20081228

Kimlik Kartı

Gazze Şeridinde olan bitene ithafen, Filistinli devrimci şair Mahmud Derviş'ten bir şiir...

KİMLİK KARTI
Kütükte kayıtlıyım.
Arabım.
Kartımın numarası elli bin.
Sekiz çocuğum var.
Dokuzuncusu yolda.
Yazdan sonra burda.

Kızıyor musun.
Kütükte kayıtlıyım.
Arabım.
Bir işim var, çalışıyorum.
Arkadaşlarım var, acı çeken,
sekiz de çocuğum.

Taştan çıkarıyorum ekmeklerini,
üstlerini başlarını, defterlerini,
taştan çıkarıyorum.
Dilenmiyorum kapı kapı,
olmuyorum iki büklüm
eşiğinde senin.

Kızıyor musun?
Kütükte kayıtlıyım,
Arabım.
Halktan biriyim.
Sabırlıyım.
Öfkeyle kaynayan topraklara
salmışım köklerimi.
Çağlardan çok uzaklara bağlı
babam benim,
yüzyılların doğuşundan çok uzaklara,
selvilerden, zeytinlerden çok uzaklara,
bütün bitkilerden çok uzaklara bağlı.
Nujub efendilerinden değil,
kara saban sürenlerden.

Büyük babam da köylüydü
yoktu soy ağacı.
Başımızı sokacak bir kulübe
benim yuvam,
kamışlardan, dallardan

Hoşnut musun benim bu halimden?
Halkım ben.
Kütükte kayıtlıyım.
Arabım.
Saçlar: Kara
Gözler: Kahve rengi.
Özel belirtiler:
Alnında bir çatkı.

El ayası deniz kabuğunun içi gibi kırmızı.
Uyuşturur tuttuğu eli bu eller.
Ayrıca zeytin yağını,
bir de kekiği severim çok.
Arayan bulsun beni
bir yitik köyde,
adsız yollarda unutulmuş.

Tarlalarda ter döker insanları,
taş ocaklarında ter döker.
Özlüyor insanlar
insan gibi yaşamayı.
Kütükte kayıtlıyım.
Arabım.
Atalarımın üzüm bağlarını sen aldın elimden,
çocuklarımla ektiğim toprağı
sen aldın.
Bıraktın bu taşları
bize, çocuklarımıza.
Alacakmışsınız
elimizden bu taşları da,
doğru mu?

Bir daha diyorum!
Bir daha!
Kütükte kayıtlıyım.
Birinci sayfanın ta başına.
Nefret etmem insanlardan,
saldırmam hiç kimseye.
Ama aç korlarsa beni,
korlarsa çırılçıplak,
yerim etini beni soyanın,
hem de yerim çiğ çiğ.
Açlığımı kolla benim
ve öfkemi.
Damarıma basma

20081223

"Özür Dilemeyen"lere Sorularım...

Özür Diliyoruz kampanyasına imza atarken ne Türkiye adına ne Türk milleti adına imza attık 22 bin yurttaşımızla beraber. Her birimiz kendi adımıza dedik ne diyorsak. Kendi vicdanımızdı rahatsız olan, dile getirdiğimizse buydu. O halde, kabul edilebilir birşeydir ki, siz de özür dilemiyor olabilirsiniz. Vicdanınız rahatsız olmayabilir ya da gerek duymuyor olabilirsiniz. Beni ilgilendirmez. Bunun muhakemesi sizi ilgilendirir. Ya da Büyük Felaket'ten etkilenmiş, akrabalarını kaybetmiş bir Ermeni ile karşılaştığınızda ona anlatırsınız özür dilemediğinizi, bana değil. Yine de kabul edilir bir tavır.

Benim sorum da kayıtsız kalanlara değil zaten, benim sorum özür dilemediğini belirtmek için facebook grupları, alternatif imza kampanyaları açan, bununla ilgili yazılar yazanlara. Özür bekleyenlere ve atalarından falan özür dileyenlere. "Özür Dilemiyoruz" diyerek neyi kastettiklerini sormak, anlamak istiyorum. Anlayamıyorum. Cevap bekliyorum.

Özür dilemenizin gereksiz olduğunu söylüyor ve bunu belirtmek için imza kampanyası açıyorsunuz. Bunun için;

1. 1915 yılında İttihat ve Terraki yönetimi tarafından alınan kararla yurttaşımız olan (Osmanlı Devleti Vatandaşı) bir buçuk milyon insanın -bu insanlar çeteci, bağımsızlık mücadelesi vs. veren insanlar değildi, köylüler, tüccarlar, çocuklar, rahipler, yazarlar, milletvekilleri vs. vs. idi, yani bir halkın tamamı idi- ölümüne sebep olacak şekilde bir tehcire maruz kalmasının doğru ve kabul edilebilir olduğunu mu söylüyorsunuz? Bu konuda bilginiz var, yaşanan büyük acıları kabul ediyor ve Ermeni toplumunca Büyük Felaket olarak, devletimizce Ermeni Tehciri olarak isimlendirilen ve diasporanın Soykırım olarak adlandırdığı bu olayı benimsiyor ve iyi ki de yapılmış mı diyorsunuz? Demek istediğiniz şey bu mu?

2. 1915 yılında yaşanan bu olayın haklı bazı sebepleri olabileceğini mi düşünüyorsunuz. Bunu söyleyenler o dönemde Ermeni çetelerinin yaptığı katliamları öne sürüyor. Tarihi bir çarpıtma: Asıl Ermeni katliamı olarak bilinenlerin Osmanlı vatandaşı değil, Kafkasya'daki Rusya yardımıyla örgütlenen Ermeniler. Öte yandan bu dönem dünyanın pek çok yerinde bağımsızlık savaşları veriliyor. Yine de diyelim ki evet, çeteler kuran Ermeniler vardı ve köylere baskınlar düzenliyorlardı. Peki, yetimhanelerde kalan çocuklara kadar, üstelik sadece bölgede değil, bölgeden çok uzakta İzmir'de, Bursa'da, Amasya'da vs. yaşayan Ermeni yurttaşlarımıza kadar bir buçuk milyon insanı yok etmeye bir sebep midir bu? Devlete herhangi bir şekilde kafa tutan her grubun tüm üyelerinin yok edilmesi gerektiğini mi savunuyorsunuz?

3. Eşit savaş koşullarından ve karşılıklı katliamdan söz ediyorsunuz. Söyler misiniz? Bir ülke kendi halkıyla, kendi tebaasıyla eşit savaş koşulları kurar mı? 1915'te Osmanlı ordusunun nasıl bir kuvveti vardı. Madem şartlar eşitti ve karşılıklı silahlı insanlardı bunlar, nasıl oldu da 1,5 milyon insan itiraz edemedi çöllere sürülürken? Nasıl oldu da tek tük direnişlerin haricinde bugün gecekondu mahallelerinde bile görülen direnişler kadar direnişler bile örgütleyemeden düştüler yollara kitaplarını sırtlayıp? Devletin size ezberlettiği şeyler bir yana, en basit mantıkla bir bakın. Şu siyah beyaz fotoğraflardaki insanlarla Osmanlı Devleti gibi 1. Dünya Savaşına giren Emperyalist güçlerden biri, dünya pazarından pay kapma yarışındaki devasa bir eski imparatorluğun güçleri eşit midir?

4. Hadi bir de sizin için çok çok önemli olan ulusal çıkarlarınızdan bakalım... 1915 ülkede ki orta sınıfı yok etti ve onun parasını milli sermayesi için henüz bir kese altını idare etmemiş olan yeni tüccarlara verdi. Sonuç ne oldu; yabancı sermayenin ülkede hakimiyet kurması. Sanayileşmeyi 50 sene geciktirdi. Ülkenin pek çok yerinde çağdaş eğitim veren binlerce okul kapandı. Sadece Harput Ovasında 92 okul, 8 bin öğrenci... (Baskın Oran, Radikal, 16.11.2008) O dönemde Amasya'da kapatıldığı için Amerikan hocalarının Selanik'e kaçarak yenisini açtığı Ermeni-Amerikan okulu şu anda Yunanistan'ın en önemli okullarından biri. Bu olan bitenden de memnun musunuz? Bu katliamı hâlâ sahipleniyor musunuz?

5. Herşey bir yana, bir de Ermenistan'la ilişkilerden dem vuruyorsunuz. Bu olayın Ermenistan'la, Fransa'yla, Türkiye'yle vs. ilişkisi olmadığını görmüyor musunuz? Bu insanlar bizim yurttaşlarımızdı, dedelerinizle aynı nüfus belgesine sahiplerdi. Başka bir ülkenin insanları değildi. Şimdi de başka ülkenin insanları değil bizim en çok sorumlu olduğumuz, buralardan zorunlu olarak göç ettirilenlerin torunları, buralarda kaldığı için baskılara maruz kalanlar, Aşkale'ye gönderilenler, sokak ortasında öldürülen Hrant Dink'in ailesi, yakınları... Bir an olsun milli güvenlik derslerinde beyninizi yıkadıkları Jeopolitik Önem zırvalarını bırakıp düşünseniz ya...

Evet, kayıtsız kalmanızı anlarım, bu konuda hiç konuşmak istemeyişinizi, susmanızı, yok saymanızı vs. vs. Peki bizim özür dilememiz sizi niçin bu kadar rahatsız ediyor? Neden bu kadar korkuyorsunuz? Sizi bu siteleri açmaya yönelten de ne böyle? Yoksa... yoksa sizin de içinizde birşeyler sızlıyor da, bu günahı kabullenemeyip bastırmaya mı çalışıyorsunuz?

Yoksa Hrant Dink haklı da, bu tavrınızda olan bitenleri kabullenemeyen onurlu bir yan mı var? Çünkü Hrant Dink derdi ki, Türkler'in Soykırım olmamıştır demesindeki onurlu yanı görmemiz gerekir. Çünkü ona göre bu, olan bitenleri reddetmenin, bu yapılanları lanetlemenin bir yoluydu.

Eh, cevap bekliyorum...

20081217

Özür Diliyoruz...

1915'te Osmanlı Ermenileri'nin maruz kaldığı Büyük Felâket'e duyarsız kalınmasını, bunun inkâr edilmesini vicdanım kabul etmiyor. Bu adaletsizliği reddediyor, kendi payıma Ermeni kardeşlerimin duygu ve acılarını paylaşıyor, onlardan özür diliyorum.

Իմ խիղճս չ'ընդունիր 1915 ին Օսմանեան Հայերուն ենթարկուած Մեծ Եղեռնին հանդէպ անտարբերութիւնն ու ուրացումը: Կը մերժեմ այդ անարդարութիւնը, իմ հաշւոյս կը բաժնեմ Հայ եղբայրներուս զգացումներն ու վիշտը եւ ներողութիւն կը խնդրեմ իրենցմէ:

www.ozurdiliyoruz.com

20081211

Türkiye Postmodernizmini ararken...

Modernizmi kemalizmle yaşayan bu topraklar, yeni bir arayış içerisinde anlaşılan. Hükümet ve Ana Muhalefet partilerinde görülen politika ve söylem değişikliğini yerel seçimlerin yaklaşmasına bağlayan bakışı yüzeysel buluyorum. Ortada basit bir politika değişikliği değil, koskocaman bir paradigma değişikliği var. Hayır, Deniz Baykal'ın çarşaf açılımını basit bir oy peşinde koşmayla açıklayamayız, söylemini sertleştiren ve devletleştiren AK Parti'nin de yerel seçimlerden sonra "eski hali"ne dönecek olduğunu düşünemeyiz.

CHP asla yalnızca CHP değildir; CHP, devletin politik olarak durduğu yeri temsil etmiştir daima. Dolayısıyla, CHP'nin program ve tüzüğünü yenilemek üzere olduğu şu günlerde, CHP üzerinden, devletin duruşunu da anlamaya çalışmak için daha derin analizlere ihtiyacımız var.

Şimdi adım adım izlediğimizde, devletin liberal kesimlerin onlarca yıllık taleplerine olur verdiğini görüyoruz; örneğin TRT-Heşt açılımı gözardı edilemez bir mesele. Daha kaç sene önceydi Ahmet KAYA'yı linç ediyorlardı Kürtçe türkü söylemek istediğini ifade ettiği için. Öyle ki bu değerli sanatçımız ülkeyi terk edip gitti. GÜL'ün Ermenistan ziyaretinden tutun da, 2010 yılı başkenti reklamında karşımıza çıkan berber Krikor'a kadar azınlık meselelerinde alınan mesafe yüreğimizi ısıyor. Başörtüsünün devlet zihniyetinde bir öcü gibi algılandığı 2007 yazının ardından devletin siyasi temsilcisi CHP'den tek parti dönemine eleştiriler geldi. Hatta MHP lideri BAHÇELİ, CHP'yi Ilımlı İslam'ın sol kanadı olmakla suçladı.

Tüm bunlar, devletin soğuk, ciddi, suratı asık tavrından vazgeçtiğini gösteriyor olabilir mi? Yani artık daha demokratik bir devlette mi yaşayacağız? Açıkçası sanmıyorum...

Geçen sene yapılan Cumhuriyet Mitinglerinden bir sahne...

Adım adım gittiğimize göre önce Kürt sorunu açısından ele alalım. Kürt sorununu çözme gayretinde olduğunu düşünelim devletin. Bunun için yapmakta olduğu da sermaye çevrelerinin -yani liberal-demokratların taleplerine cevap vermek. Dolayısıyla bazı hak talepleri kabul görüyor, Kürtçe yayın yapan bir devlet televizyonu, Kürt Dili ve Edebiyatı kürsülerinin açılması, bölgeye yöneltilen yatırım teşvikleri gibi, gibi.

Tüm bu plan programın içerisinde Kürt halkı nerede diye baktığımızda ise gördüğümüz tablo yukarıda çizilen iyimserliği ortadan kaldırıyor. Çünkü Kürt halkının destek verdiği siyasi parti kapatılmak üzere. Hatta bu partiye yakın ve halkça benimsenmiş isimler tutuklanıp Örgüt Üyeliği ile suçlanıyorlar. Kürt Siyasi Hareketinin bir de silahlı kanadı var. Bu kanat siyasi bağımsızlık taleplerinden vazgeçmiş, demokratik özerklikle ilgili talepler geliştiriyor. Ancak devlet her türlü diyaloğu reddedip ABD destekli operasyonları tercih ediyor. Kürt halkının mitleştirdiği bir lideri var örgütün. Bu görmezden geliniyor. Ayrıca halk sokağa çıkar çıkmaz müdahalelerde bulunuluyor. Tayyip Erdoğan'ın Diyarbakır ve Güneydoğu gezisinin sonuçlarını hep beraber izledik. Bu "çözümleri" halk desteklemiyor. Çünkü bu sözüm ona barışçıl çözümlerin içerisinde Kürtler yok. Kürt sorunu Kürtlersiz çözülüyor!

Bu çözümün Kürtlerin değil, sermayenin istediği çözüm olduğu da ortada. Çünkü savaş herkes için pahalıya patlamaya başladı artık. Hem silahlı hem de siyasi savaşımı sönümlendirecek bir takım siyasi açılımlar aranıyor, ancak bunlar asimilasyon ve imha politikalarının yüzüne makyaj sürme doğrultusunda oldukça, hiç kimseye barış getirecekmiş gibi gözükmüyor. Kürt halkının barış söylemini bu şekilde görmezden gelenler, kendi istikrarlarından başka bir şey de düşünmüyor aslında.

DSP'li kadınların düzenledikleri bir eylemden...

Gelelim başörtüsü meselesine... Baykal'ın kendisini Ilımlı İslam'ın sol kanadının temsilcisi olmakla suçlayan Bahçeli'ye yanıtı "yaşam alanında örtünen insanların kılık kıyafetlerine saygı gösterilmesi, bu insanlardan bazılarının laik cumhuriyete inanan siyasi partilerde yer alması insan hak ve özgürlükleriyle laik cumhuriyete inanan herkesi mutlu etmelidir." olmuş. Buradan nasıl bir sonuç çıkarabiliriz?

Geçen yıl CHP kongresi döneminde Baykal'ın fotoğrafıyla yayınlanan dev afişlerde yazan "Din de bizimdir" yazısını sert bir dille eleştirmiştim. Şimdi, buradaki zihniyet üzerinden gidersek, sorunun insanların dini inançları olması, dini simgeler taşıması olmadığını düşünebiliriz. Ancak sorun, başörtüsü takan insanların örgütlenmesi, yahut örgütlerin bizzat kurucularının dini duyarlılıklara sahip insanlar olması. Bu hususta Baykal hâlâ Mazlum-Der'i, AK Parti'yi, Saadet Partisi'ni vs. tehlikeli olarak görüyor. Ancak kontrol, yönetim kendi ellerinde oldukça başörtülülerin, hatta çarşaflıların dahi parti üyesi olmasını kabul edebiliyor.

