20090206

Ulusalcıların demek istediği...dediği

Bir ara yine burada atıp tutarken, ülkenin gündelik siyasî gündeminde ortaya çıkan bir takım terimlerin ne kadar hayranı olduğumu ve özellikle bunların ilgi alanım olduklarını yazdığımı hatırlıyorum. (Bu blogun bunu yazdığımı hatırlayacak kadar sadık bir okuyucusu varsa da helâl olsun.) Hele ki şu meşhurlar meşhuru Davos meselesi sonrası dönen bir "iç politikaya alet etme" sözcük öbeği var ki, sofralar şen olsun. Baykal başta olmak üzere ulusalcı siyasetçiler ve Özkök başta olmak üzere harika köşe yazarlarımız Davos'taki çıkışı pek bir takdir ettiklerini ancak bunun iç politikaya malzeme edilmemesi gerektiğini buyuruyorlar.

Hani Tayyip Erdoğan'ın dediği kadar var diyeceğim şu batının kötü ahlakını almak meselesi. Sen git, ne güzel Hegel'ler, Marx'lar varken batının kartezyen ayrımını al ve öyle bir benimse ki, iç politika ve dış politikayı ortadan "cart" diye ayır! Olacak iş! Tabii kastedilen de, Davos'ta olan bitenin yerel seçimlerde oluşturduğu "haksız rekabet ortamı".

Neyse ki ulusalcıların dilini çözdük ki, işin aslının bu olmadığını biliyoruz artık. Nasıl mı? Anlatayım.

Epey bir süre önceydi, AK Parti'ye kapatılma davası açılmıştı değil mi? İP veya Aydınlık Çevresi gibi en radikal ulusalcılar dışında kimseler açıkça "kapatılsın bu parti" demiyordu. Hepsi hep bir ağızdan "AK Parti'nin kapatılma davasına müdahele etmemek gerekir, anayasal çerçevede bir davadır bu" demekteydi. Onlara göre bu demokratik sürecin bir parçası idi ve demokratik düzene dışarıdan müdahele etmek yanlıştı. Sonra aylar geçti, parti ne kapatıldı ne suçsuz bulundu vs. Bir yandan da Ergenekon operasyonu vardı ve bu operasyonla öğrendik ki, o bize kanunlardan, anayasal hukuktan, demokrasiden bahseden bu kişiler bir yandan da darbe planlamaktaydılar ve 3 defa (Sarıkız, Ayışığı ve Eldiven) başarısız olmuşlardı.

Bu tabii bir örnek, ancak bu örnekleri çoğaltıp çoğaltıp ne kendi canımı ne de yazıyı okuyanların canını sıkmak istiyorum. (ayrıca bkz. dans edemeyeceksem bu benim blogum değildir)

Nihayetinde, onyıllardır ABD karşıtlığı, AB'ye Hayırcılık, Tam Bağımsız Türkiyecilik üzerinden siyaset yapan,kuş gribi ve yeraltı kaynaklarının yetersizliğini dahi ABD'nin emperyalist sömürüsüne dayandıran, ülkede kötü giden, ters giden herşey için dış mihrakları suçlayan, yani bütün politik hattını aslında dış siyasete dayandıran ulusalcı, yurtsever kişiler şimdi de Erdoğan'ın Davos çıkışını iç siyasete malzeme yapmasını kıran kırana eleştiriyorlar. Dış politikayı iç siyasete alet etmekten başka politika izlemişlikleri yoktur kendilerinin halbu ki!

Perhizle lahana turşusunu yanyana görmeye hiçbirimiz itiraz etmeyiz bu topraklarda, amenna. Ancak saflık da etmeye lüzum yok, denen şey açıkça belli. "Sevgili Erdoğan, biz ulusalcıların Türkiye'de iki adet kalesi var, biri İzmir belediyesi ötekisi anti-emperyalizm, sen şimdi bizden onları da almaya niyetleniyorsun. Önce büyük anti-emperyalist şairimiz N.Hikmet'i kendine geçirdin, sonra Davos'ta yıllardır hayallerini kurduğumuz bir çıkışı gerçekleştirdin. Ama sen ABD oyuncağı, AB kuklası, işbirlikçi falan olmalıydın. Yapma Tayyip, bizden son kalelerimizi de alma. Bırak İzmir bizim olsun. Bırak anti-emperyalizm bizim olsun"

Anlaşılan, Tuncay Özkan Kanaltürk'ü AK Parti'li Koza-İpek Holding'e sattığından beri yedikleri en büyük darbeyi yemiş ulusalcılar. Doğrusu onların yerinde olmak istemezdim. Hem ulusalcılık fiilen ve teorik olarak yüz yılda görmediği bir yıkımla karşılaşıyor hem de artık o pek gizli parolalarıyla, aslında düşünce içermeyen retoriksel cümlecikleriyle kimseleri kandıramıyorlar. Zor zanaat. Baksanız ya, onlar da ne yapacaklarını bilemez hâle gelmişler, Kuran kursu açmalar, Brüksel'e geziler...

İşleri çok zor ve anlaşılan son umutları da Kılıçdaroğlu. Bu yazıdan sonra ismim iyiden iyiye AK Parti'liye çıkacak, biliyorum, ancak Kılıçdaroğlu'nun da, CHP'nin tüm belediyelerinin de kaybetmesini ve bu partinin Türkiye siyaset arenasından tamamen silinmesini diliyorum...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder