20081211

Türkiye Postmodernizmini ararken...

Modernizmi kemalizmle yaşayan bu topraklar, yeni bir arayış içerisinde anlaşılan. Hükümet ve Ana Muhalefet partilerinde görülen politika ve söylem değişikliğini yerel seçimlerin yaklaşmasına bağlayan bakışı yüzeysel buluyorum. Ortada basit bir politika değişikliği değil, koskocaman bir paradigma değişikliği var. Hayır, Deniz Baykal'ın çarşaf açılımını basit bir oy peşinde koşmayla açıklayamayız, söylemini sertleştiren ve devletleştiren AK Parti'nin de yerel seçimlerden sonra "eski hali"ne dönecek olduğunu düşünemeyiz.

CHP asla yalnızca CHP değildir; CHP, devletin politik olarak durduğu yeri temsil etmiştir daima. Dolayısıyla, CHP'nin program ve tüzüğünü yenilemek üzere olduğu şu günlerde, CHP üzerinden, devletin duruşunu da anlamaya çalışmak için daha derin analizlere ihtiyacımız var.

Şimdi adım adım izlediğimizde, devletin liberal kesimlerin onlarca yıllık taleplerine olur verdiğini görüyoruz; örneğin TRT-Heşt açılımı gözardı edilemez bir mesele. Daha kaç sene önceydi Ahmet KAYA'yı linç ediyorlardı Kürtçe türkü söylemek istediğini ifade ettiği için. Öyle ki bu değerli sanatçımız ülkeyi terk edip gitti. GÜL'ün Ermenistan ziyaretinden tutun da, 2010 yılı başkenti reklamında karşımıza çıkan berber Krikor'a kadar azınlık meselelerinde alınan mesafe yüreğimizi ısıyor. Başörtüsünün devlet zihniyetinde bir öcü gibi algılandığı 2007 yazının ardından devletin siyasi temsilcisi CHP'den tek parti dönemine eleştiriler geldi. Hatta MHP lideri BAHÇELİ, CHP'yi Ilımlı İslam'ın sol kanadı olmakla suçladı.

Tüm bunlar, devletin soğuk, ciddi, suratı asık tavrından vazgeçtiğini gösteriyor olabilir mi? Yani artık daha demokratik bir devlette mi yaşayacağız? Açıkçası sanmıyorum...

Geçen sene yapılan Cumhuriyet Mitinglerinden bir sahne...

Adım adım gittiğimize göre önce Kürt sorunu açısından ele alalım. Kürt sorununu çözme gayretinde olduğunu düşünelim devletin. Bunun için yapmakta olduğu da sermaye çevrelerinin -yani liberal-demokratların taleplerine cevap vermek. Dolayısıyla bazı hak talepleri kabul görüyor, Kürtçe yayın yapan bir devlet televizyonu, Kürt Dili ve Edebiyatı kürsülerinin açılması, bölgeye yöneltilen yatırım teşvikleri gibi, gibi.

Tüm bu plan programın içerisinde Kürt halkı nerede diye baktığımızda ise gördüğümüz tablo yukarıda çizilen iyimserliği ortadan kaldırıyor. Çünkü Kürt halkının destek verdiği siyasi parti kapatılmak üzere. Hatta bu partiye yakın ve halkça benimsenmiş isimler tutuklanıp Örgüt Üyeliği ile suçlanıyorlar. Kürt Siyasi Hareketinin bir de silahlı kanadı var. Bu kanat siyasi bağımsızlık taleplerinden vazgeçmiş, demokratik özerklikle ilgili talepler geliştiriyor. Ancak devlet her türlü diyaloğu reddedip ABD destekli operasyonları tercih ediyor. Kürt halkının mitleştirdiği bir lideri var örgütün. Bu görmezden geliniyor. Ayrıca halk sokağa çıkar çıkmaz müdahalelerde bulunuluyor. Tayyip Erdoğan'ın Diyarbakır ve Güneydoğu gezisinin sonuçlarını hep beraber izledik. Bu "çözümleri" halk desteklemiyor. Çünkü bu sözüm ona barışçıl çözümlerin içerisinde Kürtler yok. Kürt sorunu Kürtlersiz çözülüyor!

Bu çözümün Kürtlerin değil, sermayenin istediği çözüm olduğu da ortada. Çünkü savaş herkes için pahalıya patlamaya başladı artık. Hem silahlı hem de siyasi savaşımı sönümlendirecek bir takım siyasi açılımlar aranıyor, ancak bunlar asimilasyon ve imha politikalarının yüzüne makyaj sürme doğrultusunda oldukça, hiç kimseye barış getirecekmiş gibi gözükmüyor. Kürt halkının barış söylemini bu şekilde görmezden gelenler, kendi istikrarlarından başka bir şey de düşünmüyor aslında.

DSP'li kadınların düzenledikleri bir eylemden...

Gelelim başörtüsü meselesine... Baykal'ın kendisini Ilımlı İslam'ın sol kanadının temsilcisi olmakla suçlayan Bahçeli'ye yanıtı "yaşam alanında örtünen insanların kılık kıyafetlerine saygı gösterilmesi, bu insanlardan bazılarının laik cumhuriyete inanan siyasi partilerde yer alması insan hak ve özgürlükleriyle laik cumhuriyete inanan herkesi mutlu etmelidir." olmuş. Buradan nasıl bir sonuç çıkarabiliriz?

Geçen yıl CHP kongresi döneminde Baykal'ın fotoğrafıyla yayınlanan dev afişlerde yazan "Din de bizimdir" yazısını sert bir dille eleştirmiştim. Şimdi, buradaki zihniyet üzerinden gidersek, sorunun insanların dini inançları olması, dini simgeler taşıması olmadığını düşünebiliriz. Ancak sorun, başörtüsü takan insanların örgütlenmesi, yahut örgütlerin bizzat kurucularının dini duyarlılıklara sahip insanlar olması. Bu hususta Baykal hâlâ Mazlum-Der'i, AK Parti'yi, Saadet Partisi'ni vs. tehlikeli olarak görüyor. Ancak kontrol, yönetim kendi ellerinde oldukça başörtülülerin, hatta çarşaflıların dahi parti üyesi olmasını kabul edebiliyor.

Yani CHP'nin yeni laiklik anlayışı Müslümanların siyasette bulunmasına karşı değil ancak Müslümanları temsil eden siyasi bir öznenin varlığına katlanamıyor. Yani bir kez daha Kürt sorununda geldiğimiz noktanın aynısıyla karşılaşıyoruz. Müslümanları dışlamıyor, ancak onlara temsil hakkı da vermiyor. "Benim kurallarımla oynadığınız sürece..." diyor CHP "...varolmanıza katlanacağım."

Devletin bu yeni makyajlı yüzünün diğer alanlarda da benzer tepkiler vereceğini tahmin edebiliriz. Devlet bugün de yaşıyor olsa Hrant Dink gibi birisinin varlığına katlanamayacaktı. Çünkü Savunma bakanı geçmişteki etnik temizlikleri överken berber Krikor açılımıyla onu kandıramayacaklarını biliyorlar. Ya da devlet hâlâ Lambda İstanbul'un varlığına katlanamıyor gibi gibi. Çünkü eşcinseller örgütlenirse, demokratlıklarının durduğu yer yüzlerine vurulur, farkındalar.

Bu yeni paradigma, artık etkisini iyice kaybeden ve çözülen baskıcı, asimile etmeye yönelik politikaların kaynağı ulus devleti ayakta tutmak için kurulmuş bir ilizyon bence. Değişen bir kabuk bile yok, yalnızca makyajlanan bir yüz var. O yüzün arkasındaysa pek değişmemiş bir zihniyet.

Bu çaba bana yıkılmaya yüz tutan modernizmi ayakta tutmak için ortaya çıkarılan post-modernizmi hatırlatıyor. Dedim ya yazının başında, bu ülkenin modernizmi kemalizmdir. Türkiye kendi postmodernizmini arıyor...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder