan geçiyor. Avustralya'da iklim kampanyası, KYOTO'yu imzalamak istemeyen hükümeti devirdi, burada niçin olmasın?

İşte 25 Nisan 2009 günü Kadıköy'de sokağa çıkan o az kişi bunları söylüyordu. Bu daha bir başlangıçtı. "İŞ, İKLİM, ADALET" demeye devam edeceğiz ve bu kez sizin de katılımınızla onbinler olacağız, yüzbinler olacağız.

Çünkü bu bizim dünyamız, şirketlerin değil...

20090415

Ergenekon'da son dalga ve 28 Şubat gazeteciliği

Dün Aydın Doğan medyası başta olmak üzere ülkenin çok satan gazeteleri, bugüne kadar Ergenekon davasına destek vermiş Radikal gibi demokrat kimliğine yakın duran gazeteler dahi davanın yön değiştirdiğine, raydan çıktığına dair yazılar yazdılar. Ertuğrul Özkök ve Ayşe Arman gibi Cumhuriyet Mitingi destekçisi isimlerse saldırganlıklarını arttırmış ve provakasyon denilebilecek yazılarla, özellikle Türkan Saylan'ı kendilerine malzeme ederek öfkeli satırlar doldurmuşlardı.

Bu yalnızca ulusalcı cephenin seçim sonuçlarında MHP ve CHP'nin oylarını yükseltmesinden güç almış ve daha cesurca konuşacak duruma gelmiş olduklarını göstermiyor. Bu ayrıca Ergenekon davasının burjuvaziyi hiç olmadığı kadar rahatsız etmeye başladığının da göstergesi. Tüm bunların yanı sıra, 28 Şubat darbesinin olmazsa olmazı "darbenin sivil ayağı" medyanın hiç bir yere gitmediğinin de bir göstergesi. Pekala, o halde Ergenekon'un bu son dalgası ne anlama geliyor?

28 Şubat darbesinin başarılı olması ve ardından gelen 4 darbe girişiminin başarısız olması bize bir gerçeği gösterdi. Günümüzde siyasetin niteliği değiştiği gibi darbenin niteliği de kökten değişmiş durumda. Artık günümüzde 27 Mayıs benzeri darbeler gerçekleştirilemiyor, bir grup askerin emir komuta zincirinin dışında yanlarına bir kaç birlik alıp bir grubun TRT binasını bir grubun da TBMM'yi basması ile darbe gerçekleşmiyor. 12 Eylül'deki deneyimin benzerini yaratmak ise mümkün, Cumhuriyet gazetesinin bombalanması ve Alevi-Bektaşi fedarasyonlarının başkanını öldürme planları zaten böyle bir kaos ortamının yaratılmasını istediklerini gösteriyor.

Ancak bunlar dahi yetersiz. 27 Nisan muhtırası gösterdi ki, artık ordunun muhtırası tek başına yeterli değil. Aksine, eğer böylesi bir muhtıraya geniş bir toplumsal destek sağlanmazsa bu muhtıra ters tepiyor. Muhtıra verildikten sonra, AK Parti'ye belki de oy vermeyi hiç düşünmemiş yüz binlerce demokrat ve özellikle Kürtler seçim günü sandıkta AKP'yi seçtiler ve AK Parti tahmin edilemeyecek kadar yüksek, %47 oy aldı. Kapatma davasının sürdüğü süreçte AK Parti'yi eleştirmek ve politikalarına karşı mücadele vermek zor hale gelmişti çünkü seçilmiş bir hükümetin hükmetme hakkı tehlike altındaydı ve bu süreç emek hareketi başta olmak üzere tüm demokratik mücadeleye zarar veriyordu.

28 Şubat Muhtırası ise geniş bir kamuoyu oluşturma süreci sonunda verilmiş ve darbe girişimi başarılı olmuştu. Dönemin başbakanı Erbakan bir daha girmemek üzere siyaset dışına çıktı ve İslami hareket bir daha aynı güce asla ulaşamadı. Bu süreçte aslında Susurluk çetesine karşı başlatılan "Çetelere karşı bir dakika karanlık eylemleri"nin içeriğinin manüple edilmesi ve "Refahyola karşı bir dakika karanlık" şeklini alması, ortaya çıkıveren Aczimendi tarikatı ve Fadime Şahin olayı gibi gündemler ve Erbakan'ın ve Refah Partisinin provakatif tutumu ("Glu glu dansı yapıyorlar" ve özellikle ışık kapama eylemlerine "Mumsöndü" benzetmesi yapılması Refahçılarca)  darbeye sivil toplumda bir zemin hazırlama görevi görüyordu.

