20081129

Ayrımcılık: Ötekini yok etmek için son çare…*

TBMM’den zorla uzaklaştırılan iki kadın milletvekilini hatırlayın. Birisi Leyla Zana, meclise girdiğinde yeminini Kürtçe etmek istedi, bu birilerine göre “Türkiye devletinin bölünmez bütünlüğüne” karşı bir saldırıydı. En kısa zamanda meclisten çıkartıldı. Diğeriyse Merve Kavakçı, meclise günlük hayatta taktığı başörtüsü ile girmek istedi, mecliste bulunan “sosyal demokrat” bir partinin vekillerince protesto edildi ve yeminini dahi etmesine izin verilmeden uzaklaştırıldı, hatta vatandaşlıktan çıkartıldı.

Türkiye’de, -modern ulus devletlerde olması gerektiği gibi- farklılıklara yönelik temel tavır öncelikle varlıklarını reddetme ve asimile etme, eğer buna karşı ses çıkarmalar ve örgütlenmeler olursa bunları engellemek ve susturmaktır.. Bunun da başarılamadığı noktada yapılan, en azından farklı olanı “merkez”den (yani iktidar alanından) uzak tutmak amacıyla kamusal alan kavramını ortaya atmak ve farklılığa karşı açık ve net bir ayrımcılığı devreye sokmak oluyor.

Bunun eşcinsel olmakla, Kürt olmakla, Hıristiyan olmakla, başörtüsü takmakla vs. çok da fazla bir bağlantısı yok. Bu ayrımcılık, modern ulus devletin uyguladığı, tek tipleştirme ve tek tip insan modellerinden oluşan toplum projesinin bir ürünüdür.

Farklı olabilirsiniz, ancak modernizm kendisinden izin belgesi almış olan ya da kendi nüfusuna kaydedilmiş “ötekiler” söz konusu olunca hoşgörülü olabiliyor. Örneğin; eşcinsel biri yazar, şair, balerin olabilir ama yönetici olduğunda bu rahatsızlık vericidir, en azından kimliğini gizlemesi istenir. Ya da kocasından dayak yiyen veya temizlikçilik, gündelikçilik yapan başörtülü bir kadın normal karşılanırken; üniversite okumak isteyen, kocasıyla Çankaya köşküne çıkmak isteyen, darbelere karşı yürüyüş yapmak isteyen kadınlara şüphe ile yaklaşılması ve onlardan “en azından kamusal alandayken” başörtülerini çıkarmalarının istenmesi gibi.

Lambdaİstanbul davasının sonucunda, derneğin kapatılmasına karar verildiğine göre, devlet henüz eşcinselliği reddetme noktasında, eşcinselliği “Türk aile yapısına aykırı” buluyor yani “Türkiye’de eşcinsellik söz konusu değildir” diyor. Devlet Kürt halkının varlığını da aynı şekilde reddetti çok uzun bir dönem. “Kürt yoktur Dağ Türk’ü vardır” anlayışı uzun yıllar devletin resmi mottosu oldu. Günümüzde zorlu mücadeleler ve örgütlenmelerle Kürt halkının varlığı kabul edilse de, hak ve özgürlükler konusunda hala engelleme ve susturmaya çalışma aşamasında. Kürtçe’nin bir dil olarak kabul görmesi, okullarda okutulması vs. hala yasaklı.

“Kamusal alana” girmek içinse “mükemmel bir insan” olmanız gerekiyor. Başörtüsü takamazsınız, ancak giyiminiz “ahlakî standartların dışına” da çıkmamalıdır; ayrıca Müslüman olmak zorundasınız (ki büyük ihtimalle doğuştan otomatikman öylesiniz); T.C. vatandaşı olduğunuzdan otomatikman Türksünüz, en kötü ihtimal “Kürt asıllı Türk”, “Ermeni asıllı Türk” vs. olabilirsiniz ama Türksünüz; eşcinsellik kabul edilemez, herhangi bir cinsellik kabul edilemez, tüm cinsiyet özelliklerini portmantoda bırakıp aseksüel bir varlık gibi davranmalısınız (hele ki kadınsanız)…

Tüm bu engelleri aşıp da bir şekilde meclise yahut üniversiteye girerseniz, artık modern ulus devlet haddinizi aştığınızı bildirmek üzere bir adım öne çıkacak ve artık gizli asimilasyon uygulamalarını, güleryüzlü tavrını kenara atacak, son çare olarak ayrımcılığı uygulayacaktır. Yani sizi yaka paça dışarı atmaktan çekinmeyecektir.

Üstelik bu haksızlığa karşı kitleler sessiz kalacaktır. Çünkü radikal farklılıkların bir tehlike oluşturduğu konusunda kitleler ikna edilir. Yani ötekine uygulanan zulüm ve baskı, ötekinin “biz”e vereceği zarar, yani “korku” kullanılarak meşru hale getirilir.

Sonuçta İran olma korkusu ile başörtülü insanların eğitim hakkını ellerinden alınmasına veya eğitim haklarını inanç ve kimliklerine ihanet ettiklerinde verilmesine ses çıkarılmaz; bölünme korkusu ile Kürtlerin yok sayılmasına, onlara varolmadıklarının söylenmesine, hatta devlet kontrolünde bile olsa Kürtçe bir kanala izin verilmemesine karşı durulmaz; kapkaça uğramak korkusu ile Dolapdere'nin, Tarlabaşı'nın yok edilerek uluslararası kapitalizme peşkeş çekilecek arazilere çevrilmesine, orada yüzyıllardır yaşayan insanların sürülmesine göz yumulur vs. vs. Bu korku iklimi kitlesel katliamlara, soykırımlara göz yummaya dahi itebilir -ki 11 Eylül sonrası ABD'sinin dünyada yarattığı terör ortamına batı uluslarının bu kadar kolay göz yummasının altında da aynı durum söz konusudur.

“Öteki” olana karşı modern ulus devletin tutumunun bir olduğunun fark edilmesi, ötekileştirilmiş, farklılıklarını yaşaması, ifade etmesi engellenmiş olanların birbirlerine destek vermesini mümkün kılacak. Hepimizin özgür olduğu bir dünyanın kurulması ise, öncelikle demokrasinin radikal biçimde savunulması ve haklarımız için örgütlenmemizle mümkün olacak.

Sorun aynı sorunsa, niçin mücadeleyi hep beraber vermeyelim?

_____________________________ *Bu yazı daha önce www.sokaktakaldik.org adresinde yayınlanmıştı.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder