20081228

Kimlik Kartı

Gazze Şeridinde olan bitene ithafen, Filistinli devrimci şair Mahmud Derviş'ten bir şiir...

KİMLİK KARTI
Kütükte kayıtlıyım.
Arabım.
Kartımın numarası elli bin.
Sekiz çocuğum var.
Dokuzuncusu yolda.
Yazdan sonra burda.

Kızıyor musun.
Kütükte kayıtlıyım.
Arabım.
Bir işim var, çalışıyorum.
Arkadaşlarım var, acı çeken,
sekiz de çocuğum.

Taştan çıkarıyorum ekmeklerini,
üstlerini başlarını, defterlerini,
taştan çıkarıyorum.
Dilenmiyorum kapı kapı,
olmuyorum iki büklüm
eşiğinde senin.

Kızıyor musun?
Kütükte kayıtlıyım,
Arabım.
Halktan biriyim.
Sabırlıyım.
Öfkeyle kaynayan topraklara
salmışım köklerimi.
Çağlardan çok uzaklara bağlı
babam benim,
yüzyılların doğuşundan çok uzaklara,
selvilerden, zeytinlerden çok uzaklara,
bütün bitkilerden çok uzaklara bağlı.
Nujub efendilerinden değil,
kara saban sürenlerden.

Büyük babam da köylüydü
yoktu soy ağacı.
Başımızı sokacak bir kulübe
benim yuvam,
kamışlardan, dallardan

Hoşnut musun benim bu halimden?
Halkım ben.
Kütükte kayıtlıyım.
Arabım.
Saçlar: Kara
Gözler: Kahve rengi.
Özel belirtiler:
Alnında bir çatkı.

El ayası deniz kabuğunun içi gibi kırmızı.
Uyuşturur tuttuğu eli bu eller.
Ayrıca zeytin yağını,
bir de kekiği severim çok.
Arayan bulsun beni
bir yitik köyde,
adsız yollarda unutulmuş.

Tarlalarda ter döker insanları,
taş ocaklarında ter döker.
Özlüyor insanlar
insan gibi yaşamayı.
Kütükte kayıtlıyım.
Arabım.
Atalarımın üzüm bağlarını sen aldın elimden,
çocuklarımla ektiğim toprağı
sen aldın.
Bıraktın bu taşları
bize, çocuklarımıza.
Alacakmışsınız
elimizden bu taşları da,
doğru mu?

Bir daha diyorum!
Bir daha!
Kütükte kayıtlıyım.
Birinci sayfanın ta başına.
Nefret etmem insanlardan,
saldırmam hiç kimseye.
Ama aç korlarsa beni,
korlarsa çırılçıplak,
yerim etini beni soyanın,
hem de yerim çiğ çiğ.
Açlığımı kolla benim
ve öfkemi.
Damarıma basma

20081223

"Özür Dilemeyen"lere Sorularım...

Özür Diliyoruz kampanyasına imza atarken ne Türkiye adına ne Türk milleti adına imza attık 22 bin yurttaşımızla beraber. Her birimiz kendi adımıza dedik ne diyorsak. Kendi vicdanımızdı rahatsız olan, dile getirdiğimizse buydu. O halde, kabul edilebilir birşeydir ki, siz de özür dilemiyor olabilirsiniz. Vicdanınız rahatsız olmayabilir ya da gerek duymuyor olabilirsiniz. Beni ilgilendirmez. Bunun muhakemesi sizi ilgilendirir. Ya da Büyük Felaket'ten etkilenmiş, akrabalarını kaybetmiş bir Ermeni ile karşılaştığınızda ona anlatırsınız özür dilemediğinizi, bana değil. Yine de kabul edilir bir tavır.

Benim sorum da kayıtsız kalanlara değil zaten, benim sorum özür dilemediğini belirtmek için facebook grupları, alternatif imza kampanyaları açan, bununla ilgili yazılar yazanlara. Özür bekleyenlere ve atalarından falan özür dileyenlere. "Özür Dilemiyoruz" diyerek neyi kastettiklerini sormak, anlamak istiyorum. Anlayamıyorum. Cevap bekliyorum.

Özür dilemenizin gereksiz olduğunu söylüyor ve bunu belirtmek için imza kampanyası açıyorsunuz. Bunun için;

1. 1915 yılında İttihat ve Terraki yönetimi tarafından alınan kararla yurttaşımız olan (Osmanlı Devleti Vatandaşı) bir buçuk milyon insanın -bu insanlar çeteci, bağımsızlık mücadelesi vs. veren insanlar değildi, köylüler, tüccarlar, çocuklar, rahipler, yazarlar, milletvekilleri vs. vs. idi, yani bir halkın tamamı idi- ölümüne sebep olacak şekilde bir tehcire maruz kalmasının doğru ve kabul edilebilir olduğunu mu söylüyorsunuz? Bu konuda bilginiz var, yaşanan büyük acıları kabul ediyor ve Ermeni toplumunca Büyük Felaket olarak, devletimizce Ermeni Tehciri olarak isimlendirilen ve diasporanın Soykırım olarak adlandırdığı bu olayı benimsiyor ve iyi ki de yapılmış mı diyorsunuz? Demek istediğiniz şey bu mu?

2. 1915 yılında yaşanan bu olayın haklı bazı sebepleri olabileceğini mi düşünüyorsunuz. Bunu söyleyenler o dönemde Ermeni çetelerinin yaptığı katliamları öne sürüyor. Tarihi bir çarpıtma: Asıl Ermeni katliamı olarak bilinenlerin Osmanlı vatandaşı değil, Kafkasya'daki Rusya yardımıyla örgütlenen Ermeniler. Öte yandan bu dönem dünyanın pek çok yerinde bağımsızlık savaşları veriliyor. Yine de diyelim ki evet, çeteler kuran Ermeniler vardı ve köylere baskınlar düzenliyorlardı. Peki, yetimhanelerde kalan çocuklara kadar, üstelik sadece bölgede değil, bölgeden çok uzakta İzmir'de, Bursa'da, Amasya'da vs. yaşayan Ermeni yurttaşlarımıza kadar bir buçuk milyon insanı yok etmeye bir sebep midir bu? Devlete herhangi bir şekilde kafa tutan her grubun tüm üyelerinin yok edilmesi gerektiğini mi savunuyorsunuz?

3. Eşit savaş koşullarından ve karşılıklı katliamdan söz ediyorsunuz. Söyler misiniz? Bir ülke kendi halkıyla, kendi tebaasıyla eşit savaş koşulları kurar mı? 1915'te Osmanlı ordusunun nasıl bir kuvveti vardı. Madem şartlar eşitti ve karşılıklı silahlı insanlardı bunlar, nasıl oldu da 1,5 milyon insan itiraz edemedi çöllere sürülürken? Nasıl oldu da tek tük direnişlerin haricinde bugün gecekondu mahallelerinde bile görülen direnişler kadar direnişler bile örgütleyemeden düştüler yollara kitaplarını sırtlayıp? Devletin size ezberlettiği şeyler bir yana, en basit mantıkla bir bakın. Şu siyah beyaz fotoğraflardaki insanlarla Osmanlı Devleti gibi 1. Dünya Savaşına giren Emperyalist güçlerden biri, dünya pazarından pay kapma yarışındaki devasa bir eski imparatorluğun güçleri eşit midir?

4. Hadi bir de sizin için çok çok önemli olan ulusal çıkarlarınızdan bakalım... 1915 ülkede ki orta sınıfı yok etti ve onun parasını milli sermayesi için henüz bir kese altını idare etmemiş olan yeni tüccarlara verdi. Sonuç ne oldu; yabancı sermayenin ülkede hakimiyet kurması. Sanayileşmeyi 50 sene geciktirdi. Ülkenin pek çok yerinde çağdaş eğitim veren binlerce okul kapandı. Sadece Harput Ovasında 92 okul, 8 bin öğrenci... (Baskın Oran, Radikal, 16.11.2008) O dönemde Amasya'da kapatıldığı için Amerikan hocalarının Selanik'e kaçarak yenisini açtığı Ermeni-Amerikan okulu şu anda Yunanistan'ın en önemli okullarından biri. Bu olan bitenden de memnun musunuz? Bu katliamı hâlâ sahipleniyor musunuz?

5. Herşey bir yana, bir de Ermenistan'la ilişkilerden dem vuruyorsunuz. Bu olayın Ermenistan'la, Fransa'yla, Türkiye'yle vs. ilişkisi olmadığını görmüyor musunuz? Bu insanlar bizim yurttaşlarımızdı, dedelerinizle aynı nüfus belgesine sahiplerdi. Başka bir ülkenin insanları değildi. Şimdi de başka ülkenin insanları değil bizim en çok sorumlu olduğumuz, buralardan zorunlu olarak göç ettirilenlerin torunları, buralarda kaldığı için baskılara maruz kalanlar, Aşkale'ye gönderilenler, sokak ortasında öldürülen Hrant Dink'in ailesi, yakınları... Bir an olsun milli güvenlik derslerinde beyninizi yıkadıkları Jeopolitik Önem zırvalarını bırakıp düşünseniz ya...

Evet, kayıtsız kalmanızı anlarım, bu konuda hiç konuşmak istemeyişinizi, susmanızı, yok saymanızı vs. vs. Peki bizim özür dilememiz sizi niçin bu kadar rahatsız ediyor? Neden bu kadar korkuyorsunuz? Sizi bu siteleri açmaya yönelten de ne böyle? Yoksa... yoksa sizin de içinizde birşeyler sızlıyor da, bu günahı kabullenemeyip bastırmaya mı çalışıyorsunuz?

Yoksa Hrant Dink haklı da, bu tavrınızda olan bitenleri kabullenemeyen onurlu bir yan mı var? Çünkü Hrant Dink derdi ki, Türkler'in Soykırım olmamıştır demesindeki onurlu yanı görmemiz gerekir. Çünkü ona göre bu, olan bitenleri reddetmenin, bu yapılanları lanetlemenin bir yoluydu.

Eh, cevap bekliyorum...

20081217

Özür Diliyoruz...

1915'te Osmanlı Ermenileri'nin maruz kaldığı Büyük Felâket'e duyarsız kalınmasını, bunun inkâr edilmesini vicdanım kabul etmiyor. Bu adaletsizliği reddediyor, kendi payıma Ermeni kardeşlerimin duygu ve acılarını paylaşıyor, onlardan özür diliyorum.

Իմ խիղճս չ'ընդունիր 1915 ին Օսմանեան Հայերուն ենթարկուած Մեծ Եղեռնին հանդէպ անտարբերութիւնն ու ուրացումը: Կը մերժեմ այդ անարդարութիւնը, իմ հաշւոյս կը բաժնեմ Հայ եղբայրներուս զգացումներն ու վիշտը եւ ներողութիւն կը խնդրեմ իրենցմէ:

www.ozurdiliyoruz.com

20081211

Türkiye Postmodernizmini ararken...

Modernizmi kemalizmle yaşayan bu topraklar, yeni bir arayış içerisinde anlaşılan. Hükümet ve Ana Muhalefet partilerinde görülen politika ve söylem değişikliğini yerel seçimlerin yaklaşmasına bağlayan bakışı yüzeysel buluyorum. Ortada basit bir politika değişikliği değil, koskocaman bir paradigma değişikliği var. Hayır, Deniz Baykal'ın çarşaf açılımını basit bir oy peşinde koşmayla açıklayamayız, söylemini sertleştiren ve devletleştiren AK Parti'nin de yerel seçimlerden sonra "eski hali"ne dönecek olduğunu düşünemeyiz.

CHP asla yalnızca CHP değildir; CHP, devletin politik olarak durduğu yeri temsil etmiştir daima. Dolayısıyla, CHP'nin program ve tüzüğünü yenilemek üzere olduğu şu günlerde, CHP üzerinden, devletin duruşunu da anlamaya çalışmak için daha derin analizlere ihtiyacımız var.

Şimdi adım adım izlediğimizde, devletin liberal kesimlerin onlarca yıllık taleplerine olur verdiğini görüyoruz; örneğin TRT-Heşt açılımı gözardı edilemez bir mesele. Daha kaç sene önceydi Ahmet KAYA'yı linç ediyorlardı Kürtçe türkü söylemek istediğini ifade ettiği için. Öyle ki bu değerli sanatçımız ülkeyi terk edip gitti. GÜL'ün Ermenistan ziyaretinden tutun da, 2010 yılı başkenti reklamında karşımıza çıkan berber Krikor'a kadar azınlık meselelerinde alınan mesafe yüreğimizi ısıyor. Başörtüsünün devlet zihniyetinde bir öcü gibi algılandığı 2007 yazının ardından devletin siyasi temsilcisi CHP'den tek parti dönemine eleştiriler geldi. Hatta MHP lideri BAHÇELİ, CHP'yi Ilımlı İslam'ın sol kanadı olmakla suçladı.

Tüm bunlar, devletin soğuk, ciddi, suratı asık tavrından vazgeçtiğini gösteriyor olabilir mi? Yani artık daha demokratik bir devlette mi yaşayacağız? Açıkçası sanmıyorum...

Geçen sene yapılan Cumhuriyet Mitinglerinden bir sahne...

Adım adım gittiğimize göre önce Kürt sorunu açısından ele alalım. Kürt sorununu çözme gayretinde olduğunu düşünelim devletin. Bunun için yapmakta olduğu da sermaye çevrelerinin -yani liberal-demokratların taleplerine cevap vermek. Dolayısıyla bazı hak talepleri kabul görüyor, Kürtçe yayın yapan bir devlet televizyonu, Kürt Dili ve Edebiyatı kürsülerinin açılması, bölgeye yöneltilen yatırım teşvikleri gibi, gibi.

Tüm bu plan programın içerisinde Kürt halkı nerede diye baktığımızda ise gördüğümüz tablo yukarıda çizilen iyimserliği ortadan kaldırıyor. Çünkü Kürt halkının destek verdiği siyasi parti kapatılmak üzere. Hatta bu partiye yakın ve halkça benimsenmiş isimler tutuklanıp Örgüt Üyeliği ile suçlanıyorlar. Kürt Siyasi Hareketinin bir de silahlı kanadı var. Bu kanat siyasi bağımsızlık taleplerinden vazgeçmiş, demokratik özerklikle ilgili talepler geliştiriyor. Ancak devlet her türlü diyaloğu reddedip ABD destekli operasyonları tercih ediyor. Kürt halkının mitleştirdiği bir lideri var örgütün. Bu görmezden geliniyor. Ayrıca halk sokağa çıkar çıkmaz müdahalelerde bulunuluyor. Tayyip Erdoğan'ın Diyarbakır ve Güneydoğu gezisinin sonuçlarını hep beraber izledik. Bu "çözümleri" halk desteklemiyor. Çünkü bu sözüm ona barışçıl çözümlerin içerisinde Kürtler yok. Kürt sorunu Kürtlersiz çözülüyor!

Bu çözümün Kürtlerin değil, sermayenin istediği çözüm olduğu da ortada. Çünkü savaş herkes için pahalıya patlamaya başladı artık. Hem silahlı hem de siyasi savaşımı sönümlendirecek bir takım siyasi açılımlar aranıyor, ancak bunlar asimilasyon ve imha politikalarının yüzüne makyaj sürme doğrultusunda oldukça, hiç kimseye barış getirecekmiş gibi gözükmüyor. Kürt halkının barış söylemini bu şekilde görmezden gelenler, kendi istikrarlarından başka bir şey de düşünmüyor aslında.

DSP'li kadınların düzenledikleri bir eylemden...

Gelelim başörtüsü meselesine... Baykal'ın kendisini Ilımlı İslam'ın sol kanadının temsilcisi olmakla suçlayan Bahçeli'ye yanıtı "yaşam alanında örtünen insanların kılık kıyafetlerine saygı gösterilmesi, bu insanlardan bazılarının laik cumhuriyete inanan siyasi partilerde yer alması insan hak ve özgürlükleriyle laik cumhuriyete inanan herkesi mutlu etmelidir." olmuş. Buradan nasıl bir sonuç çıkarabiliriz?

Geçen yıl CHP kongresi döneminde Baykal'ın fotoğrafıyla yayınlanan dev afişlerde yazan "Din de bizimdir" yazısını sert bir dille eleştirmiştim. Şimdi, buradaki zihniyet üzerinden gidersek, sorunun insanların dini inançları olması, dini simgeler taşıması olmadığını düşünebiliriz. Ancak sorun, başörtüsü takan insanların örgütlenmesi, yahut örgütlerin bizzat kurucularının dini duyarlılıklara sahip insanlar olması. Bu hususta Baykal hâlâ Mazlum-Der'i, AK Parti'yi, Saadet Partisi'ni vs. tehlikeli olarak görüyor. Ancak kontrol, yönetim kendi ellerinde oldukça başörtülülerin, hatta çarşaflıların dahi parti üyesi olmasını kabul edebiliyor.

Yani CHP'nin yeni laiklik anlayışı Müslümanların siyasette bulunmasına karşı değil ancak Müslümanları temsil eden siyasi bir öznenin varlığına katlanamıyor. Yani bir kez daha Kürt sorununda geldiğimiz noktanın aynısıyla karşılaşıyoruz. Müslümanları dışlamıyor, ancak onlara temsil hakkı da vermiyor. "Benim kurallarımla oynadığınız sürece..." diyor CHP "...varolmanıza katlanacağım."

Devletin bu yeni makyajlı yüzünün diğer alanlarda da benzer tepkiler vereceğini tahmin edebiliriz. Devlet bugün de yaşıyor olsa Hrant Dink gibi birisinin varlığına katlanamayacaktı. Çünkü Savunma bakanı geçmişteki etnik temizlikleri överken berber Krikor açılımıyla onu kandıramayacaklarını biliyorlar. Ya da devlet hâlâ Lambda İstanbul'un varlığına katlanamıyor gibi gibi. Çünkü eşcinseller örgütlenirse, demokratlıklarının durduğu yer yüzlerine vurulur, farkındalar.

Bu yeni paradigma, artık etkisini iyice kaybeden ve çözülen baskıcı, asimile etmeye yönelik politikaların kaynağı ulus devleti ayakta tutmak için kurulmuş bir ilizyon bence. Değişen bir kabuk bile yok, yalnızca makyajlanan bir yüz var. O yüzün arkasındaysa pek değişmemiş bir zihniyet.

Bu çaba bana yıkılmaya yüz tutan modernizmi ayakta tutmak için ortaya çıkarılan post-modernizmi hatırlatıyor. Dedim ya yazının başında, bu ülkenin modernizmi kemalizmdir. Türkiye kendi postmodernizmini arıyor...

20081209

...alıntı

Avrupa'daki sosyalist devrim, ezilen ve durumundan hoşnutsuz çeşitli unsurların kitlesel mücadelesinin bir patlamasından başka bir şey olamaz. Küçük burjuva kesimler ve geri işçiler kaçınılmaz olarak buna katılacaklar -böyle bir katılım olmaksızın kitlesel mücadele olanaksızdır, bu olmaksızın bir devrimin gerçekleşmesi olanaklı değildir- ve bunlar, yine aynı kaçınılmazlıkla, sahip oldukları önyargıları, gerici fantazilerini, zayıflık ve yanlışlıklarını harekete taşıyacaklar. Ancak, nesnel olarak, bunlar sermayeye saldıracaklar ve devrimin sınıf bilinçli öncüsü, ileri proleterya, bu rengarenk, uyumsuz, birbirinden değişik, görünüşte parçalanmış kitle mücadelesinin nesnel gerçeğine ifadesini kazandırarak bu mücadeleyi birleştirip sevk edecek, iktidarı ele geçirecektir...

V.I.LENIN - Ulusal Sorun