20080620

Yerçekimine giriş dersleri

Kurnaz Tilki Coyote, ondan kat kat zeki Road Runner'ı kovalarken bazen bir uçurumun kenarına denk düşerlerdi. Uçurumun tam da kenarına geldiklerinde Road Runner kenara gizlenir, Coyote ise koşmaya devam ederdi. Yalnız koşarken, uçurumda olduğunu fark etmemiş olacak ki düşmeden koşmaya devam ederdi. Bu sırada, zaten bir kuş olan Road Runner uçarak tilkinin yanına gelir, durmasını söyler ve eline üzerinde "Yerçekimi Kanunları" yazan koskocaman ciltli ağır bir kitap verirdi. Tilki bir süre bu kitaba göz atar ve gökyüzünde yüzlerce metre yüksekte Newton'un kanunlarının ne kadar da ilginç olduğunu düşünürdü. Taa ki yerçekimini açıkladığı cümleye gelene kadar.

Modern mitlere göre Newton'un yerçekimini keşfetmesi, ağacın altında kitap okurken başına bir elmanın düşmesi ile olur. Bu mit ne derece doğrudur bilmiyorum, ancak yüzlerce metre yükseklikten düşen tilkinin canı, başına ufak bir elma düşen bilim adamınınkinden çok daha fazla yanmış olmalı. Çünkü Tilki Coyote yerçekimi kanununu öğrenir öğrenmez gökyüzünde yürüyemiyor ve izleyicilerin kahkahalarıyla aşağıya doğru hızla düşerek koskoca bir krater oluşturacak kadar şiddetli biçimde yere çarpıyordu.

Şimdi bu eski çizgi film nereden çıktı diyeceksiniz. Durun! Bu eski çizgi film bazı insanları fena halde etkilemiş, büyüsü altına almış. Yalnız tek bir büyük problemle olmuş bu etkilenme. Ne yazık ki bu bahsettiğim kişiler çizgi filmin ilk kısmını izlemişler, yani yerçekimi kanunlarından habersiz, onları bilmeyen, cahil tilkinin bu kanunları hiçe sayarak bulutların üstünde yürüdüğü o uçurum sahnesinden. Talihsizlik o ya, o anda heyecanla çığlıklar atmışlar, alkışlar tutmuşlar, ellerindeki kumandayı fırlatıp hemen en yakın dostlarını aramışlar. Tabii bu histerik sevinme nöbetleri esnasında çizgi filmin devamındaki o düşüşü de görememişler. Çizgi filmi bir daha izlemeye de fırsat bulamamışlar, çünkü artık hayatın anlamını çözdükleri için böyle şeylere vakit bulmaları imkan dahilinde değilmiş.

Kimden bahsettiğimi anlamamış olamazsınız. Hani inatla hâlâ bu ülkede olan biteni görmezden gelenler, hani onları görmezden geldikçe, reddettikçe, yoksaydıkça gerçekten varolmayacaklarını sananlar, hani düşünceler ifade edilmediğinde düşünülemiyor da sananlar... Youtube'u kapatanlar, gazetelere, mizah dergilerine bir sürü dava açanlar...

Bu ülkede yıllarca Kürt diye birşeyin olmadığı propagandası yapıldı. Bir yandan ülkede bir sürü insan ölüyordu, ancak "Kürt sorunu vardır" diyenler mahkum ediliyordu, zaten Kürt diye birşeyin varlığından bahsetmek dahi başlıbaşına bir suç unsuruydu. Sırf bu yüzden ölen tüm insanlar arasında Uğur Kaymaz gibi unutamadığımız, hâlâ aklımıza geldikçe içimizi sızlatanlar vardır ve hikayelerini bilmediğimiz, duymadığımız daha binlerce insan. Peki ne oldu? Ne kadar Kürt diye bir şeyin olmadığı propagandası yapılsa da, Kürt diye bir şey vardı ve Kürt sorunu da vardı. Nihayetinde başbakan dahi bunu ifade etti.

