20080308

Milliyetçilik ve Irkçılığa karşı psikologlar ne yapabilir?*

Kıbrıs’taki barbarlık müzesi –dünyadaki pek çok benzeri gibi- ırkçılığın ne bela bir şey olduğunun ve aslında bir hastalık olduğunun bir örneğidir. Fakat orayı ziyaret eden pek çok insana verilen mesaj, ırkçılık ve milliyetçiliği lanetleyin şeklinde değil de, “Hain Rumlar” şeklindedir, insanlar bir daha böyle olayların yaşanmaması için ırkçılığı lanetleyeceklerine yine aynı milliyetçi tuzağa düşerler.

Tarihe de baktığımızda, milliyetçiliğin bir kurgu olduğunu görebiliriz. Ulus devlet kavramı ve milliyetçilik kavramları öyle çok eskilere dayanan kavramlar değillerdir. En fazla 200 yıllık bir tarihten söz edilebilir ve batı modernliğiyle, kapitalist toplum düzeniyle birlikte ortaya çıkmıştır, bekası da topluma yayılmış olan söylemle ve eğitimle sağlanmaktadır. Ulus devletler, milliyetçilik adı altında kurguladıkları ideolojiyi, resmi dil, resmi tarih, resmi korkular, paranoyalar, resmi düşmanlar ile halklarına dayatırlar, temeldeki faraziye “tek dil, tek devlet, tek millet” şeklindedir ve dünya savaşları döneminden sonra oluşmuş pek çok devlet bu sloganı kullanmıştır. Bu anlayışta farklı olana yer olmayacağından, eğitim ve söylem muhafazakarlık temeline oturtulmuştur. Tarih milliyetçi söylemle baştan kurgulanmış, toplum mühendislikleri yapılmaya çalışılırken, soykırımlarda, tehcirlerde milyonlarca insanın ölümüne sebep olunmuştur.

Karl Marx’ın, dini toplumların afyonuna benzettiği sözüne bir göndermede bulunarak, milliyetçiliğin afyon gibi yatıştırıcı bir maddenin aksine, bir çeşit uyarıcı madde etkisi yaptığını söyleyebiliriz. Ne zaman kitleleri harekete geçirmek gerekse el altında tutulan “milli değerler” üzerinden ajitasyon yapılmıştır ve geçtiğimiz yüzyıl boyunca dünyanın daha önce hiç görmemiş olduğu kitlesel imhalara, katliamlara, savaşlara ve daha da kötüsü soykırımlara sebep olunmuştur. Milliyetçi söylem Avrupa’da görülen benzerlerinde olduğu gibi Türkiye’de de ekonomik adaletsizliklerin yarattığı toplumsal gerilimleri, kültür temelli bir çatışmaya kanalize etmekte “ötekileştirdiği” grupları toplumdan tecrit etmekte ve kendi siyasal hareketlerini ”sıradan vatandaş tepkisi” olarak meşrulaştırmaktadır. Sürekli yaratılan hayali düşmanlarca, milliyetçi paranoya ortamı oluşturulmakta böylece linç kültürü yaygınlaştırılmakta, demokrasi, adalet, sosyal hak talepleri engellenmektedir.

Geçtiğimiz sene, yine ırkçı bir cinayete kurban verdiğimiz sevgili Hrant Dink’in bir yazısında geçerdi, ilkokullarda okutulan fişlerden bahsetmiş ve niçin orada okutulan fişlerden birinin de mesela “Ali topu Agop’a at!” olamayacağını sormuştu. Sahi, nasıl olur da, 7 yaşında çocukların, Ali’lerin Agop’larla top oynaması, Ayşelerin, Jbidlerle, Dilanlarla ip atlaması bu derece zor olurdu ya da tehlikeliydi? Mesela Hayat Bilgisi dersinde, bir arada yaşam kültüründen bahsedemez miydik çocuklara, onlara Anadolu’nun dünyanın en geniş kültür ocaklarından biri olduğunu ve bu topraklarda varolmuş her bir kültürün en az diğeri kadar önemli olduğu bu yüzden de yaşatılması gerektiğini, farklılıklarımızın çok güzel olduğunu söyleyemez miydik? Çünkü anlayacaklarına eminim, eminim ki o çocuklar koca kafalı yetişkinlerden daha güzel anlardı tüm bunları!

Ne yazık ki gerçekleşemezdi bunlar. Gerçekleşemezdi, çünkü o zaman bu çocukları, maruz kalmayı hiç de hak etmedikleri yalanlara inandıramazdık. O zaman sorarlardı mesela tarih dersinde, “Anadolu’da Türklerden önce yaşamış, o bir ülkeyi yıkıp yerine başka birini kurmaktan başka bir şey yapmamış gibi görünen onca halka ne oldu? Nasıl oldu da hepimiz Türküz?” diye ya da konu dönüp de Meşrutiyet dönemine gelince “Biz 1915’te Ermenilere nasıl bunları yapabildik hocam? Onlar bizim komşumuzdu! Bizi nasıl düşürdüler birbirimize?” diye sorarlardı. O zaman ne cevap verebilirdi hocalar? Ya da evlerine gidip de ölen askerleri, “ölü ele geçirilen teröristleri” görünce televizyonlarda sorarlardı babalarına “Baba, bu insanlar ne için ölüyorlar?” diye. Bu kez de babalar kalırdı cevapsız, kızarmış yüzleriyle utançtan! Çocuksa, büyüklerinin asla çözemeyeceği bir matematik problemine bakar dururdu “Civan parasının 1/3’üyle ekmek alır…”

Bu topraklara ilk girdiği günden itibaren, her ne kadar kurgulayıcısı Ziya Gökalp, ırkçılığa karşı olduğunu belirtse de, milliyetçi düşünce İttihat ve Terraki döneminin Turancı fantezileriyle Sarıkamış felaketi, 1915 Ermeni katliamı gibi olaylarla Anadolu’yu kana bulamaya başlamıştır. Cumhuriyet döneminde de milliyetçilik, 6-7 Eylül olaylarında Rum yurttaşlarımıza, Maraş katliamında Alevi yurttaşlarımıza, Sivas katliamında aydınlarımıza acılar yaşatmış, ölümlere ve toplu göçlere sebep olmuştur. Tüm bu olaylar yaşanırken hep arka planda milliyetçi semboller göze çarpar, duvarlara çizilen üç hilaller ve atılan tanrılı, peygamberli sloganlar… Ayrıca ulusçuluğun tek tipleştiriciliği sebebiyle yıllarca bu topraklara ait diller yasaklanmış, kültürler yok sayılmış, ötekileştirilmiş, düşmanlaştırılmış, “Kürt yoktur, dağ Türkü vardır” gibi anlayışlarla problemler çözülmeye çalışıldıkça bu problemler daha vahim boyutlara ulaşmıştır. Bugün gayri Müslim vakıflarının mülkiyet haklarını engelleyen paranoyak anlayış, bu yurttaşlarımızı birer yabancı gibi görmeye devam etmektedir. Sonuçta, devletin bu tutumu halkta da karşılık buldukça, kiliselerin önlerinde, düğün ve cenazeler yüzlerce polis eşliğinde yapılmak zorunda kalmaktadır.

Bugün bilimin ve aydınlığın merkezi olması gereken Üniversitelerde örgütlenen kendisine milliyetçi diyen çeteler, öğrencilerin bilimsel, kültürel, sosyal her türlü etkinliğini engellemekte, özgür düşüncenin karşısında set oluşturmaktadır. Bu gücü de, vaktiyle devlet görevlilerinin, linç kültürüne “vatandaşın haklı tepkisi” olarak bakmalarının meşrulaştırıcılığından almaktalar. Hrant Dink cinayetinin zanlısı O.S. ile bayrak önünde fotoğraflar çektirip gazetelere dağıtan zihniyet bir takım çevrelerce yıllardır desteklenmekte… Üstelik bu çeteler okullarda terör estirirken sessiz kalan yönetimler onlara karşı durmak isteyen öğrencileri sürekli cezalandırmakta, yasaklarla, soruşturmalarla yıldırmaya çalışmaktadır ama zaten demokrasi kültürünün tam zıttı bir yerde konumlanmış olan, 12 Eylül “kazanımı” YÖK gibi bir kuruma bağlı üniversite yönetimlerinin zihniyetinin de çok farklı olmasını beklemek hatalı olur.

Geçtiğimiz yıl içerisinde yaşanan özellikle dinsel azınlıklarımıza yönelmiş pek çok ırkçı cinayet bir yana, gündeme yeni düşen “Kandan bayrak” olayında da görüldü ki, eğitim sistemimiz ve medyamızın yaptığı kanla, savaşla dolu haberler, gençlerimizin ruh sağlığını kötü yönde etkilemekte.

İnsanla ilgilenen bir bilim dalının öğrencileri olarak, insanı bu denli sömüren ve felaketlere sürükleyen ırkçılığın ve milliyetçiliğin karşında durmakla yükümlüyüz, çünkü bilim insanı topluma karşı sorumludur. Irkçılığa ve milliyetçiliğe karşı duruşumuzu netleştirmeli, eyleme geçmeliyiz. Bunun yolu da, psikologların, toplumun ruh sağlığını ilgilendiren konularda söz, yetki ve karar sahibi olmaları, tabii ki öncelikle bunu talep etmelerinden geçer.

Bilimsel eğitimimizin bize bu söz hakkını hali hazırda verdiğini düşündüğümden, özellikle eleştirel psikologlar olarak, bu konuda bir proje başlatabilir, eğitim araçlarını, medyayı, ülkenin ve toplumun geleceğini etkileyen kararları sorgulayabiliriz. Eğitim araçlarını, özellikle tarih, edebiyat, sosyal bilgiler gibi, ilköğretim çocuklarının düşünsel bakış açılarını doğrudan etkileyebilecek dersler başta olmak üzere kapsamlı olarak inceleyebilir, bu yaştaki çocukların beyinlerine şoven, ırkçı, ayrımcı düşünceler empoze edeceğini tespit ettiğimiz yerleri ifşa edebilir, bunlar hakkında raporlar yayınlayabiliriz, raporlarımızda, savaş yerine barıştan ve ayrımcılık yerine farklı kültürlerin eşitliğini anlatmaları gerektiğini söyleyebiliriz. Medya konusunda ise, daha hızlı şekilde çalışacak, medyayı tarayarak, gerekli görüldüğünde bilimsel temelli basın açıklamaları yayınlayacak, bu tip yayınların çocuk ve ergenlerin gelişimine ne denli zararlı olabileceğini işaret edebilecek bir inisiyatif kurulabilir. Bu inisiyatifler, devlet ve özel kurumlarda ve elbette psikoloji camiasında ırkçı söylemleriyle bilinen kişilere karşı imza kampanyaları düzenleyebilir, bu kampanyaların okullarda yaygınlaşmasını sağlayabilirler.

Tüm bunları konuşurken, birer bilim insanları olan psikologların milliyetçilik ve ırkçılık gibi duygulardan/fikirlerden ne derece özgürleşmiş olduklarını da sorgulayabilir, konuyla ilgili anketler düzenleyebiliriz ve yayınlayabiliriz. Elbette psikoloji eğitimden kullanılan kitapları ve ülkemizde yayınlanan dergileri gözden geçirebiliriz. Böylece, psikologların bakış açılarındaki tarafsızlığı/taraflılığı ortaya koyarak tartışma başlatabilir, psikoloji camiasının kendisiyle yüzleşmesinin bir yolunu açabiliriz.

Bu tavırlarımızı, milliyetçilik ve ırkçılık noktasında değil, cinsiyetçilik, türcülük, cinsel tercih ayrımcılığı ve her türlü ayrımcılığa karşı genişletmeliyiz, çünkü tüm ayrımcılıklar birbirini doğurur, destekler ve kuvvetlendirir. Fakat tüm bu diğer ayrımcılıklardan farklı olarak, milliyetçiliğin, ulus devlet ve sermaye güçleri tarafından desteklendiğini ve çocukluktan itibaren hem eğitim hem söylemde pozitif bir şey olarak empoze edildiğini dolayısıyla karşı mücadele vermenin en zor olduğu alanlardan biri olduğunu unutmamalıyız. Farklılıkların, bir arada yaşadığı ve hiç birisinin bir diğeri üzerinde iktidar kurmadığı, baskı unsuru oluşturmadığı bir dünyanın hayalini kurmanın bile, varolan düzene karşı bir başkaldırış olduğu gerçeğini, dolayısıyla yalnızca muhalif kalmanın değil bir farklılık yaratmanın gerekliliğini göz ardı etmemeliyiz. Bu sebeple bilimin bize verdiği söz hakkını kullanırken, yetki ve karar haklarımızı da almaya çalışmalıyız. Örneğin en basitinden, MEB’nın kitapların düzenlenişinde gelişim psikologlarına danışmasını talep edebiliriz.

Tüm bunların yanında, sağduyulu bireyler olarak, toplum içi güvensizliğin, yabancılaşmanın, şiddet kültürünün ve önyargıların giderilmesi ve kültürler arası gerginliklerin azaltılması, kültürler arası alışverişlerin ve etkileşimin yaygınlaşması, farklılıkların tanınma sürecinin gelişmesi doğrultusundaki girişimleri desteklemeli, bir arada yaşam kültürünü, özel ve toplumsal hayatımızın her alanına bütünüyle sokmalı, milliyetçi şiddet ve linç kültürü karşısındaki duruşumuzu netleştirmeliyiz. Tarihin ve kültürün, milliyetçi resmi okumalarına getirilen barışçı alternatiflerin yaygınlaşmasına elimizden geldiğince katkıda bulunmalıyız.

Harekete geçmeli ve hareketimizi yaygınlaştırmalıyız!

___ *İ.Ü.Psikoloji 3 Not:Bu yazıyı, Milliyetçilik ve Irkçılık konulu Eleştirel Psikoloji bülteni projesi dahilinde Ocak ayında kalame almıştım.

2 yorum:

  1. Bu yorum bir blog yöneticisi tarafından silindi.

    YanıtlaSil
  2. Eğitime psikoloji ile yaklaşım iyi fikir. Bu şekilde organizasyon ve girişimlerde bulunmanız çok verimli olur elbette.

    Görüşlerin, kişiliklerin oluşmasına ergen yaşlara doğru başlayan bir birey için görüş açısının oluşumunda, olaylara yaklaşımının derecesinde eğitimin rolü büyük. Hatta, aile ve çevreden daha çok eğitimle desteklenebilir bir dönem.

    Eğitimden konu açılmışken, bizleri etkileyen yönü oldukça açık; geleceğe yatırım olarak ya da meslek lisesi ihtiyaçlarına oldukça gereksinimin fazla olduğu bir ülkede, sürekli değişen eğitim alanındaki farklılıklar artık yetişilemez duruma geldi. Bunun yanında ileriye dönük atılımların yapılabileceği bile kuşkulu (vs). Aslında konu fazlasıyla uzun...

    Kısacası; eğitimde yer alması gereken; eğitimin bir dalı olan psikoloji ile yaklaşımı kullanmanın büyük oranda ekili olabileceğini düşünüyorum.

    Tabi, siz bir Psikoloji bölümü öğrencisi olarak bu konuların detayını daha iyi değerlendirirsiniz ama benim yorumlarım bu şekilde.
    İyi Günler.

    YanıtlaSil