20080330

Yasak baharlar, harfler, bayramlar...

12 Mart günü, başbakan partisinin "Kürt Paketi"ni sunuyordu ülkesine. Güneydoğu'dan oy almış olan bu parti, önce operasyonları ile sonra da sunduğu bu paketle hayal kırıklığına uğrattı bölgeyi. Sundukları paket, devri geçmiş bir takım ekonomik önlemlerden bahsediyordu. Kürt sorunu bir kez daha güvenlik ve ekonomiye indirgenmiş, ilerici adımlar atmaktan kaçınılmıştı. Ah, bir de şu Kürtçe TRT vardı ki, ayrıca Arapça ve Farsça da yayın yapacaktı, uydu antenlerden insanlar on yıllardır Kürtçe televizyonlarını düzenli olarak takip ederken, ortalıkta internet diye bir platform varken (her ne kadar Youtube, Wordpress gibi yerler kapalı olsa da) içeriğini az çok tahmin edebileceğimiz devlet kontrolündeki bu televizyon ne kadar izlenecek ve ilgi çekecekti ki! Yine de, artık birilerinin Kürt adını ağzına alabiliyor olması, bu halkın varlığını kabul ediyor olması bile umut verici sayıldı, sineye çekildi tüm bunlar.

Sonra, insanlar bayramlarını kutlamak istediler. Ne de olsa güneş açmıştı ve ağaçlar çiçeklerle dolmuştu, artık yüzlerce yıllık bir geleneği yaşatmak, sokağa çıkmak lazımdı, capcanlı renklerle meydanları doldurmak, ateşler yakıp üzerlerinden atlamak, doğanın uyanışını karşılamak istiyorlardı. Yaşamak zorunda oldukları bu baskı altındaki yoksul hayatta, belki yılda bir kez heryeri kendi renkleriyle donatsalardı, kendi dillerinde sloganlar atsalardı... Ne yazık ki, newroz asla sadece newroz değildi. Uzun yıllarca, sürekli yasaklanan, nedendir bilinmez, korkulan, isminin yazılışı bile dert olan bir bayramdı o gün. O gün için şiirler yazamazdınız mesela, o gün çocuklar şarkılar söylememeliydi veya dostlar, yoldaşlar bir araya gelip halay çekmemeli, zılgıtları basmamalıydı.

Bir inatlaşma yaşandı, nasıl bir inatlaşma ise bu, devletin polisi, korumakla yükümlü olduğu, güvenliğinden sorumlu olduğu halka kurşun sıktı. 2 insan öldürüldü o bahar bayramında, yüzlercesi yaralandı. Üstelik öyle onbinlerin yürüyüp de şehri talan ettiği eylemlerden bahsetmiyoruz. 3000 kişilik bir eylemdi bunların yaşandığı.

Sonra internete bir video düştü, hani o bahsettiğim, insanların yıllardır uydu antenlerden izlediği, AB ülkeleri yayınına izin verdiği için pek kızılan Kürtçe kanallardan birinde yayınlanmıştı görüntü ve sonra dünyanın her yerindeki en ünlü sitelerden biri olan yasaklı video sitesine düşmüştü. Videoda bir polis görüyorduk, bir de yakalamış olduğu bir çocuğu. Bundan sonrasını izlemek yürek istiyordu, yürek burkuyordu. Polis, kameralara aldırmayarak, tutmuş olduğu bu Kürt çocuğun kolunu kırıyordu. Çocuğun 15 yaşında olduğunu öğrendik sonra, 15 yaşında olduğunu ve devlete mukavemetten tutuklandığını. Üstelik, bu çocuğun tek olmadığını da öğrendik. O gün onun gibi 12 çocuk daha gözaltına alınmıştı. Onların da kolu kırılmış mıydı, dövülmüşler miydi bilmiyoruz, yine de şu kadarcık psikoloji eğitimimle bile söyleyebilirim ki, o çocukların geçirdiği travmayı bu devlet ne yaparsa yapsın telafi edemez. Gerçi öyle bir derdi de yok gibi görünüyor. Sonuçta o çocuklar da bir gün "terörist" olursa, "etkisiz hale getirir"ler olur biter...

Yazının başında bahsettiğimiz başbakan, Kürt halkının oylarıyla seçtiği DTP ile görüşmeyi inatla reddediyordu, tıpkı genelkurmayın verdiği davetlerde onları es geçtiği gibi. Başbakan ve Ordu, Kürt halkının oylarını geçersiz sayıyor olmalıydı veya onları kendi halklarının bir parçası olarak görmüyorlardı. Ülkenin polisi, Kürt halkını da korumakla yükümlü değildi miydi ki onlara kurşun sıkıyordu? Ülkenin gazeteleri, televizyonları, medyası o gün ölenleri hiç umursamamıştı, olayların "izinsiz nevruz kutlamaları" oluşundan ve yasadışı sloganlardan bahsetmişlerdi sadece. Ülkenin medyası onları kendi okurları arasında saymıyordu. Onların "Artık Yeter" çağrısı hiç bir yere ulaşmıyordu.

Ulusalcılarımız, milli hassasiyetleri yüksek yurttaşlarımız, hep soruyor ya, niçin kürtlerin isyan ettiğini, hatta Kürtlerin isterlerse cumhurbaşkanı dahi olabileceğini söylerler ya, sanırım dönüp tüm bu olan bitene bir bakmaları gerekiyor.

"Ne Mutlu Türküm Diyene" deniyor ya, gerçekten de öyle. En azından kimliğimizi yaşayabiliyori dilimizi konuşabiliyor ve bayramlarımızda sokaklara çıkabiliyoruz. Bir de bu ülkede Kürt olmak vardı ya da gayrimüslim azınlıklardan olmak vardı ki...

Ben, bu ülkenin bir Türk'ü, kendi kimliğini özgürce yaşayan bir bireyi olarak, tüm bu olanlardan büyük bir utanç ve sorumluluk duyuyorum! Acilen bu olanlar için özür dilenmeli ve bir daha asla tekrarlanmaması için önlemler alınmalı. Bahsedilen polis tespit edilip cezalandırılmalı ve bölgede yaşananlarla ilgili incelemeler yapılmalı. Şiddetin dilinin diyaloğun diline dönüşmesi için geriye değil, ileriye adımlar atılmalı. Böyle giderse, solcuların çok sevdiği o sloganı atamayacağız: "Biji Bratiya Gelan, Yaşasın Halkların Kardeşliği", kardeş kardeşe bunu yapmaz, kardeş, kardeşine bunu yapana izin vermez.

AK Parti ve muhalefeti şunu çok iyi anlamalı: Kürt sorunu, GAP projeleriyle, TRT-Kürtçe yayınlarıyla, DTP'nin oylarını muz dağıtarak AK Parti'ye yönlendirmeye çalışmakla, DTP'yi kapatmakla, Newroz'u yasaklamakla, askeri operasyonlarla çözülmez. Kürt sorunu, daha fazla özgürlük, daha fazla demokrasi ve devletle halkın barışması ile çözülür. Bu adımı halktan beklemeyin. Halk "Artık Yeter" dedi ve devlet bu sloganı yasakladı. Devlet artık bir adım ileri atmalı ve tüm yaşanmış olanları telafi etmek için acilen harekete geçmeli.

İleride, Türklerin, Kürtlerin ve ülkemizin ve dünyanın tüm halklarının el ele vererek ateşlerin üzerinden atladığı ve halaylar çektiği Newrozları görebilmek dileğiyle.

Newroz Piroz Be, herşeye rağmen...

20080323

Bahar Temizliği

Mart'ın sonu yaklaştıkça yepyeni heyecanlarıyla bahar geliverir. Sadece yeşeren çiçekleri, uçuşan polenleri ve ılık yağmurlarıyla doğa değildir ki heyecanlanan. Tüm yasaklara rağmen ateşlerin üzerinden atlayarak baharın gelişini zılgıtlarla kutlayanlar, "w"larıyla birlikte doldurur meydanları ve öbür yanda dirilişin anısını kutlamak için paskalya çörekleri hazırlayanlar doğanın dirilişiyle Mesih'in ölümünün üçüncü gününde dirilişinin bir araya geldiği o gizemli günün anısını yaşatırlar.

İstanbul'lu sinemaseverler Mart sonunda Emek ve Rexx sinemasının önünde, görmeyenlerin inanamayacağı kadar uzun kuyruklar oluşturarak, Nisan gelir gelmez bir seanstan diğerine koşarak takip edecekleri filmlerin biletlerini almayı beklerler, hem de saatlerce. Sonra İstiklal caddesini ellerinde festival kitapçıklaryla koşturan, yorgun gözlü insanlar doldurmaya başlar, onları seans aralıklarında büyük adımları ve hızlı yemek yiyişleri ile tanırsınız hemen.

Mayıs'ın ilk günü kutlanacak İşçi Bayramı ile ilgili hazırlıklar başlar daha nisandan, nerede yapılacağı, önceki 1 Mayıs'ların anıları konuşulur. Sonra insanlığı var eden işçiler, emekçiler ve artık sadece işçileri değil, onlarla birlikte tüm ezilenleri de kapsayan bir isyan günü, bir başkaldırış bayramı olan 1 Mayıs kutlanır kalabalıklarla meydanlarda.

Bir yandan da, en büyük doğa katliamlarından biri olan Çernobil felaketinin yıldönümünde, 26 Nisan'da, doğanın tam da uyandığı bu günlerde, ülkemizde de birden çok nükleer santral kurmak isterlerken, en renkli ve canlı halimizle sokaklara dökülmek, ne güzeldir, ne anlamlıdır. Yıllardır Kadıköy'ü doldurur çevreciler bu büyük felaketin anısıyla, "Bir Daha Asla" diye bağırmak için, o felakete kurban verdiğimiz Kazım Koyuncu'nun şarkılarıyla.

Ulusal bayramların en anlamlısı olan 23 Nisan vardır bir de, hem çocuk bayramı olması açısından hem de henüz tamamlanmamış olan Demokrasi devriminin bir başlangıcı olarak düşünebileceğimizden... Ne yazık ki bu sene epey buruk olacak içimiz o gün, meclisteki iki partiye kapatılma davası açıldığını gördükçe, ülkede demokrasi denen meselenin bir türlü içselleştirilememesinin verdiği rahatsızlık sürdükçe ve tarihimiz pek çok olay gibi o günün hemen ardından gelen 24 nisan'la da bir kez daha yüzleşememişken.

Bir de bahar denince akla ilk gelen Bahar temizlikleridir, kışın evlere doldurduğu pislik, çamur, bahar güneşini temiz karşılamak isteyen insanlarca temizlenir, herşey yepyeni olur bu uyanışla birlikte. Bu gelenek, yüzyıllardan beri süregelir, öyle ki ne kadar eskiye dayandığı bilinmez.

Şimdilerde Türkiye'de geç kalınmış bir bahar temizliğini yaşıyor. Ta İttihat ve Terraki kadrolarından beri varlığını sürdüren demokrasi düşmanı güçlere karşı başlatılan operasyonlar sürerken, devletin arka bahçesindeki bu temizlikle birlikte, artık demokratmış gibi yapanlar da, güvendikleri dağlara karların yağmasıyla güçlerini kaybedecekler. Ergenekonun çökmesi ve ergenekonun içinde bulunan herkesin de cezalandırılması tam da bu parti kapatma davaları ortadayken umut verici.

Ancak bir kez daha, olayın bu kadarla kalmamasını istiyoruz. 28 Nisan'da görülecek olan Hrant Dink cinayeti davasından bu kez gelişmeler bekliyoruz. Üstelik Jandarma da "şok edici" ifadeler vermişken...

Bu baharın demokrasi baharı olması dileğiyle...

20080319

Dikenli Bir Yol*

Türkiye’de siyaset yapmak kolaydır. Basın, siyasi partiler, STÖler ve kamuoyu yaratma gücü olan kurum ve kuruluşlar insanlar için girilecek cepheler hazırlarlar ve insanlar da bu hazır cephelerden birisine girerek karşı tarafa rahatça saldırılarda bulunurlar. Böylece, ortaya çıkmış bir fikri eleştirmek de kolaylaşır, uzun uzun eleştiri yazıları yazmak zorunda kalmazsınız, örneğin sol taraftan gelen ve beğenmediğiniz bir düşünce varsa, yazıyı yazan kişi hakkında “liberal” dersiniz, böylece onun savunduğu tüm tezleri, yaptığı tüm analizleri çürütmüş olursunuz, ya da muhafazakar kesimden birisinin yazısı için de kolayca İran örneğini gösterip korku filmi tabloları çizersiniz, böylece insanlar o kadar korkar ki, o yazıyı okumaya dahi cesaret edemez! Fakat olur da birileri, varolan cephelerden birine girmek yerine, iki cephenin de birbirinden beter, birbirinden suçlu, birbirinden gerici ve ülkeye hiçbir getirisi olamayacak cepheler olduğunu görür de, bir de gördüğüyle kalmaz, herkese duyururcasına, hem de meclisteki kürsüsünü de kullanarak “İkinize de hayır!” derse, o zaman tüm planlar bozulur. Rahat rahat politikalarını yapan, kavgalarını eden, yıllardır aynı ezbere laflarla siyaset yapmış, ülkeyi bu duruma sokmuş insanlar, bu yeni ve alışılmadık durum karşısında, yeni söylemler üretmek zorunda kalırlar. Sonuçta bu olumlu bir şeydir, en azından -Baskın Oran’ın deyişiyle- ezberler bozulmuştur. Söylenenin aksine, üçüncü yolun tarihsel bir hükmünün olmadığı fikri yanlıştır. Aksine, tarih “üçüncü yol”u seçenleri haklı çıkarmıştır. Bizden önceki kuşak solcular, Sovyet modeli ile Çin modelinin arkasına takılmış ve birbiriyle kavga ederken, o günler orta yolculukla “suçlanmış”, her ikisine de aynı eleştirel bakışla bakabilmiş olanları, hiçbirisini kabul etmemiş olanları, her iki ülkenin de düştüğü duruma bugünden bakınca haksız sayabilir misiniz? Sovyetler Birliği yıkıldığında en kolay toparlanan ve söylem üretebilenler onlar oldu. 28 Şubat sürecinde, ordudan yana taraf tutanlar bir daha asla o taraftan kopamayarak zamanla “sol” olma niteliklerinden iyice uzaklaşarak gitgide ulusalcılaşmışken, “Ne Şeriat Ne Darbe” diye meydanlara çıkanlar, bugün düşüncelerinden ödün vermeden siyaset yapmaya devam etmektedirler, Türk-Kürt çatışması yaratılmaya çalışılan ortamlarda, Birarada Yaşam söylemiyle ortaya çıkarak, bu gerilimi yaratıp bizi düşman etmeye çalışanların planlarını altüst ederek halkların kardeşliğinden yana tavır alan da aynı siyasal öznedir. Türkiyeliler bir kez daha ikiye ayrılmış durumda, konu da yine kadim problemimiz. Sorunlu bir seçim dönemi yaşadık ve bu seçim döneminde, bir grup insan programını beğenmese de, çok kızsa da, ülkeye bir faydası olmadığını görse de, onların deyimiyle şeriatçılara karşı, ülkeyi İran’a dönüştürmek isteyenlere karşı “mecburen” ulusalcılardan yana, diğer bir grup insansa, darbecilere, despotlara, milliyetçilere karşı tavır olarak AKP’den yana oy kullandı. Sonuçlardan da kimse memnun olmadı, ülke de bu kısır tartışmalardan da bir adım öteye gidemedi. Seçimlerin ardından bu kez de türban konusu gündeme gelince dişler yeniden bilendi, cepheler yeniden sağlamlaştı ve bu beton bloklardan duyulan memnuniyetsizlikler unutularak saflar sıkılaştırıldı. Neyse ki bu ülkenin sağduyusu olma görevini üstlenmiş birileri çıkarak her iki gruba da “hayır” dediler ve hem özgürlükten hem de laiklikten yana bir duruş sergilediler. Her iki grubun üyeleri de bu insanlara saldırıyorlar şimdi, çünkü bu “üçüncü yolcular”, sıkılaşmış safları dağıtıyor ve siyaset yapma alışkanlıklarını darmadağın ediyorlar. Öyle ki, üniversitelerde türbana hoşgörüyle bakan solcular, eşcinsel haklarından, gayrimüslim haklarından bahseden başörtülü kadınlar; başörtülülerin şeriatçı, solcuların din düşmanı olduğuna inandırılmış insanların ezberlerini bozarken ezbere siyaset yapanların da tüylerini ürpertiyorlar. Geçenlerde, ABD’deki bir sosyalist partinin internet sitesinde, önceki seçimde 729 olan oylarını arttırmayı planladıklarını söylüyordu ama ülkedeki savaş karşıtı hareketin Demokrat Parti’ye destek vermesini kınıyorlardı. Orada demokrasi anlayışı birbirinin aynısı iki cepheden ibaret. Anlaşılan Türkiye’yi Küçük Amerika olarak görmek isteyenler de, burada Demokrat bir AKP ve Cumhuriyetçi bir CHP ürettiler bizim için. İstemeyiz, yan cebimize de koymayın!

_____ *Radikal Genç, 18 Mart 2008

20080315

Halka rağmen ama kimin için?

Dillere destan demokrasimiz yeni bir ilke daha imza atıyor anlaşılan. Daha temmuz ayında halkın %47sinin oy verdiği bir partiyi kapatmak için dava açmak, nasıl bir zihniyetin ürünü anlamak mümkün değil. Bu habere sevinecek pek çok insan olduğunu da biliyorum ancak halkın oylarıyla meclise giren iki partiyi kapatmak isteyenler, acaba halkı mı kapatmak istiyor diye de sormak geliyor içimden. "%47 AKP+%6 DTP" demek ki anayasaya aykırı partilere oy veriyor. Peki halkın %52sini karşısına alan bir anayasa mevcutsa, bu anaysa demokratik bir ülkede ne kadar meşrudur, bunları sorgulamak gerek!

Sorgulanması gereken başka bir mesele de, 5 yıldır tek başına iktidar olan AKP'yi, tam da Ergenekon operasyonunun ardından kapatmak istiyor olmaları. AKP 5 senedir iktidarda. Yahu nasıl olur, biz 5 sene boyunca kapatılılarak demokrasiyi sekteye uğratacak kadar tehlikeli kadrolarca mı yönetildik?

Türkiye artık partileri kapatarak çözümler arayan bir ülke olmaktan çıkmalı, tüm siyasi sorunların çözümü için askeri veya hukuki şiddet uygulamaktan vazeçilmeli. Üstelik, kendisini halkın iradesinden üstün gören kurum ve kişiler de, bu bakış açıları üzerine özeleştiri vermeli.

Bugüne kadar AKP fraksiyonundan gelen pek çok parti kapatıldı ve bu partiler her defasında daha da güçlenerek yeniden kuruldular. Tıpkı Kürt hareketinin sürekli kapatılan partileri gibi. Türkiye'nin tarih için kısa sayılabilecek çok partili meclis dönemi, 28 adet parti kapatma olayı içeriyor. Bunun şimdiye kadar ne gibi çözümler sunduğu ortada -koskoca bir hiç. Çözüm sunmak bir yana dursun, aksine, demokrasi geleneğine ve demokrarik faaliyetlere zarar vererek antidemokratik bir ortam oluşmasına sebep veriyor. Gerçek bir demokrasi, şiddet ve ayrımcılık içermediği, insan haklarına aykırı olmadığı sürece her türlü fikrin savunulabildiği bir ortam olmalıdır.

AKP savunulacak yanı olmayan bir parti olabilir. Ancak, gericilik de, liberalizm de parti kapatma yoluyla değil, aksine halkı alternatifsiz bırakan anlayışlardan vazgeçerek, alternatiflerini inşa etmek için şimdiden emek vermeye başlayarak savuşturulacak. Eğer bu alternatifi oluşturamazsak ismi ister AKP ister ABC olsun, oylar yine aynı yerlere gidecek. Bu alternatif elbette halkından korkan, halkın oy verdiği partileri kapatmaya yeltenen, halka rağmen ancak kimin için politika yaptığı belli olmayan zihniyetlerle değil, Türkiye ve Dünya'ya gerçekçi bakış açılarıyla bakan ve günümüzde devletin meşruluğunu ancak ve ancak gerçek bir demokrasinin sağlayabileceğini kavramış kişilerce kurulacaktır.

Bugün AKP'yi durdurmak ve geriletmek pek çok partinin hedefi. AKP'yi hiçbirimiz istemiyoruz. Ancak biz AKP'ye karşı mücadelemizi, yargı yoluyla değil, demokrasi yoluyla vermek istiyoruz. AKP'yi kapatma davası, özgürlüklerden yana olan herkes için bir turnosol kağıdı olacak ve kimin demokrat-kimin anti-demokrat olduğunu ortaya çıkaracaktır: Parti kapatma davası AKP gibi karşı olduğumuz bir partiye açıldığında ne tavır alacağımız bizim demokratlığımızın ölçüsüdür.

20080308

Milliyetçilik ve Irkçılığa karşı psikologlar ne yapabilir?*

Kıbrıs’taki barbarlık müzesi –dünyadaki pek çok benzeri gibi- ırkçılığın ne bela bir şey olduğunun ve aslında bir hastalık olduğunun bir örneğidir. Fakat orayı ziyaret eden pek çok insana verilen mesaj, ırkçılık ve milliyetçiliği lanetleyin şeklinde değil de, “Hain Rumlar” şeklindedir, insanlar bir daha böyle olayların yaşanmaması için ırkçılığı lanetleyeceklerine yine aynı milliyetçi tuzağa düşerler.

Tarihe de baktığımızda, milliyetçiliğin bir kurgu olduğunu görebiliriz. Ulus devlet kavramı ve milliyetçilik kavramları öyle çok eskilere dayanan kavramlar değillerdir. En fazla 200 yıllık bir tarihten söz edilebilir ve batı modernliğiyle, kapitalist toplum düzeniyle birlikte ortaya çıkmıştır, bekası da topluma yayılmış olan söylemle ve eğitimle sağlanmaktadır. Ulus devletler, milliyetçilik adı altında kurguladıkları ideolojiyi, resmi dil, resmi tarih, resmi korkular, paranoyalar, resmi düşmanlar ile halklarına dayatırlar, temeldeki faraziye “tek dil, tek devlet, tek millet” şeklindedir ve dünya savaşları döneminden sonra oluşmuş pek çok devlet bu sloganı kullanmıştır. Bu anlayışta farklı olana yer olmayacağından, eğitim ve söylem muhafazakarlık temeline oturtulmuştur. Tarih milliyetçi söylemle baştan kurgulanmış, toplum mühendislikleri yapılmaya çalışılırken, soykırımlarda, tehcirlerde milyonlarca insanın ölümüne sebep olunmuştur.

Karl Marx’ın, dini toplumların afyonuna benzettiği sözüne bir göndermede bulunarak, milliyetçiliğin afyon gibi yatıştırıcı bir maddenin aksine, bir çeşit uyarıcı madde etkisi yaptığını söyleyebiliriz. Ne zaman kitleleri harekete geçirmek gerekse el altında tutulan “milli değerler” üzerinden ajitasyon yapılmıştır ve geçtiğimiz yüzyıl boyunca dünyanın daha önce hiç görmemiş olduğu kitlesel imhalara, katliamlara, savaşlara ve daha da kötüsü soykırımlara sebep olunmuştur. Milliyetçi söylem Avrupa’da görülen benzerlerinde olduğu gibi Türkiye’de de ekonomik adaletsizliklerin yarattığı toplumsal gerilimleri, kültür temelli bir çatışmaya kanalize etmekte “ötekileştirdiği” grupları toplumdan tecrit etmekte ve kendi siyasal hareketlerini ”sıradan vatandaş tepkisi” olarak meşrulaştırmaktadır. Sürekli yaratılan hayali düşmanlarca, milliyetçi paranoya ortamı oluşturulmakta böylece linç kültürü yaygınlaştırılmakta, demokrasi, adalet, sosyal hak talepleri engellenmektedir.

Geçtiğimiz sene, yine ırkçı bir cinayete kurban verdiğimiz sevgili Hrant Dink’in bir yazısında geçerdi, ilkokullarda okutulan fişlerden bahsetmiş ve niçin orada okutulan fişlerden birinin de mesela “Ali topu Agop’a at!” olamayacağını sormuştu. Sahi, nasıl olur da, 7 yaşında çocukların, Ali’lerin Agop’larla top oynaması, Ayşelerin, Jbidlerle, Dilanlarla ip atlaması bu derece zor olurdu ya da tehlikeliydi? Mesela Hayat Bilgisi dersinde, bir arada yaşam kültüründen bahsedemez miydik çocuklara, onlara Anadolu’nun dünyanın en geniş kültür ocaklarından biri olduğunu ve bu topraklarda varolmuş her bir kültürün en az diğeri kadar önemli olduğu bu yüzden de yaşatılması gerektiğini, farklılıklarımızın çok güzel olduğunu söyleyemez miydik? Çünkü anlayacaklarına eminim, eminim ki o çocuklar koca kafalı yetişkinlerden daha güzel anlardı tüm bunları!

Ne yazık ki gerçekleşemezdi bunlar. Gerçekleşemezdi, çünkü o zaman bu çocukları, maruz kalmayı hiç de hak etmedikleri yalanlara inandıramazdık. O zaman sorarlardı mesela tarih dersinde, “Anadolu’da Türklerden önce yaşamış, o bir ülkeyi yıkıp yerine başka birini kurmaktan başka bir şey yapmamış gibi görünen onca halka ne oldu? Nasıl oldu da hepimiz Türküz?” diye ya da konu dönüp de Meşrutiyet dönemine gelince “Biz 1915’te Ermenilere nasıl bunları yapabildik hocam? Onlar bizim komşumuzdu! Bizi nasıl düşürdüler birbirimize?” diye sorarlardı. O zaman ne cevap verebilirdi hocalar? Ya da evlerine gidip de ölen askerleri, “ölü ele geçirilen teröristleri” görünce televizyonlarda sorarlardı babalarına “Baba, bu insanlar ne için ölüyorlar?” diye. Bu kez de babalar kalırdı cevapsız, kızarmış yüzleriyle utançtan! Çocuksa, büyüklerinin asla çözemeyeceği bir matematik problemine bakar dururdu “Civan parasının 1/3’üyle ekmek alır…”

Bu topraklara ilk girdiği günden itibaren, her ne kadar kurgulayıcısı Ziya Gökalp, ırkçılığa karşı olduğunu belirtse de, milliyetçi düşünce İttihat ve Terraki döneminin Turancı fantezileriyle Sarıkamış felaketi, 1915 Ermeni katliamı gibi olaylarla Anadolu’yu kana bulamaya başlamıştır. Cumhuriyet döneminde de milliyetçilik, 6-7 Eylül olaylarında Rum yurttaşlarımıza, Maraş katliamında Alevi yurttaşlarımıza, Sivas katliamında aydınlarımıza acılar yaşatmış, ölümlere ve toplu göçlere sebep olmuştur. Tüm bu olaylar yaşanırken hep arka planda milliyetçi semboller göze çarpar, duvarlara çizilen üç hilaller ve atılan tanrılı, peygamberli sloganlar… Ayrıca ulusçuluğun tek tipleştiriciliği sebebiyle yıllarca bu topraklara ait diller yasaklanmış, kültürler yok sayılmış, ötekileştirilmiş, düşmanlaştırılmış, “Kürt yoktur, dağ Türkü vardır” gibi anlayışlarla problemler çözülmeye çalışıldıkça bu problemler daha vahim boyutlara ulaşmıştır. Bugün gayri Müslim vakıflarının mülkiyet haklarını engelleyen paranoyak anlayış, bu yurttaşlarımızı birer yabancı gibi görmeye devam etmektedir. Sonuçta, devletin bu tutumu halkta da karşılık buldukça, kiliselerin önlerinde, düğün ve cenazeler yüzlerce polis eşliğinde yapılmak zorunda kalmaktadır.

Bugün bilimin ve aydınlığın merkezi olması gereken Üniversitelerde örgütlenen kendisine milliyetçi diyen çeteler, öğrencilerin bilimsel, kültürel, sosyal her türlü etkinliğini engellemekte, özgür düşüncenin karşısında set oluşturmaktadır. Bu gücü de, vaktiyle devlet görevlilerinin, linç kültürüne “vatandaşın haklı tepkisi” olarak bakmalarının meşrulaştırıcılığından almaktalar. Hrant Dink cinayetinin zanlısı O.S. ile bayrak önünde fotoğraflar çektirip gazetelere dağıtan zihniyet bir takım çevrelerce yıllardır desteklenmekte… Üstelik bu çeteler okullarda terör estirirken sessiz kalan yönetimler onlara karşı durmak isteyen öğrencileri sürekli cezalandırmakta, yasaklarla, soruşturmalarla yıldırmaya çalışmaktadır ama zaten demokrasi kültürünün tam zıttı bir yerde konumlanmış olan, 12 Eylül “kazanımı” YÖK gibi bir kuruma bağlı üniversite yönetimlerinin zihniyetinin de çok farklı olmasını beklemek hatalı olur.

Geçtiğimiz yıl içerisinde yaşanan özellikle dinsel azınlıklarımıza yönelmiş pek çok ırkçı cinayet bir yana, gündeme yeni düşen “Kandan bayrak” olayında da görüldü ki, eğitim sistemimiz ve medyamızın yaptığı kanla, savaşla dolu haberler, gençlerimizin ruh sağlığını kötü yönde etkilemekte.

İnsanla ilgilenen bir bilim dalının öğrencileri olarak, insanı bu denli sömüren ve felaketlere sürükleyen ırkçılığın ve milliyetçiliğin karşında durmakla yükümlüyüz, çünkü bilim insanı topluma karşı sorumludur. Irkçılığa ve milliyetçiliğe karşı duruşumuzu netleştirmeli, eyleme geçmeliyiz. Bunun yolu da, psikologların, toplumun ruh sağlığını ilgilendiren konularda söz, yetki ve karar sahibi olmaları, tabii ki öncelikle bunu talep etmelerinden geçer.

Bilimsel eğitimimizin bize bu söz hakkını hali hazırda verdiğini düşündüğümden, özellikle eleştirel psikologlar olarak, bu konuda bir proje başlatabilir, eğitim araçlarını, medyayı, ülkenin ve toplumun geleceğini etkileyen kararları sorgulayabiliriz. Eğitim araçlarını, özellikle tarih, edebiyat, sosyal bilgiler gibi, ilköğretim çocuklarının düşünsel bakış açılarını doğrudan etkileyebilecek dersler başta olmak üzere kapsamlı olarak inceleyebilir, bu yaştaki çocukların beyinlerine şoven, ırkçı, ayrımcı düşünceler empoze edeceğini tespit ettiğimiz yerleri ifşa edebilir, bunlar hakkında raporlar yayınlayabiliriz, raporlarımızda, savaş yerine barıştan ve ayrımcılık yerine farklı kültürlerin eşitliğini anlatmaları gerektiğini söyleyebiliriz. Medya konusunda ise, daha hızlı şekilde çalışacak, medyayı tarayarak, gerekli görüldüğünde bilimsel temelli basın açıklamaları yayınlayacak, bu tip yayınların çocuk ve ergenlerin gelişimine ne denli zararlı olabileceğini işaret edebilecek bir inisiyatif kurulabilir. Bu inisiyatifler, devlet ve özel kurumlarda ve elbette psikoloji camiasında ırkçı söylemleriyle bilinen kişilere karşı imza kampanyaları düzenleyebilir, bu kampanyaların okullarda yaygınlaşmasını sağlayabilirler.

Tüm bunları konuşurken, birer bilim insanları olan psikologların milliyetçilik ve ırkçılık gibi duygulardan/fikirlerden ne derece özgürleşmiş olduklarını da sorgulayabilir, konuyla ilgili anketler düzenleyebiliriz ve yayınlayabiliriz. Elbette psikoloji eğitimden kullanılan kitapları ve ülkemizde yayınlanan dergileri gözden geçirebiliriz. Böylece, psikologların bakış açılarındaki tarafsızlığı/taraflılığı ortaya koyarak tartışma başlatabilir, psikoloji camiasının kendisiyle yüzleşmesinin bir yolunu açabiliriz.

Bu tavırlarımızı, milliyetçilik ve ırkçılık noktasında değil, cinsiyetçilik, türcülük, cinsel tercih ayrımcılığı ve her türlü ayrımcılığa karşı genişletmeliyiz, çünkü tüm ayrımcılıklar birbirini doğurur, destekler ve kuvvetlendirir. Fakat tüm bu diğer ayrımcılıklardan farklı olarak, milliyetçiliğin, ulus devlet ve sermaye güçleri tarafından desteklendiğini ve çocukluktan itibaren hem eğitim hem söylemde pozitif bir şey olarak empoze edildiğini dolayısıyla karşı mücadele vermenin en zor olduğu alanlardan biri olduğunu unutmamalıyız. Farklılıkların, bir arada yaşadığı ve hiç birisinin bir diğeri üzerinde iktidar kurmadığı, baskı unsuru oluşturmadığı bir dünyanın hayalini kurmanın bile, varolan düzene karşı bir başkaldırış olduğu gerçeğini, dolayısıyla yalnızca muhalif kalmanın değil bir farklılık yaratmanın gerekliliğini göz ardı etmemeliyiz. Bu sebeple bilimin bize verdiği söz hakkını kullanırken, yetki ve karar haklarımızı da almaya çalışmalıyız. Örneğin en basitinden, MEB’nın kitapların düzenlenişinde gelişim psikologlarına danışmasını talep edebiliriz.

Tüm bunların yanında, sağduyulu bireyler olarak, toplum içi güvensizliğin, yabancılaşmanın, şiddet kültürünün ve önyargıların giderilmesi ve kültürler arası gerginliklerin azaltılması, kültürler arası alışverişlerin ve etkileşimin yaygınlaşması, farklılıkların tanınma sürecinin gelişmesi doğrultusundaki girişimleri desteklemeli, bir arada yaşam kültürünü, özel ve toplumsal hayatımızın her alanına bütünüyle sokmalı, milliyetçi şiddet ve linç kültürü karşısındaki duruşumuzu netleştirmeliyiz. Tarihin ve kültürün, milliyetçi resmi okumalarına getirilen barışçı alternatiflerin yaygınlaşmasına elimizden geldiğince katkıda bulunmalıyız.

Harekete geçmeli ve hareketimizi yaygınlaştırmalıyız!

___ *İ.Ü.Psikoloji 3 Not:Bu yazıyı, Milliyetçilik ve Irkçılık konulu Eleştirel Psikoloji bülteni projesi dahilinde Ocak ayında kalame almıştım.

20080301

Bayinizde...*

Bugün Türkiye'de halen yayınlanmakta olan en eski gazete, geçtiğimiz günlerde 100üncü yılını sessiz sedasız kutlayan, pek de kimselerin varlığından haberdar olmadığı Jamanak gazetesidir. 1908'te II.Meşrutiyet'le aynı dönemde kurulmuştur. Ermenice, günlük olarak çıkar ve Mısır'dan Rumeliye ülkenin dört bir yanına dağıtılır, okur yazarlığın çok düşük olduğu o zamanlarda 15 bin gibi tirajlara ulaşırmış. O zamanlar, Anadolu'da Ermenice çıkmakta olan bir gazeteyi okuyacak Ermeniler varmış tabii. Neler görmüş bu gazete, neleri haber yapmış, Dünya savaşları, 1915 trajedisi, Cumhuriyet'in kurulması, darbeler, 6-7 Eylül... Her birinde daha da küçülmüş gazete, gitgide İstanbul'da kalmış olan küçücük bir cemaatin gazetesine dönüşmüş. Bugün hala tüm imkansızlıklara rağmen günde yaklaşık 1000 tirajla pazar hariç hergün çıkmaya devam ediyor.

Bir başka gazete de, 1996 yılında kurulmuş. Bu kez Ermenice değil, ama içinde Ermenice birkaç sayfayla beraber... Derken o gazete kimi zaman yaptığı haberlerle Türkçe basının manşetlerine taşınmış öfkeli puntolarla, diğer zamanlardaysa pek ufak bir azınlık haricinde kimseden habersiz, bir kaç dağıtım noktası ve abonelik sistemiyle bir kaç bin basılıp yayın hayatını sürdürmüş. Bu habersizlik sürüp gidiyormuş ki birden vicdanlar büyük bir yara almış. Bir Ocak günü vurulmuş o gazetenin sahibi, Osmanbey'in sokaklarında.

O gün Agos'un varlığından tüm ülke haberdar olmuş. On binler yürümüş, belki o gün Ermeni olmanın, azınlık olmanın ne demek olduğunu anlarcasına spontane olarak "Hepimiz Ermeniyiz" diye bağırmışlar. Ama o kalabalık da katillerin kahramanlaştırıldığını görmüş, katillerin devletin jandarmasıyla işbirliği içinde olduklarını görmüş, e-darbeyi görmüş, Cumhuriyet mitinglerini, seçimleri, 2007 1 Mayıs'ını görmüş ve Anadolu'daki Ermeniler gibi, Jamanak okurları gibi azılıvermiş bu "Hepimiz Ermeniyiz" diyenlerin sayısı, aradan bir sene geçince de mahkemelere gelen bir avuç azınlık kalmış geriye...

Agos da gündemden tekrar düşmeye başlamış, mahkeme günleri adı geçen ufak haberler olmuş, bir de İstanbul, Ankara gibi büyük şehirlerin büyük kitapçılarında insanların görünce hatırladığı bir gazete oluvermiş tekrar. Satışları da normal düzeye çekilmiş, yine o zaten abone olanlarla, zaten önceden de alanlar almaya başlamış gazeteyi.

Yine de artık bazı insanlar hiç bir şeyin 19 Ocak öncesindeki gibi olmasını istememekte. Bu sebeple Agos, Türkiye çapında dağıtım yapmakta olan Merkez Dağıtım'la yaptığı anlaşma ile artık tüm gazete bayilerinden alınabilecek. Böylece her Cuma gazete bayinizde Hrant Dink'in gazetesi Agos'u da göreceksiniz.

Agos 19 Ocak'tan beri sadece Ermeni cemaatinin gazetesi değil, Hrant Dink'in ardından yürüyen ya da yürüyüşü yürekten destekleyen, o acıyı anlayan ve Türkiye'yi insanların birarada eşit ve özgür olarak yaşadığı demokratik bir ülke olarak görmek isteyen insanların yani bu ülkenin vicdanının gazetesi. Bu değerlerin yeşereceği asıl yer olan Anadolu da nihayet bu güzel gazeteyi okuma fırsatına sahip olacak.

Ermeni olmanın dahi kimilerinin gözünde düşmanlık yarattığı bir düzende, her türlü tehdite, yerli yersiz açılan davalara, sınırlı satış imkanlarına ve nihayet o acı ölüme rağmen hiç durmadan her hafta önümüze sunulan Agos'un, çok daha geniş kitlelere ulaşacak olması umut verci.

Bu hafta bayinize Agos'u sorun...

Dayanışma ile...

________________________ *13 Mayıs 2008 - Radikal Genç