Türkiye, kendi tarihini yok sayan, tarihindeki gerçekleri mümkün olduğunca sansürleyen, yapay ve boşluklarla dolu bir kurguyu liselerde, ortaokullarda çocuklara empoze eden bir ülke oldu. Hatta uzun yıllar 1915 felaketi lise kitaplarında anlatılmadı bile, ki ancak Ermeni tezleri dünyada ses getirmeye başladıktan sonra bu tezleri yalanlamak amacıyla bu döneme ilişkin bilgiler kitaplara girdi. Öte yandan, Cumhuriyetin ilanı sonrası yaşananlarla ilgili propaganda içerikli bir kısa Inkîlap Tarihi dersi haricinde gençler yakın tarihten tamamen izole edildiler ve darbeler, çok partili hayata geçiş gibi konular hep üzerinde yüzeysel bilgilere sahip olunan meseleler oldu kuşağımız için. Bütün Tanzimat ve Meşrutiyet dönemi bilgileri yarım yamalak ve taraflı anlatıldığı için, tamamı Mustafa Kemal'e atfedilmiş modernite kavramı, modernite ve devlet algısı çarpık bir toplum yarattığıyla kaldı.

"Türkiye laiktir laik kalacak" sloganını atanlar, sadece bunu söyleyerek ülkenin laik olduğuna kendilerini inandıradursun, devlet yabancı gözüyle baktıkları gayrimüslim vatandaşlarına tutarlı olarak "kötü" davranmaktaydı. Devlette çalışan tapu memurları, gayrimüslimlerin evlerine el koyan silahlı çetelerle ortak çalışırken, derin devletin organı olarak bilinen bir terör örgütü Ermeni cemaatinin sözcülüğünü üstlenmiş bir köşe yazarını şehrin orta yerinde öldürtüyordu. Bu cinayetin mağdurları "Malumu ilan edin" sloganıyla mahkemeleri izlerken, hiçbirisinin de gerçekten umudu yoktu, olamazdı. Öte yandan laiklik uğruna genç kızlar eğitim haklarından mahrum ediliyor, laik ülkenin lise ve ilköğretim okullarında Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi adı altında İslam dini propagandası yapılıyordu. Laiklerse, ülkenin laik olduğunu ve böyle de kalacağını söylüyor, modernitelerinin simgesi Mustafa Kemal'e ve ordu imgesine sıkı sıkıya sarılıyorlardı.

Ülkenin medyası bambaşka bir dünyaya ait cinsel özgürlükle dolu güzel bir portre çizerken, ülkede namus cinayetleri her zaman olduğu gibi hiç azalmadan devam etmekteydi, fakat bu hiç kimsenin dikkatini çekmiyor, Batman'da genç kızlar izole edildikleri hayata bir isyan olarak, başka hiç bir çıkış noktası bulamadıklarından hayatlarına son verirken, ülke televizyonları Boğaz kıyısında yaşanan orta-üst sınıfa dair aşk öykülerini, aşkı yaşamanın tek yolu olarak empoze etmekle meşgul oluyordu, bu tek yolsa pırlantalar, lüks yemekler, itaatkar kadın ve buyurgan erkek ve elbette bolca cinsellik ve orta sınıf duygusallığıydı. Çizilen itaatkar, alışveriş düşkünü, hayatta ikinci planı sahiplenen, ancak üretim-tüketim toplumunun getirdiği çalışma hayatında da yerini kazanmış bir ideal kadın tipi, bu 'politik açıdan doğru' hayatı yaşayamayacak, evine ve içinde yaşadığı cemaate hapis, hayata bağlanma noktası da yalnızca TV olan insanları derin bir umutsuzluğa sürüklüyordu.

Elbette iktidarı yeniden yeniden yaratan bizden başkası değil. Gerçekleri söyleyenleri hayatımızdan olabildiğince uzak tutuyor, "Cehalet mutluluktur" sloganını hayatımızın odak noktası haline getiriyoruz. Bunu en çok izlenen TV programları, en çok okunan gazeteler ve kitaplara göz atarak gözlemleyebiliriz.

Yine de bu iktidarın çatlaklar verdiği yerlerde Matrix'in dışına çıkabilen pek çok insan var. Onların bu gücüyle şaşırtıcı biçimde çok satan kitaplar listelerine tüm bu 'gerçekleri' sorgulayan yeni kitaplar ekleniyor, hatta son zamanlarda modernizm ve yakın tarih konularında çıkan kitapların ve konuyla ilgilenen insanların sayısındaki artış şaşırtıcı.

Siz ne kadar inkar etseniz de İstanbul'da deprem olacak. Uçurumun üstündeyseniz, yerçekimi kanunlarını öğrenseniz de öğrenmeseniz de düşersiniz. Hayat çizgi filmlerdeki gibi işlemez. Bir bölümde yerle bir olan bir kasaba ertesi bölüm yeniden inşa edilmiş olmaz. Tıpkı uçurumdan düşünce dümdüz olan tilkinin, bir silkinmeyle eski haline dönemeyeceği gibi. 12 Eylül'den beri bu ülkenin bir türlü demokratikleşemediği gibi. Bu yüzden, lütfen uçuruma adımınızı atmadan önce okuyun Newton'un kitabını. Tüm dünya Quantum fiziğini tartışmaktayken, Newton'u bilmediğimiz için hep birlikte bir kratere gömülmeyelim. Uçuruma adımını attığınız da, artık herşey için çok geç olabilir.

2 yorum:

  1. İyi günler;
    Gerçekten çizgi filmlerdeki gibi değil hayat. Ama bence ülkemizin "Yerçekimi Kanunları"ndan önce öğrenmesi daha gerekli şeyler var; laikliğin anlamı gibi.

    Ülkemizde olup bitenleri bir kenara bırakın, Cumhuriyet'in kurulmasındaki çağdaşlaşmadayı ön plana çıkaran laiklik ilkesinin tarihi sanırım 1937'lerde bir zamandı, o zamandan beri bu konu neden yerine oturamadı(!) Neden hala tartışılan bir konu anlamış değilim.

    Laiklik var mı, tabii ki de var. Ama bence sadece adı var. Biz kendisini istiyoruz. Uygulanıyor da olabilir ama ülkenin her yerinde 'EŞİTLİK İLKESİNE' uygun bir şekilde değil malesef. Örneği çok basit; Doğu ve Batı (aynı mı?). Tamam, yasalara göre ülkenin tümü aynı haklara sahip olsada, bu konu ile ülkenin her vatandaşına tüm yuttaşların eşitliğini getirse de uygulanıyor mu sizce(eşitlikçi bir şekilde)?

    Gerçi sizin seçtiğiniz konu laiklik ağırlıklı değildi ama benim yorumlarım bu şekilde.

    YanıtlaSil
  2. geçenlerde etyen mahçupyan'ın bir yazısı vardı, mahkemenin verdiği kararın esasen değil şeklen olduğu konusunda fikir birliğinde olduklarını, çünkü zaten laiklikle ilgili bir meselenin türkiyede şeklen olacağını, çünkü Türkiye'de laikliğin şeklen yaşandığını söylüyordu.

    Sadece laiklik değil, konu kavramlar olduğu zaman yani milliyetçilik, cumhuriyet, laiklik, demokrasi vs. üzerinde yapılan tartışmalar, tamamen bir kavram karmaşası içinde yürütülüyor çünkü taraflar kavramları birbirlerinden farklı olarak kullanıyorlar.

    Elbette bunda kavramları içini boşaltarak veya canının istediği gibi doldurarak kullanan resmi ideoloji ve tarih eğitiminin de rolü büyük. Mlliyetçilerin pek çoğu doğru bir milliyetçilik tanımı yapamıyor işte, tıpkı laikliği insanların kara çarşafla dolaştığı Osmanlı'dan birden 'modern' Türkiye'ye geçişi sağlayan bir mucize sandıkları gibi.

    Kavramları kullanırken dikkatli olmalıyız. Emperyalizm, kapitalizm, proleterya, burjuva gibi kavramları diline dolayan sol halktan koptu ve anlaşılmazlaştı. sonuçta da kimseye ulaşamadan kendi içinde sıkıştı kaldı.

    neyse, nereden nereye geldim:) bu başka bir yazının konusu olabilir sanırım.

    yorumlarınız için teşekkürler.

    YanıtlaSil