20080330

Yasak baharlar, harfler, bayramlar...

12 Mart günü, başbakan partisinin "Kürt Paketi"ni sunuyordu ülkesine. Güneydoğu'dan oy almış olan bu parti, önce operasyonları ile sonra da sunduğu bu paketle hayal kırıklığına uğrattı bölgeyi. Sundukları paket, devri geçmiş bir takım ekonomik önlemlerden bahsediyordu. Kürt sorunu bir kez daha güvenlik ve ekonomiye indirgenmiş, ilerici adımlar atmaktan kaçınılmıştı. Ah, bir de şu Kürtçe TRT vardı ki, ayrıca Arapça ve Farsça da yayın yapacaktı, uydu antenlerden insanlar on yıllardır Kürtçe televizyonlarını düzenli olarak takip ederken, ortalıkta internet diye bir platform varken (her ne kadar Youtube, Wordpress gibi yerler kapalı olsa da) içeriğini az çok tahmin edebileceğimiz devlet kontrolündeki bu televizyon ne kadar izlenecek ve ilgi çekecekti ki! Yine de, artık birilerinin Kürt adını ağzına alabiliyor olması, bu halkın varlığını kabul ediyor olması bile umut verici sayıldı, sineye çekildi tüm bunlar.

Sonra, insanlar bayramlarını kutlamak istediler. Ne de olsa güneş açmıştı ve ağaçlar çiçeklerle dolmuştu, artık yüzlerce yıllık bir geleneği yaşatmak, sokağa çıkmak lazımdı, capcanlı renklerle meydanları doldurmak, ateşler yakıp üzerlerinden atlamak, doğanın uyanışını karşılamak istiyorlardı. Yaşamak zorunda oldukları bu baskı altındaki yoksul hayatta, belki yılda bir kez heryeri kendi renkleriyle donatsalardı, kendi dillerinde sloganlar atsalardı... Ne yazık ki, newroz asla sadece newroz değildi. Uzun yıllarca, sürekli yasaklanan, nedendir bilinmez, korkulan, isminin yazılışı bile dert olan bir bayramdı o gün. O gün için şiirler yazamazdınız mesela, o gün çocuklar şarkılar söylememeliydi veya dostlar, yoldaşlar bir araya gelip halay çekmemeli, zılgıtları basmamalıydı.

Bir inatlaşma yaşandı, nasıl bir inatlaşma ise bu, devletin polisi, korumakla yükümlü olduğu, güvenliğinden sorumlu olduğu halka kurşun sıktı. 2 insan öldürüldü o bahar bayramında, yüzlercesi yaralandı. Üstelik öyle onbinlerin yürüyüp de şehri talan ettiği eylemlerden bahsetmiyoruz. 3000 kişilik bir eylemdi bunların yaşandığı.

Sonra internete bir video düştü, hani o bahsettiğim, insanların yıllardır uydu antenlerden izlediği, AB ülkeleri yayınına izin verdiği için pek kızılan Kürtçe kanallardan birinde yayınlanmıştı görüntü ve sonra dünyanın her yerindeki en ünlü sitelerden biri olan yasaklı video sitesine düşmüştü. Videoda bir polis görüyorduk, bir de yakalamış olduğu bir çocuğu. Bundan sonrasını izlemek yürek istiyordu, yürek burkuyordu. Polis, kameralara aldırmayarak, tutmuş olduğu bu Kürt çocuğun kolunu kırıyordu. Çocuğun 15 yaşında olduğunu öğrendik sonra, 15 yaşında olduğunu ve devlete mukavemetten tutuklandığını. Üstelik, bu çocuğun tek olmadığını da öğrendik. O gün onun gibi 12 çocuk daha gözaltına alınmıştı. Onların da kolu kırılmış mıydı, dövülmüşler miydi bilmiyoruz, yine de şu kadarcık psikoloji eğitimimle bile söyleyebilirim ki, o çocukların geçirdiği travmayı bu devlet ne yaparsa yapsın telafi edemez. Gerçi öyle bir derdi de yok gibi görünüyor. Sonuçta o çocuklar da bir gün "terörist" olursa, "etkisiz hale getirir"ler olur biter...

