20080723

Yazarımız seyahatte olduğundan...

İnsan şehirden uzaklaştığında daha çok şey yazacak sanıyor, işte güya sessizlik, gündemden uzak olmak ya da en fazla tuhaflıklarına akıl erdiremediğim dağıtımcıların insafına kalmış gazete okuma imkanları vs. gündeme endekslenmiş yazı konularından bir özgürleşme sağlar da bu büyük lafları bir yana bırakıp insana dair 3-5 kelam etme imkanı bulunur falan...

Ancak işte, içinde ailenin bulunduğu her ufak tefek meselede olduğu gibi bu deneme de kendi içerisinde yok olmayan başarısızlık hissini barındırmaktaydı. Vahe Berberian'ın Baba ve Oğul Adına isimli kitabına hayran olmamızın sebebi daha ilk sayfasında yazdığı "İnsan babasını affettiği zaman olgunlaşır" cümlesiydi. Yoksa denize, kuma, hele hele de güneşe pek merakım kalmadı son zamanlarda, hele ki yazlık mekanların kendisine ait o bunaltıcı orta sınıf havası iğne iğne batarken! Baba ve Oğul arasına bir kutsal ruh eklemezsek pek bir başarı sağlayamayacağız anlaşılan, çünkü ister odipustan alın ister siyasal otoriterizmin mikro düzeyde simgesi olmasına yorun, bu iş yürümüyor!

Bunun öncesinde Ankara'ya ilk kez gittim. Serbest piyasanın ve kapitalizmin her sokak başında hissedildiği İstanbul'dan sonra, Ankara tam tersi bir şekilde devletin varlığının açık biçimde kendini gösterdiği bir yer. Minibüsçüye "Ulaştırma bakanlığının orada ineceğim" diye seslen, evden çıkıp yürürken bir sağına bak ki Genelkurmay başkanlığının yanına gelmişsin (üstelik de elinde Taraf gazetesiyle!) İlginç bir his. Devletin varlığını yalnızca polisleri görünce hatırlayan bir İstanbul'lu için hele...

Anıtkabir ise apayrı bir hikaye. Doğrusu Aslanlı Yol denen yere hayran kaldım desem az olur. Yarım kilometrelik bir yolda koskoca bir Cumhuriyet zihniyeti, ciltlerce kitabın anlatamayacağı, ikna edemeyeceği kadar net biçimde gözüküyor. Şöyle ki, meğer bu yol yapılırken, özel olarak taşlar orantısız aralıklarla yerleştirilmiş ve bu aralıklar yere bakmadan yürüdüğünüzde ayağınızın takılması işlevini görmesi için tasarlanmış. Böylece Anıtkabir'e doğru yürüdüğünüzde, başınız öne eğik ve ağır ağır yürüyorsunuz. Sonuçta uzaktan bakınca bu yürüyüşünüz, yas tutan biri görüntüsü veriyor. İşte bu, yas tutar GİBİ görünmek. GÖRÜNMEK. Ne olduğun, ne düşündüğün değil, nasıl göründüğün...

Moda sahilinde içki içenlere polis sataşıyor bilesiniz, bir süredir arkadaşlarıyla oraya gidip çimlere uzanıp bir iki kadeh içki içmek isteyenler motorsikletli polislerin taciziyle karşılaşıyor. Oysa Moda'da bu yapılır, yani içki içilir, bu yıllardır böyledir. Cuma günü bununla ilgili bir eylemce var, saat 9da Modada bir grup toplu olarak içki içecek. Açık bir sivil itaatsizlik hareketi olarak bunu destekliyorum. Aynı polis tacizine maruz kaldım. Üzerine üniforma giymiş bir Türkiyeli'den daha tehlikeli birşey varsa üzerine polis üniforması giymiş bir Türkiyeli. Gerçekten, kendilerini Nietzche'nin üstün insanı saymaya başlayıp etrafa emirler yağdırıyorlar. Terörle Mücadele ekipleri tarafından gözaltına alındığımızda bile daha hoş bir muameleye maruz kalmıştık doğrusu.

Agos'taki yazımı da ayrıca aşağıya koydum. Evet, ermenice ekte yazım çıktı, ne kadar güzel değil mi? İnsan daha ne ister yayın dünyasından!

Şimdilik böyle. Ergenekon'la ilgili bir yazı yazacağım sanırım bundan sonra, olayı değişik bir boyuta çekmekte fayda var, tartışmalar kısır bir noktaya gidiyor gibi çünkü.

Yazarımız seyahatte olduğundan yazısını gönderememiştir diye yazmak lazımdı bloga iki haftadır. Okuyuculara bir telafi olarak bu hafta bol bol yazayım en iyisi:) (Gülmeyin, okurlarımın facebook grubu bile var!)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder