20080628

AKP’YE KARŞI SOL SEÇENEK: Şimdi Tam Zamanı

Hüseyin Çakır’ın TARAF gazetesindeki Cuma günkü yazısına bakılacak olursa, AK Parti’ye karşı bir seçenek üretmek, yani iktidardaki bir partiye karşı alternatifi oluşturmak, her demokratik ülkede muhalefetin temel görevi ve temsili demokrasinin üzerine kurulduğu mantık olsa da; bu Türkiye Cumhuriyeti’nin kendine özgü şartlarında utanç verici bir durum, rejim ile iktidar arasında seçim yapmak, demokrasi düşmanlığı hatta cuntacılık oluyor. Çok değil, daha bir buçuk yıl önce, “Cumhuriyet”çiler Ufuk Uras’ı alttan alta AK Parti’ye destek vermekle ‘suçlamak’taydılar. O zamanlar şeriat üzerinden korku siyaseti yapanlar, böyle bir sahte kutuplaşmada taraf olmayacağını açıklayan Uras’ı da AK Parti’yi desteklemekle suçluyorlardı. Çünkü “şeriat tehlikesine” karşı onların tek yol olarak tanımladıkları milliyetçi-darbeci CHP çizgisine karşı, demokratik, özgürlükçü bir sol seçenek ortaya çıkıyor ve planları sekteye uğruyordu. Durum böyle olunca da, “ya bizdensin ya bize karşı” diyerek parmaklarıyla Uras’ı ve diğer solcuları gösterip “AKP’li” demekten çekinmiyorlardı. Şimdi de darbe üzerinden korku siyaseti yaparak seçeneklerimizi ikiye düşürmek isteyenler, darbe ve AK Parti’nin dışında bir seçenek olamayacağını ima ediyorlar. Öyle ki, demokrasi bayrağını AK Parti’ye teslim etmiş anlayış, neredeyse tek partili rejimi özlüyor. Türkiye’de demokrasinin tek adresi AK Parti imiş ve AK Parti’yi desteklememek bizi otomatikman cuntacı yapacakmış gibi! Hatırlatmak isterim. Darbeye karşı AK Parti’den yana bir tutum aldıysak, AK Parti demokrat olduğu için değil, biz demokrat olduğumuz içindi. AK Parti’ninse, demokrasi konusunda karnesinde görebileceğimiz tek artı, AB uyum yasaları çerçevesinde çıkartmış oldukları yasalardır ve hiç birisi de çok da içlerine sinmeden çıkartılmıştır. Öte yandan 301, 1 Mayıs, SSGSS gibi toplumda AK Parti’ye karşı geniş tepki uyandıran meseleler sokak muhalefetini güçlendirmiştir. Fakat bu sokak muhalefeti ne cuntacıdır ne de CHP yanlısıdır. Aksine, en demokratik haklarını kullanarak iktidar partisine muhalefet etmektedirler. Dolayısıyla AK Parti’nin dışında bir seçenek arayışı içersindedirler. CHP ve MHP, AK Parti’ye karşı devletçi seçenektir, TSK veya kapatma davası ise darbeci seçenek. Her ikisi de anti-demokratik seçeneklerdir ve kendisine demokrat, ilerici, solcu, liberal, özgürlükçü vs. diyebilecek herkes tarafından şiddetle reddedilmelidirler. Ne yazık ki AK Parti’nin halkı canından bezdiren neo-liberal politikalarına karşı bir sol seçenek bir türlü var edilemediğinden, bu bizi ürküten seçenekler pek çok insana gerçekçi gözükmektedir. Dolayısıyla, darbeyi de, statükocu CHP’yi de bir seçenek olmaktan çıkartmanın en iyi yolu, bunlara karşı, tüm anti-demokratik ve neo-liberal tutumlarına rağmen kayıtsız şartsız AK Parti savunuculuğu yapmak değil, her demokratik ülkede olması gerektiği gibi, demokratik yollardan gerçek ve gerçekçi bir muhalefeti örmek olmalıdır. Ufuk Uras’ın bir demokrat olduğunu ve AK Parti’nin kapatılmasına ne üstü kapalı ne de üstü açık biçimde destek vermeyeceğini herkes bilmektedir (ki Çakır’ın referans verdiği Milliyet gazetesindeki röportajda bunu açıkça belirtmiştir). Öte yandan AK Parti’nin kapatılma olasılığı da tarihsel olarak baktığınızda, pek çok partiyi kapatmış, zamanında bir başbakanını idam etmiş bir ülke için gayet yüksek bir olasılıktır ve bu ne ilktir, ne de dünyanın sonudur. Dolayısıyla, bir yandan kapatılmaya karşı çıkarken, bir yandan da kapatılma gerçekleşirse ne yapılacağına dair bir yön haritası belirlemek gereklidir. AK Parti kapatılırsa, açılacak boşluğu solun doldurmasını arzu etmek, kapatmaya destek vermek olarak gösterilemez. Sormak gereklidir, AK Parti kapatılırsa, doğacak boşluğu, siz kimin doldurmasını isterdiniz? Ancak bu sol seçeneğin de kuralları en baştan konulmuş, sınırları çizilmiş, şöyle olacaktır, böyle yapılacaktır diyen, yukarıdan aşağıya örgütlenmiş bir model değil; inşa aşamasında gevşek olan ve herkesin katılımına açık, çok sesli ve çok renkli bir model olarak belirlenmesi, bir kurtarıcı bekleyenleri hayal kırıklığına uğratmakta, bu durum politikasızlık olarak algılanmaktadır. Buradaki durum politikasızlık değil, demokratlıktır. Yeni olan, yarım asırdır, Halk Fırkası ile DP çizgisi ve zaman zaman gelen TSK müdahaleleri arasına sıkışıp kalmış ve insanları bu şablonları zorla seçmeye, seçmezse de seçmediği şablonlara sıkıştırmaya zorlayan siyaset anlayışına karşı, demokratik, özgürlükçü ve sol bir siyaseti mümkün kılmak, korkuyla değil, umutla siyaset yapmaktır.

Tuzla’dan işçi ölümleriyle ilgili haberler gelmeye devam ederken, fabrikalarda işçilerin örgütlenme ve sendika hakları gasp edilmeye çalışılırken, sağlık ve sosyal güvenlik haklarımız göz göre göre elimizden kayıp gitmişken, ekmeğe 1 yıl içerisinde neredeyse iki buçuk katı zam gelmişken, nükleer santral ihalesi yıl içerisinde yapılacakken, Irak savaşı ülkemizdeki İncirlik üssü sayesinde sürdürülürken, Lambdaİstanbul, GençSen, EmekliSen gibi kuruluşlar kapatılırken ve ülke bir yandan darbecilerin bir yandan neo-liberallerin kuşatması altındayken, bu umuda ihtiyaç vardır. Cuntacıları, statükocuları, düzenden nema sağlayanları siyaset sahnesinde yenebilmek için AKP’ye karşı emekten ve adaletten yana, toplumun tüm ezilen kesimlerini kucaklayabilecek, demokrasi ve eşitlik yanlısı, feminist, özgürlükçü bir sol seçeneği yaratmanın şimdi tam zamanıdır.

*TARAF, 1 Temmuz 2008 http://www.taraf.com.tr/haberv.asp?HaberNo=11795

20080620

Yerçekimine giriş dersleri

Kurnaz Tilki Coyote, ondan kat kat zeki Road Runner'ı kovalarken bazen bir uçurumun kenarına denk düşerlerdi. Uçurumun tam da kenarına geldiklerinde Road Runner kenara gizlenir, Coyote ise koşmaya devam ederdi. Yalnız koşarken, uçurumda olduğunu fark etmemiş olacak ki düşmeden koşmaya devam ederdi. Bu sırada, zaten bir kuş olan Road Runner uçarak tilkinin yanına gelir, durmasını söyler ve eline üzerinde "Yerçekimi Kanunları" yazan koskocaman ciltli ağır bir kitap verirdi. Tilki bir süre bu kitaba göz atar ve gökyüzünde yüzlerce metre yüksekte Newton'un kanunlarının ne kadar da ilginç olduğunu düşünürdü. Taa ki yerçekimini açıkladığı cümleye gelene kadar.

Modern mitlere göre Newton'un yerçekimini keşfetmesi, ağacın altında kitap okurken başına bir elmanın düşmesi ile olur. Bu mit ne derece doğrudur bilmiyorum, ancak yüzlerce metre yükseklikten düşen tilkinin canı, başına ufak bir elma düşen bilim adamınınkinden çok daha fazla yanmış olmalı. Çünkü Tilki Coyote yerçekimi kanununu öğrenir öğrenmez gökyüzünde yürüyemiyor ve izleyicilerin kahkahalarıyla aşağıya doğru hızla düşerek koskoca bir krater oluşturacak kadar şiddetli biçimde yere çarpıyordu.

Şimdi bu eski çizgi film nereden çıktı diyeceksiniz. Durun! Bu eski çizgi film bazı insanları fena halde etkilemiş, büyüsü altına almış. Yalnız tek bir büyük problemle olmuş bu etkilenme. Ne yazık ki bu bahsettiğim kişiler çizgi filmin ilk kısmını izlemişler, yani yerçekimi kanunlarından habersiz, onları bilmeyen, cahil tilkinin bu kanunları hiçe sayarak bulutların üstünde yürüdüğü o uçurum sahnesinden. Talihsizlik o ya, o anda heyecanla çığlıklar atmışlar, alkışlar tutmuşlar, ellerindeki kumandayı fırlatıp hemen en yakın dostlarını aramışlar. Tabii bu histerik sevinme nöbetleri esnasında çizgi filmin devamındaki o düşüşü de görememişler. Çizgi filmi bir daha izlemeye de fırsat bulamamışlar, çünkü artık hayatın anlamını çözdükleri için böyle şeylere vakit bulmaları imkan dahilinde değilmiş.

Kimden bahsettiğimi anlamamış olamazsınız. Hani inatla hâlâ bu ülkede olan biteni görmezden gelenler, hani onları görmezden geldikçe, reddettikçe, yoksaydıkça gerçekten varolmayacaklarını sananlar, hani düşünceler ifade edilmediğinde düşünülemiyor da sananlar... Youtube'u kapatanlar, gazetelere, mizah dergilerine bir sürü dava açanlar...

Bu ülkede yıllarca Kürt diye birşeyin olmadığı propagandası yapıldı. Bir yandan ülkede bir sürü insan ölüyordu, ancak "Kürt sorunu vardır" diyenler mahkum ediliyordu, zaten Kürt diye birşeyin varlığından bahsetmek dahi başlıbaşına bir suç unsuruydu. Sırf bu yüzden ölen tüm insanlar arasında Uğur Kaymaz gibi unutamadığımız, hâlâ aklımıza geldikçe içimizi sızlatanlar vardır ve hikayelerini bilmediğimiz, duymadığımız daha binlerce insan. Peki ne oldu? Ne kadar Kürt diye bir şeyin olmadığı propagandası yapılsa da, Kürt diye bir şey vardı ve Kürt sorunu da vardı. Nihayetinde başbakan dahi bunu ifade etti.

Türkiye, kendi tarihini yok sayan, tarihindeki gerçekleri mümkün olduğunca sansürleyen, yapay ve boşluklarla dolu bir kurguyu liselerde, ortaokullarda çocuklara empoze eden bir ülke oldu. Hatta uzun yıllar 1915 felaketi lise kitaplarında anlatılmadı bile, ki ancak Ermeni tezleri dünyada ses getirmeye başladıktan sonra bu tezleri yalanlamak amacıyla bu döneme ilişkin bilgiler kitaplara girdi. Öte yandan, Cumhuriyetin ilanı sonrası yaşananlarla ilgili propaganda içerikli bir kısa Inkîlap Tarihi dersi haricinde gençler yakın tarihten tamamen izole edildiler ve darbeler, çok partili hayata geçiş gibi konular hep üzerinde yüzeysel bilgilere sahip olunan meseleler oldu kuşağımız için. Bütün Tanzimat ve Meşrutiyet dönemi bilgileri yarım yamalak ve taraflı anlatıldığı için, tamamı Mustafa Kemal'e atfedilmiş modernite kavramı, modernite ve devlet algısı çarpık bir toplum yarattığıyla kaldı.

"Türkiye laiktir laik kalacak" sloganını atanlar, sadece bunu söyleyerek ülkenin laik olduğuna kendilerini inandıradursun, devlet yabancı gözüyle baktıkları gayrimüslim vatandaşlarına tutarlı olarak "kötü" davranmaktaydı. Devlette çalışan tapu memurları, gayrimüslimlerin evlerine el koyan silahlı çetelerle ortak çalışırken, derin devletin organı olarak bilinen bir terör örgütü Ermeni cemaatinin sözcülüğünü üstlenmiş bir köşe yazarını şehrin orta yerinde öldürtüyordu. Bu cinayetin mağdurları "Malumu ilan edin" sloganıyla mahkemeleri izlerken, hiçbirisinin de gerçekten umudu yoktu, olamazdı. Öte yandan laiklik uğruna genç kızlar eğitim haklarından mahrum ediliyor, laik ülkenin lise ve ilköğretim okullarında Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi adı altında İslam dini propagandası yapılıyordu. Laiklerse, ülkenin laik olduğunu ve böyle de kalacağını söylüyor, modernitelerinin simgesi Mustafa Kemal'e ve ordu imgesine sıkı sıkıya sarılıyorlardı.

Ülkenin medyası bambaşka bir dünyaya ait cinsel özgürlükle dolu güzel bir portre çizerken, ülkede namus cinayetleri her zaman olduğu gibi hiç azalmadan devam etmekteydi, fakat bu hiç kimsenin dikkatini çekmiyor, Batman'da genç kızlar izole edildikleri hayata bir isyan olarak, başka hiç bir çıkış noktası bulamadıklarından hayatlarına son verirken, ülke televizyonları Boğaz kıyısında yaşanan orta-üst sınıfa dair aşk öykülerini, aşkı yaşamanın tek yolu olarak empoze etmekle meşgul oluyordu, bu tek yolsa pırlantalar, lüks yemekler, itaatkar kadın ve buyurgan erkek ve elbette bolca cinsellik ve orta sınıf duygusallığıydı. Çizilen itaatkar, alışveriş düşkünü, hayatta ikinci planı sahiplenen, ancak üretim-tüketim toplumunun getirdiği çalışma hayatında da yerini kazanmış bir ideal kadın tipi, bu 'politik açıdan doğru' hayatı yaşayamayacak, evine ve içinde yaşadığı cemaate hapis, hayata bağlanma noktası da yalnızca TV olan insanları derin bir umutsuzluğa sürüklüyordu.

Elbette iktidarı yeniden yeniden yaratan bizden başkası değil. Gerçekleri söyleyenleri hayatımızdan olabildiğince uzak tutuyor, "Cehalet mutluluktur" sloganını hayatımızın odak noktası haline getiriyoruz. Bunu en çok izlenen TV programları, en çok okunan gazeteler ve kitaplara göz atarak gözlemleyebiliriz.

Yine de bu iktidarın çatlaklar verdiği yerlerde Matrix'in dışına çıkabilen pek çok insan var. Onların bu gücüyle şaşırtıcı biçimde çok satan kitaplar listelerine tüm bu 'gerçekleri' sorgulayan yeni kitaplar ekleniyor, hatta son zamanlarda modernizm ve yakın tarih konularında çıkan kitapların ve konuyla ilgilenen insanların sayısındaki artış şaşırtıcı.

Siz ne kadar inkar etseniz de İstanbul'da deprem olacak. Uçurumun üstündeyseniz, yerçekimi kanunlarını öğrenseniz de öğrenmeseniz de düşersiniz. Hayat çizgi filmlerdeki gibi işlemez. Bir bölümde yerle bir olan bir kasaba ertesi bölüm yeniden inşa edilmiş olmaz. Tıpkı uçurumdan düşünce dümdüz olan tilkinin, bir silkinmeyle eski haline dönemeyeceği gibi. 12 Eylül'den beri bu ülkenin bir türlü demokratikleşemediği gibi. Bu yüzden, lütfen uçuruma adımınızı atmadan önce okuyun Newton'un kitabını. Tüm dünya Quantum fiziğini tartışmaktayken, Newton'u bilmediğimiz için hep birlikte bir kratere gömülmeyelim. Uçuruma adımını attığınız da, artık herşey için çok geç olabilir.

20080618

Başıma bir şey gelmeyecekse...*

Başörtülü bir kız, katıldığı televizyon programında Mustafa Kemal'i sevmediğini ifade ettiği için oluşan toplumsal linç ortamı bir kez daha gösteriyor ki, Türkiye hâlâ, düşüncelerin özgürce ifade edilemediği, düşüncelerin karşılıklı olarak tartışılamadığı bir ülke. Üstelik olayın yargıya da intikal etmiş olması, "eskiden düşünceler yargılanırdı, şimdi sıra duygulara mı geldi?" sorusunu akla getiriyor. Bu grubun amacı ne o kızın sözlerini desteklemek ne de karşı çıkmak. Ancak, Voltaire'in yüzyıllar önce söylediği bir söz var, herkes de bilir aslında: "Söylediklerinizi desteklemiyorum; ama düşündüklerinizi söyleme hakkınızı sonuna kadar destekliyorum." Biz, her türlü düşüncenin özgürce ifade edilerek tartışıldığı, şiddeti körüklemedikçe ve hakaret boyutuna varmadıkça kimsenin yazdıkları, söyledikleri, düşündükleri ve duyguları için yargılanmadığı, insanların eşit, özgür, demokratik bir şekilde bir arada yaşadığı bir Türkiye görmek istiyoruz. İnsanların, beğenmedikleri düşünceleri linç etmek, ülkeden kovmak, hakaret etmek, kavga etmek yerine, medeni insanlar gibi konuştuğu ve kendi tezlerini sunduğu, hiç bir konuyu tabulaştırmadığı bir toplum görmek istiyoruz. Oluşturulan güvensizliğin ve korkunun, bu linç ortamının, her türlü demokratik hak talebinde karşımıza çıktığını ve çıkacağını, bunun tek bir görüşe ve gruba değil, herkese karşı olduğunu ve bu sebeple her bir ifade özgürlüğü ihlalinin, ifade edilmesi engellenen düşünce her ne olursa olsun, herkesin meselesi olduğunun bilincindeyiz. Bu sebeple, tüm bireylere, buna karşı çıkması ve asıl iktidarın oyununa gelerek linç ortamının bir parçası olmaması, aksine bu linç ortamına karşı hoşgörüyü ve ifade özgürlüğünü savunması için çağrıda bulunuyoruz. Tartışma programları, teması gereği çeşitli düşüncelerin ifade edildiği ve tartışıldığı programlardır, bu programlarda insanlar düşüncelerini söylerler. Tıpkı siyasi partilerin amacının belli bir program çerçevesinde düşünceleri savunmak ve yeterli oyu alırsa bunların icraatını yapmak için kurulduğu gibi. Ancak en baştan belli düşünceler yasaklanmışsa, nasıl bilebiliriz, nasıl buna demokrasi diyebiliriz, buna nasıl tartışma deriz! Üstelik, düşünceler ifade edilmediğinde ortadan kaybolmaz ki! Platonik aşklar gibi, içinizde büyür de büyür, gittikçe bilenir, yasaklandıkça radikalleşir. Bunu da çok iyi biliyorsunuz. Biz DTP'nin, AKP'nin, Lambdaİstanbul'un, Youtube'un kapatılmasını istemiyoruz. Kapatmaların hiçbir şeye çare olmadığını biliyoruz. Sorunlarımızı demokratik yollarla çözmek istiyoruz. İfade özgürlüğünün önünde engel teşkil eden 301. madde gibi yasaların kaldırılmasını talep ediyoruz Televizyondaki kız, talihsiz cümlesini kurmadan önce, "Başıma bir şey gelmeyecekse..." demiş. Onun başıına "bir şey" geldi. Biz yine de onun gibi başlayalım cümlemize: Başımıza bir şey gelmeyecekse, ifade özgürlüğü istiyoruz.
__________________________________________
*Facebook'ta açmış olduğum "Başıma bir şey gelmeyecekse, ifade özgürlüğü istiyorum" isimli grubun girişine yazdığım metin.

20080608

Ahlak, ulus devlet ve Lambdaİstanbul...

Bir süre önce Prof.Dr.Şerif Mardin, Mahalle Baskısı üzerine yaptığı konuşmada, "öğretmenin imama yenilmesi"nin sebebi olarak modern Cumhuriyetin kendine ait seküler ahlak sistemi, iyi ve doğrunun ne olduğuna dair tanımları oluşturamamasını işaret ediyordu. Bunun üzerinden çok zaman geçmedi ki, Lambdaİstanbul LGBTT derneği, program ve ilkelerinde ahlaka aykırı maddeler bulunması ve isminin Türkçe olmaması sebebi ile mahkeme kararınca kapatıldı. Bu iki bilgi fazlasıyla çelişmekte bana kalırsa.

Kuşadasında, bir şahıs, alışveriş yapmakta olan bir travestiyi arkasından yaklaşarak 4 kez bıçaklıyor, ellerini kollarını kesiyor. Travesti Sisi, kan kaybından hayatını kaybediyor. Katilse, olay üzerine oraya gelen polis ekiplerine "Travestiyi öldürdüm, nasıl, iyi yapmışım değil mi?" diye soruyor. (Radikal, 5.6.08) Böyle bir soru soran kimsenin samimiyetini sorgulayayız, emin olun ki, o an yaptığı şeyin fazlasıyla iyi olduğu düşüncesinde!

O halde, iyi ve doğru olana bu şekilde anlamlar yüklenebilmişse, gerçekten de seküler mi değil mi bilemem ama, son derece çarpık ve tehlikeli bir ahlak anlayışının devrede olduğu söylenebilir. O halde, Lambda İstanbul'la ilgili alınan karara daha yakından bakalım.

Kararın iki gerekçesi var, biri ahlaka aykırılık, ikincisi Türkçe olmamak. Bence ikisinin de çıktığı yer aynı: Farklı olmak. Çünkü mahkeme kararına göre ahlaka aykırı olan "lezbiyen, gey, biseksüel, travesti ve transseksüel kavramları" ve bu kavramların temsil ettiği insanların sorunlarının çözümü için örgütlenmeleri.

Aslında yaşanan bu olaya bakıldığında, son dönemde kapatma davalarıyla gündeme gelen diğer kuruluşlara da bir bakmak gerekiyor, yani AKP ve DTP'ye. Onların da kapatılmak istenmelerinin sebeplerine göz atarsanız, içlerinde 'ahlak' geçmese de, sebebin 'farklı' olmaları olduğunu görürsünüz. Ayrıca varolmalarına uluslararası anlaşmalar sebebiyle göz yumulsa da, yıllarca mülk edinmeleri engellenerek ve her türlü yoldan baskı altına alınarak küçültülen gayrimüslim vakıflarını da bu listeye eklemek gerek.

Yani, milleti Türk, gündelik yaşamında laik, inancı sünni müslüman, cinsel tercihi heteroseksüellik olmayan bireylerin herhangi bir şekilde örgütlenmeye, haklarını savunmak ve sorunlarını çözmek için bir araya gelmeye hakları yok. Bir araya gelmeleri ahlak dışı. Sahip oldukları sıfatlar ahlak dışı. Tabii bu durum ortaya yeni bir soru çıkartıyor: Peki ya varolmaları?

İran'da Ahmedicenad, "bizim ülkemizde eşcinsel olmaz" derken ve bu sözler söylendiği sırada ülkedeki eşcinseller idam cezasına çarptırılmaya devam ederken, bu ikiyüzlü tavırla tüm dünya dalga geçmekteydi. Bu histerik gülme eğlenme çabasına ilginçtir, ülkemiz de katılmıştı. Oysa binlerce insanını kaybettiği halde hâlâ "Kürt yoktur, dağ Türkü vardır" zihniyetini var edebilmiş topraklardı burası ve sanki kendi modernizmimiz sütten çıkmış ak kaşıkmış gibi İran'la dalga geçiyorduk. İşte, nihayet, ülkemizin yargısı da eşcinselliğin "Türk aile yapısı ve genel ahlaka" aykırı olduğuna kanaat getirdi!

Bu ahlak anlayışı modern ulus devlet ideolojisinin bir sonucudur kanımca. Kökeni de dine değil, ulus devlet teorisine dayanmaktadır, dolayısıyla da gayet sekülerdir. Ulus devlet ve modernizm 'biz'i yaratırken, 'biz' kavramını var edebilecek yegane unsuru 'öteki'ni de yaratmak zorundaydı. Yarattığı bu 'öteki'nin 'öteki' kalması, 'biz'den ayrı olmasını, ancak ondan korku duyarak, onun bir tehlikeye sebep olacağı, 'biz'e zarar vereceği düşüncesi üzerinden meşru kılıyordu. Tüm dernek kapatmalarında, parti kapatmalarında, kentsel dönüşüm projelerinde, güvenlik önlemlerinde vs. vs. bu tehlike-korku unsuru yapılanları meşru kılar.

Sonuçta İran olma korkusu ile başörtülü insanların eğitim hakkını ellerinden alırsınız veya eğitim haklarını inanç ve kimliklerine ihanet etiklerinde verirsiniz, bölünme korkusu ile Kürtleri yok sayar, onlara varolmadıklarını söylersiniz, hatta devlet kontrolünde bile olsa Kürtçe bir kanala izin vermek istemezsiniz, kapkaça uğramak korkusu ile Dolapdere'nin, Tarlabaşı'nın yok edilerek uluslararası kapitalizme peşkeş çekilecek arazilere çevrilmesine, orada yüzyıllardır yaşayan insanların sürülmesine göz yumarsınız. Bu korku iklimi kitlesel katliamlara, soykırımlara göz yummaya dahi sizi itebilir -ki 11 Eylül sonrası ABD'sinin dünyada yarattığı terör ortamına batı uluslarının bu kadar kolay gözyummasının altında da aynı korkular yatar.

Sonuçta, sizden farklı olan insanların örgütlenme haklarını ellerinden almak, fazlasıyla modern bir tutumdur. Bunu ahlak adına yapıyorsanız, bu ahlak da modernizmin ahlakıdır. Tarih boyunca tek tip insan modeli yaratma konusunda politikasını belirlemiş tüm ulus devletlerde de bu anlayış gözle görülür biçimde ortadadır. Bu tek tipleştirme politikası, en başlarda etnik ve dinî unsurlar üzerinden çatlak vermiştir, günümüzde ise sivil toplumun güçlenmesiyle, kadınlar, eşcinseller, ateistler gibi erkek-sünni-laik tek tipin dışlanmış ve yok sayılmış unsurlarının da sesi duyulmaya başlandı, başlar başlamaz da karşısında engeller buldu.

Modernizmin ayrımcı ve tek tipleştirici ahlakına karşı, gerçek ahlaksızlığın insanları oldukları şeye ihanet etmeye zorlamak, ayrımcılık yapmak, insanların örgütlenme ve dayanışma haklarını ellerinden almak olduğu yeni bir ahlak geliştirmeli ve farklılıklarımızla birarada yaşam düşüncesini yaşamlarımızın odağına yerleştirmeliyiz. Böylece toplumda bastırılmaya çalışılan sesler daha gür çıkacak ve gri bir dünyada yaşamaya mahkum olmaktansa gökkuşağının tüm renkleriyle, dünyanın tüm dilleri, dinleri, tercihleriyle hep beraber yaşamanın yollarını bulacağız.

Unutulmamalıdır ki, eğer eşcinsellerin örgütlenme hakları ellerinden alınıyorsa, bu yalnızca eşcinsellerin değil hepimizin sorunudur. Eşit, özgür, demokratik bir ülkede yaşamak istiyorsak buna karşı çıkmalıyız. Eşcinsellerin özgürleşmesi, hepimizi daha özgür kılacak, çünkü bir kişi bile özgür değilse, hiç kimse özgür değildir.

__________________________

Radikal Genç , 24 Haziran 2008 (Kısaltılmış)