Bu sürecin benzerini Ergenekon'un darbe girişimlerinde yaşıyor muyduk? Mersin'deki bayrak yakma eylemi ve 2005 sürecince ülkede yükselen faşizm (örneğin Bursa'da yemekhane zammını protesto eden öğrencilere saldırılar vs.) tesadüf değil. Aynı şekilde Cumhuriyet mitingleri ve süreç içerisinde sürekli yapılan "laiklik elden gidiyor" propogandası da çok mazilerde kalmış olaylar sayılmaz. Cumhuriyet gazetesinin bombalanması olayı örneğin çok açık bir örnek.

Pekala bunun sivil toplum kanadı da var. Türkan Saylan'ın değerli bir bilim insanı ve bir eğitim gönüllüsü olduğunu biliyor ve kendisinin eğer suçlanıyorsa dahi yargılama sonucu bu kanlı çeteyle hiçbir bağının olmadığının anlaşılmasını diliyorum, ne denir ki başka. Ancak derneği ÇYDD'nin öğrencilere burs karşılığında haftalık toplantılar yaptığı ve bu toplantılarda özellikle AKP karşıtı ve darbe yanlısı propaganda yaptığı, Cumhuriyet mitinglerine katılmayan öğrencilerin burslarının kesildiği bilgisi üniversitede okuyan arkadaşlarımdan duyduğum şeyler. ÇYDD'nin masum olduğunu iddia edemem, aksine kimseyi töhmet altında bırakmadan günümüzde sivil toplum kuruluşları olmadan darbe yapılamayacağını söyleyebilirim. ÇYDD'nin bu noktaya kemalist cumhuriyetçi fikirleri sebebiyle bilinçsizce ergenekon tarafından kullanılmış olabileceği ya da bilinçli olarak bu darbe girişiminin içerisinde olabileceği ihtimalleri ise mahkeme tarafından ortaya konulacaktır üçüncü iddianame ile birlikte.

Ancak bu noktada davaya verdikleri desteği kesmeyi düşünenler büyük bir hata yapıyor ve tam da b sivil toplum-medya ikilisinin zokasını yutuyorlar. Elbette dünkü medya, darbe günlüklerinde "Bu medyayla darbe yapılmaz" dedikleri medya değildi, aksine 28 Şubat günü gazetelerde ne vardıysa o vardı adeta. CHP-MHP'nin son zamanlarda klasikleşen blok davranışları medyayla bütünleşmiş, "Darbeye karşı artık bu son dalga olsun" diye bağırıyorlardı hep bir ağızdan. Daha da kötüsü AK Parti'nin oy oranlarındaki düşmeyle birlikte Ergenekon'un hala zinde olan kesimi kendisine güç bulmuştu ve 27 Nisan'da asla başaramadıkları, yanlarına alamadıkları kamusal desteği aldılar. Buna mizah dergileri dahi alet oldu

Ve nihayetinde Genelkurmay başkanı uzun bir demeç verdi. Bunu da hiç bir kesim tehlikeli ya da garip karşılamadı, neredeyse beklenen ve içleri rahatlatan bir şey oldu bu demeç. Örneğin Hürriyet'ten Fatih Çekirge'nin yazısının taşıdığı altmetin, asker övgüsü, askerin siyasetin önünü açtığı vurgusu vs. açıkça yeni bir darbenin tezgahlandığını işaret ediyor. Bu işaretler Ekim-Kasım aylarında AK Parti'ye kapatma davasınnı açılacağı söylentileriyle birleşince ortaya ürpertici bir tablo çıkıyor.

Bu artık Ergenekon davasında bir sona ulaşmaya başladığımızın göstergesi mi? Bunu zaman gösterecek. Ancak dava kamuoyu desteğini yitirirse tıpkı Susurluk döneminde olduğu gibi çetelerin ve katillerin yargılanması yarım kalacak. 

Ergenekon davasının arkasında durmaya devam etmeliyiz. Darbelerin olmadığı, demokrasinin olduğu bir ülkede yaşamak için mücadeleye devam...