Yani CHP'nin yeni laiklik anlayışı Müslümanların siyasette bulunmasına karşı değil ancak Müslümanları temsil eden siyasi bir öznenin varlığına katlanamıyor. Yani bir kez daha Kürt sorununda geldiğimiz noktanın aynısıyla karşılaşıyoruz. Müslümanları dışlamıyor, ancak onlara temsil hakkı da vermiyor. "Benim kurallarımla oynadığınız sürece..." diyor CHP "...varolmanıza katlanacağım."

Devletin bu yeni makyajlı yüzünün diğer alanlarda da benzer tepkiler vereceğini tahmin edebiliriz. Devlet bugün de yaşıyor olsa Hrant Dink gibi birisinin varlığına katlanamayacaktı. Çünkü Savunma bakanı geçmişteki etnik temizlikleri överken berber Krikor açılımıyla onu kandıramayacaklarını biliyorlar. Ya da devlet hâlâ Lambda İstanbul'un varlığına katlanamıyor gibi gibi. Çünkü eşcinseller örgütlenirse, demokratlıklarının durduğu yer yüzlerine vurulur, farkındalar.

Bu yeni paradigma, artık etkisini iyice kaybeden ve çözülen baskıcı, asimile etmeye yönelik politikaların kaynağı ulus devleti ayakta tutmak için kurulmuş bir ilizyon bence. Değişen bir kabuk bile yok, yalnızca makyajlanan bir yüz var. O yüzün arkasındaysa pek değişmemiş bir zihniyet.

Bu çaba bana yıkılmaya yüz tutan modernizmi ayakta tutmak için ortaya çıkarılan post-modernizmi hatırlatıyor. Dedim ya yazının başında, bu ülkenin modernizmi kemalizmdir. Türkiye kendi postmodernizmini arıyor...

20081209

...alıntı

Avrupa'daki sosyalist devrim, ezilen ve durumundan hoşnutsuz çeşitli unsurların kitlesel mücadelesinin bir patlamasından başka bir şey olamaz. Küçük burjuva kesimler ve geri işçiler kaçınılmaz olarak buna katılacaklar -böyle bir katılım olmaksızın kitlesel mücadele olanaksızdır, bu olmaksızın bir devrimin gerçekleşmesi olanaklı değildir- ve bunlar, yine aynı kaçınılmazlıkla, sahip oldukları önyargıları, gerici fantazilerini, zayıflık ve yanlışlıklarını harekete taşıyacaklar. Ancak, nesnel olarak, bunlar sermayeye saldıracaklar ve devrimin sınıf bilinçli öncüsü, ileri proleterya, bu rengarenk, uyumsuz, birbirinden değişik, görünüşte parçalanmış kitle mücadelesinin nesnel gerçeğine ifadesini kazandırarak bu mücadeleyi birleştirip sevk edecek, iktidarı ele geçirecektir...

V.I.LENIN - Ulusal Sorun

20081129

Birlik ve Kalkınma Partisi

1908 devrimi öncesi Abdülhamit zulmüne karşı ayaklanan halk kitleleri, adalet, özgürlük ve eşitlik vaad eden İttihat ve Terakki partisine destek veriyordu. Ülkenin her bir kentinde yapılan eylemlerde açılan pankartlarda Osmanlıca ve Ermenice bu sloganları görmek mümkündü. Doğu İllerine sürülen Jöntürklerin etkisiyle vergilere karşı ayaklanma olarak başlayan bu eylemlerin başını Ermeni ve Müslüman tüccarlar çekiyordu. Sonuçta Cumhuriyet döneminde dahi uzun yıllar Hürriyet Bayramı olarak kutlanılan 24 Temmuz günü İttihat ve Terakki Cemiyeti iktidarı ele geçirdi.

Hemen ertesi sene bizzat İttihatçi kadrolar tarafından tezgahlanan 31 Mart vakası bahane edilerek muhalif sesler susturuldu ve mutlakiyeti kaldıranlar ülkeyi bir diktatörlük havasında yönetmeye başladılar. Ne yazık ki adalet ve özgürlük vaat edenler bunları sağlamaktan gittikçe uzaklaşıyordu.

1913 senesine gelindiğinde Enver Paşa, Babıali’de toplanan meclisi basıp muhalif vekilleri idam ettirebilecek noktaya gelmişti. Tek parti diktatörlüğü o yıl başlayacak ve ancak 1950’deki seçimlerde DP’nin zaferiyle sona erebilecekti (ki ondan sonra da 10 senede bir darbeler tarihi vardır)

Sonuçta İttihat kadrolarından geriye kalanlar Halk Fırkası adını alarak, Ankara’da Cumhuriyeti kuracak meclisi toplarlarken artık onları destekleyecek Ermeniler kalmamıştı. Diktatör Enver Paşa ve Talat Paşa önderliğinde 24 Nisan 1915 senesinde yüzyılın ilk etnik temizliği başlatılmış ve önce İstanbul ve meclisten başlanarak Ermeniler o günden sonra uzun yıllar süren tehcir ve ağır vergiler (ve hatta Hrant Dink suikastı) ile planlı olarak yok edilmişti

İttihatçi geleneğin bu komplocu, devletçi, demokrasi karşıtı çizgisini hep CHP ile özdeşleştirdiğimizden AK Parti’nin bu çizgiye karşı olduğunu veya durduğunu düşünüyoruz. Bu da Vecdi Gönül “durup dururken” İttihat savunuculuğuna hatta destekçiliğine soyununca şaşırmamıza sebep oluyor. Ancak ortada gerçekten de şaşırılacak o kadar ciddi bir mevzu yok. Aslında AK Parti, İttihatçı çizginin dışında veya karşısında değil; aksine tam da tarihin bir tekerrürü olarak günümüzde İttihat’ın oturduğu yere oturuyor.

Darbelere karşı 70 Milyon adım yürüyüşü yapıldığında, belki de 100 sene önce Abdülhamit’e karşı bir araya gelenler uzun yıllardan sonra ilk defa yan yanaydı. Sosyalistler (DSİP, SDP..), Eşcinseller (Lambdaİstanbul), Müslümanlar (Mazlum-Der), Ermeniler (Nor Zartonk), Feministler (Amargi), liberaller… Binlerce sıradan insan, demokrasiden yana, özgürlükten ve eşitlikten yana binlerce kişi bu yürüyüşlerde darbeye karşı ses çıkarmışlar ve AK Parti’nin kapatılmasına ciddi bir tepki vermişlerdi.

AK Parti de AB yolunda ilerleyerek ve demokrasiden vs. bahsederek bu kadar insanın gönlünü almasını bilmişti hani. Öyle ki kapatılma davası esnasında iyice demokrat rolüne bürünen, “Kürt sorunu benim sorunumdur” diyebilecek bir genel bakana sahip olan ve hakkı yenmiş, mağdur olan iktidar partisini eleştirmek dahi kimilerinin gözünde darbecilik oluveriyordu.

Şimdi 2008’in sonundayız ve elimizdeki iktidar partisi tam da Darbelere Karşı yürüyen bu 70 Milyon adımın protesto ettiği zihniyete dönüştü. Demokrasi vaadiyle gelen ve ezilenlerin desteğini alanlar yine zalimle bir oldular. Ancak, diyorum ya, onlar zaten her zaman o zalimin kendisiydiler.

Bugün İttihat ve Terakki ile AK Parti arasında pek çok benzerlik var. Bu benzerlik İttihatçilerin “Muasır Medeniyetler Seviyesine Ulaşma / Batıcılık” ilkesiyle örtüşen bir “Avrupa Birliği” hedefi ve sözde demokrasi, özgürlük vaatleri ile başlıyor ve bu vaatlerden sonra ikisi de faşizmle dans eder hale geliyorlar. Nihayetinde aralarından bir bakan çıkıp İttihat ve Terakki’nin yapmış olduğu bir katliamı övebiliyor ya da parti lideri çıkıp İttihat’in 100 yıllık “Ya Sev Ya Terk Et” sloganını bağırabiliyor kürsüden.

Anlaşılan tarih bir kez daha tekerrür ediyor bu topraklarda.