Yazının başında bahsettiğimiz başbakan, Kürt halkının oylarıyla seçtiği DTP ile görüşmeyi inatla reddediyordu, tıpkı genelkurmayın verdiği davetlerde onları es geçtiği gibi. Başbakan ve Ordu, Kürt halkının oylarını geçersiz sayıyor olmalıydı veya onları kendi halklarının bir parçası olarak görmüyorlardı. Ülkenin polisi, Kürt halkını da korumakla yükümlü değildi miydi ki onlara kurşun sıkıyordu? Ülkenin gazeteleri, televizyonları, medyası o gün ölenleri hiç umursamamıştı, olayların "izinsiz nevruz kutlamaları" oluşundan ve yasadışı sloganlardan bahsetmişlerdi sadece. Ülkenin medyası onları kendi okurları arasında saymıyordu. Onların "Artık Yeter" çağrısı hiç bir yere ulaşmıyordu.

Ulusalcılarımız, milli hassasiyetleri yüksek yurttaşlarımız, hep soruyor ya, niçin kürtlerin isyan ettiğini, hatta Kürtlerin isterlerse cumhurbaşkanı dahi olabileceğini söylerler ya, sanırım dönüp tüm bu olan bitene bir bakmaları gerekiyor.

"Ne Mutlu Türküm Diyene" deniyor ya, gerçekten de öyle. En azından kimliğimizi yaşayabiliyori dilimizi konuşabiliyor ve bayramlarımızda sokaklara çıkabiliyoruz. Bir de bu ülkede Kürt olmak vardı ya da gayrimüslim azınlıklardan olmak vardı ki...

Ben, bu ülkenin bir Türk'ü, kendi kimliğini özgürce yaşayan bir bireyi olarak, tüm bu olanlardan büyük bir utanç ve sorumluluk duyuyorum! Acilen bu olanlar için özür dilenmeli ve bir daha asla tekrarlanmaması için önlemler alınmalı. Bahsedilen polis tespit edilip cezalandırılmalı ve bölgede yaşananlarla ilgili incelemeler yapılmalı. Şiddetin dilinin diyaloğun diline dönüşmesi için geriye değil, ileriye adımlar atılmalı. Böyle giderse, solcuların çok sevdiği o sloganı atamayacağız: "Biji Bratiya Gelan, Yaşasın Halkların Kardeşliği", kardeş kardeşe bunu yapmaz, kardeş, kardeşine bunu yapana izin vermez.

AK Parti ve muhalefeti şunu çok iyi anlamalı: Kürt sorunu, GAP projeleriyle, TRT-Kürtçe yayınlarıyla, DTP'nin oylarını muz dağıtarak AK Parti'ye yönlendirmeye çalışmakla, DTP'yi kapatmakla, Newroz'u yasaklamakla, askeri operasyonlarla çözülmez. Kürt sorunu, daha fazla özgürlük, daha fazla demokrasi ve devletle halkın barışması ile çözülür. Bu adımı halktan beklemeyin. Halk "Artık Yeter" dedi ve devlet bu sloganı yasakladı. Devlet artık bir adım ileri atmalı ve tüm yaşanmış olanları telafi etmek için acilen harekete geçmeli.

İleride, Türklerin, Kürtlerin ve ülkemizin ve dünyanın tüm halklarının el ele vererek ateşlerin üzerinden atladığı ve halaylar çektiği Newrozları görebilmek dileğiyle.

Newroz Piroz Be, herşeye rağmen...

1 yorum:

  1. İyi günler;
    Öyle açıklayıcı anlatmışsınız ki yapılacak yorum kalmıyor doğrusu. Resimlerde de görüldüğü gibi sanki bu ülkenin vatandaşları değilmiş gibi bir manzara var.

    Kökeni veya aslı ne olursa olsun onları bu ülkede tutan T.C vatandaşı sayılmalarını sağlayan bir T.C kimlikleri var. Yani onlar Türkiye Vatandaşı, ama zarar amaçlı mültecilerden bir farkları yok bu resimlere göre.

    Video örneğine gelince, ben videoyu izlemedim ama anlattığınıza göre kendi halkının güvenliğinden sorumlu olan sivil savunma, ordu, polis vs. tüm ülke yurttaşlarına eşit değeri göstermesi gerekirken bu insanlara 2. sınıf muamele gösteriyor (yine ayrımcılık çıktı ortaya).

    Birçok konuda olduğu gibi (kadın-erkek, laiklik vs.) bu konuda da tüm milletin eşit olmadığını görebiliyoruz.

    Bazı kesimlerdeki ayrımcılık dolayısıyla bu kişileri 2. sınıf insan olmaya indirgemiş bir durum, biz her ne kadar istemesekte.

    YanıtlaSil