20090411

Nato Mitingi ve Solun Ulusalcılığı

4 Nisan günü Strazborg'da NATO toplantısında sömürü planları konuşulurken, Kadıköy'de, tüm dünya ile birlikte NATO karşıtı bir miting düzenlendi. Uluslararası savaş karşıtı hareketin bir parçası olan Küresel BAK "60 Yıl Yeter! NATO Dağıtılsın!" sloganıyla, çoşkulu, kalabalık, rengarenk bir kortej halinde yürüyordu. Gündemde Afgan halkı ve direnişleri vardı. Ancak solun geri kalanına bakıldığında onlar bu havadan kat kat uzakta ulusalcılık ve nostalji dansları yapmakla meşguldüler.

Aslında tablonun böyle olacağı günler öncesinden belli olmuştu. Örneğin Gençlik Muhalefeti diye bir grup geçenlerde deniz kıyısında "6. Filo'nun maketini yakıyoruz" etkinliğini yaparken aslında kendilerinin de o günlerde varolan gerçek gençlik muhalefetinin bir maketi olduklarını ima ediyorlardı farkında dahi olmadan. Ancak bu onların suçu da değildi, zira solun NATO'ya genel bakışı da böyleydi. "NATO'ya boğazlar kapatılsın!" ve "NATO ülkemizden defol" pankartını açan EMEP'liler, NATO'nun Türkiye'yi işgal etmiş yabancı bir ordu olmadığının, aksine Türkiye'nin NATO'nun en büyük ordularından biri olduğunun ve Afganistan'ı işgal ettiğinin farkında değiller miydi acaba? Nereyi, kime kapatıyorlardı, kimi nereden kovuyorlardı? Ya da "Türkiye NATO'dan derhal çıkmalıdır" diyenler, "Türkiye NATO'dan çıksın ama NATO kalmaya devam etsin, ister Afganistan'ı, ister Pakistan'ı bombalasın" mı diyorlardı? Bilmiyorum, artık anlayamıyorum.

Tüm bunların yanında benim en çok kafamı karıştıran "Amerikan askeri olmayacağız!" sloganı idi. Anlaşılan bu arkadaşlar Türk askeri olarak Afganistan işgaline dahil olmakta hiçbir sakınca görmüyor, yeter ki uğruna savaştıkları bayrak ABD bayrağı olmasın!

Oysa NATO mitingini "Deniz Gezmişler NATO askerlerini suya dökmüşlerdi" destanına, "Tam bağımsız Türkiye" sloganına, "Kahrolsun ABD!" ezberine indirgeyen bu arkadaşlar farkında dahi olmadan Türk burjuvazisini aklıyorlardı. Attıkları sloganların ima ettiği, Türk burjuvazisinin hiçbir suçu, günahı olmadığı, bütün suçun ABD'de olduğu, emperyalist olanın da sadece ABD olduğuydu.

Halbuki emperyalizm bizim dışımızda olan, uzaktan gelip ülkeleri işgal eden bir şey değildir. Emperyalizm, kapitalizmin dünyadaki örgütlenme biçimidir. Böyle düşündüğümüz zaman Türkiye'nin Afganistan'da bulunmasının sebebinin ABD'den emirler alması olmadığı ortaya çıkıyor. Türkiye ordusuyla Afganistan'da bulunuyor çünkü Türkiye'deki kapitalist sınıfın, yani burjuvazinin çıkarları bu yönde ve bu çıkarlara karşı mücadele edecek kitlesel bir işçi sınıfı hareketi mevcut değil.

Bu yüzden emperyalizme, işgale, savaşa karşı çıkmak ancak kapitalizm karşıtı olmakla mümkün. Milliyetçi söylemlerle, bağımsızlık söylemleriyle alanlara çıkarsak ancak ve ancak burjuva sınıfının zokasını yutmuş bir şekilde hareket eden, muhalif görünen ancak sisteme hizmet eden yığınlar oluruz. Savaşa ve emperyalizme ulusal söylemlerle değil, küresel anti-kapitalist hareketin bir parçası olarak karşı çıkmak gerekir. (Ayrıca bkz: Irkçılığa ve Milliyetçiliğe karşı Mücadele ve İşçi Sınıfı)

NATO mitinginde, seçimlerde aldıkları tarihi yenilginin bozduğu morallerini, sol yumruklarını havaya kaldırıp yeminler ederek düzeltmeye çalışan solcular, halktan daha da kopmaya ve iyice küçük bir cemaate dönüşmeye çaba harcarken bir gerçeğin altı daha da kalın çizgilerle çizildi şimdi: Yeni solu örmek acil bir görev, çünkü Deniz Gezmiş'e verdiği önemin azıcığını direnen Afgan halkına vermeyenler geleceği kuramazlar. 12 Eylül yargılansın derken birkaç sene önce darbe yapmaya kalkışanları solcu ilan edenler geleceği kuramazlar. NATO'yla ilgili bir mitingte partilerinin isminden başka yazacak birşey bulamayanlar geleceği kuramazlar! CHP ve MHP oylarını arttırdı, AKP'nin oyları düştü diye sevinenler geleceği kuramazlar! Onlar geçmişe aşıklar, partilerine aşıklar, cumhuriyetlerine aşıklar.

Biz anti-kapitalistlerin önünde ise, geleceği kuracak kitlesel bir sol partiyi inşa etmek gibi büyük bir görev var. Bunun aciliyeti her gün daha fazla ortaya çıkıyor. NATO mitingi de, hezimete uğrayacağı ilk günden beri belli olan ve nihayetinde hezimete de uğrayan "Biz de Varız!" kampanyası da hep bu gerçeğe işaret ediyor. Şimdi savaş, işgale, emperyalizme, ırkçılığa, milliyetçiliğe, ulusalcılığa, yurtseverliğe, ayrımcılığa karşı, özgürlüklerden, barıştan, işçiden yana anti-kapitalist bir partiyi hep beraber kurma zamanı.

Biz başladık, bekleriz...

Ulusalcılar, anti-emperyalistler, Obama...

Ne kaliteli bir medyamız var! Obama ülkeye geldi geleli gazeteler manşetlerini Bulvar gibi erotik yayınlardan ödünç almışa benziyorlar. Böyle gazetelerde düzenli olarak Türk erkeklerini öven, Türklerin misafirperverliğine övgüler yağdıran gazetenin çıktığı döneme göre Alman veya Rus kadınlarla yapılan röportajlara yer verilirmiş. Elbette bu yazılar kısadır ve asıl büyük alan fotoğraflara ayrılırmış ya...

Obama için de neredeyse benzer yazılar yazdılar. Hele ki Yeni Şafak'ın ikiyüzlülüğüne bittim. Yahu adam camide ezanı beklemiş diye bu kadar övülmez ki! Adamın ismi Hüseyin diye tüm islam aleminin bir numaralı dostu ilan ettiler. Bu herif değilmiydi ki İsrail'in en saldırgan olduğu dönemde dahi destek veren işgalcilere! O değil mi Afganistan'da işgali ve sömürüyü devam ettiren ve Taliban'ın da içinde bulunduğu direnişi terörist diye adlandıran! Şimdi nasıl oldu da neredeyse adam melek statüsüne getirildi! Böylesine bir belleksizlik, balık hafızalılık mümkün değil, hayır, hayır, bu artık ikiyüzlülük!

Ve orducu sosyalistler, darbe aşıkları, Ergenekon'u sol olarak görenler; görüyor musunuz o büyük anti-emperyalist silahlı kuvvetleriniz Afganistan'da hangi plana hizmet ediyor şimdi! Obama'nın Afganistan'dan "çekilme" planı, neredeyse 19. yüzyıl tarzı bir sömürge devleti oluşturmayı içeriyor. Afganistan halkının seçtiği başkanın yanı sıra ABD başkanı tarafından atanacak bir eşbaşkanın da yönetimde eşit söz sahibi olması planlanıyor. Bunun için de direnişin kırılması ve emperyalist işgalin zafere ulaşması gerek. Dolayısıyla Irak'tan çekilecek askerlerin ve Türkiye gibi NATO üyesi ülkelerden alınacak askerlerin Afganistan'a gönderilmesi gündemde ve 4 Nisan günü NATO toplantısında bu tasarı kabul edildi. Şu ekonomik kriz nelere kadir: emperyalizm artık maske takma ihtiyacı bile hissetmiyor. Demokratından darbecisine, islmacısından kemalistine bütün medya da geçmiş olan biteni şakşaklıyor, ABD başkanı kedi seviyor, "Müslümanlarla savaşmayız" diyor. Hatta o kadar seviliyor ki, seçime Türkiye'de girse kazanacak kadar!