________________________ * Bu yazıyı Salı günü HerTaraf'a yolladım, bakalım...

Ayrımcılık: Ötekini yok etmek için son çare…*

TBMM’den zorla uzaklaştırılan iki kadın milletvekilini hatırlayın. Birisi Leyla Zana, meclise girdiğinde yeminini Kürtçe etmek istedi, bu birilerine göre “Türkiye devletinin bölünmez bütünlüğüne” karşı bir saldırıydı. En kısa zamanda meclisten çıkartıldı. Diğeriyse Merve Kavakçı, meclise günlük hayatta taktığı başörtüsü ile girmek istedi, mecliste bulunan “sosyal demokrat” bir partinin vekillerince protesto edildi ve yeminini dahi etmesine izin verilmeden uzaklaştırıldı, hatta vatandaşlıktan çıkartıldı.

Türkiye’de, -modern ulus devletlerde olması gerektiği gibi- farklılıklara yönelik temel tavır öncelikle varlıklarını reddetme ve asimile etme, eğer buna karşı ses çıkarmalar ve örgütlenmeler olursa bunları engellemek ve susturmaktır.. Bunun da başarılamadığı noktada yapılan, en azından farklı olanı “merkez”den (yani iktidar alanından) uzak tutmak amacıyla kamusal alan kavramını ortaya atmak ve farklılığa karşı açık ve net bir ayrımcılığı devreye sokmak oluyor.

Bunun eşcinsel olmakla, Kürt olmakla, Hıristiyan olmakla, başörtüsü takmakla vs. çok da fazla bir bağlantısı yok. Bu ayrımcılık, modern ulus devletin uyguladığı, tek tipleştirme ve tek tip insan modellerinden oluşan toplum projesinin bir ürünüdür.

Farklı olabilirsiniz, ancak modernizm kendisinden izin belgesi almış olan ya da kendi nüfusuna kaydedilmiş “ötekiler” söz konusu olunca hoşgörülü olabiliyor. Örneğin; eşcinsel biri yazar, şair, balerin olabilir ama yönetici olduğunda bu rahatsızlık vericidir, en azından kimliğini gizlemesi istenir. Ya da kocasından dayak yiyen veya temizlikçilik, gündelikçilik yapan başörtülü bir kadın normal karşılanırken; üniversite okumak isteyen, kocasıyla Çankaya köşküne çıkmak isteyen, darbelere karşı yürüyüş yapmak isteyen kadınlara şüphe ile yaklaşılması ve onlardan “en azından kamusal alandayken” başörtülerini çıkarmalarının istenmesi gibi.

Lambdaİstanbul davasının sonucunda, derneğin kapatılmasına karar verildiğine göre, devlet henüz eşcinselliği reddetme noktasında, eşcinselliği “Türk aile yapısına aykırı” buluyor yani “Türkiye’de eşcinsellik söz konusu değildir” diyor. Devlet Kürt halkının varlığını da aynı şekilde reddetti çok uzun bir dönem. “Kürt yoktur Dağ Türk’ü vardır” anlayışı uzun yıllar devletin resmi mottosu oldu. Günümüzde zorlu mücadeleler ve örgütlenmelerle Kürt halkının varlığı kabul edilse de, hak ve özgürlükler konusunda hala engelleme ve susturmaya çalışma aşamasında. Kürtçe’nin bir dil olarak kabul görmesi, okullarda okutulması vs. hala yasaklı.

“Kamusal alana” girmek içinse “mükemmel bir insan” olmanız gerekiyor. Başörtüsü takamazsınız, ancak giyiminiz “ahlakî standartların dışına” da çıkmamalıdır; ayrıca Müslüman olmak zorundasınız (ki büyük ihtimalle doğuştan otomatikman öylesiniz); T.C. vatandaşı olduğunuzdan otomatikman Türksünüz, en kötü ihtimal “Kürt asıllı Türk”, “Ermeni asıllı Türk” vs. olabilirsiniz ama Türksünüz; eşcinsellik kabul edilemez, herhangi bir cinsellik kabul edilemez, tüm cinsiyet özelliklerini portmantoda bırakıp aseksüel bir varlık gibi davranmalısınız (hele ki kadınsanız)…

Tüm bu engelleri aşıp da bir şekilde meclise yahut üniversiteye girerseniz, artık modern ulus devlet haddinizi aştığınızı bildirmek üzere bir adım öne çıkacak ve artık gizli asimilasyon uygulamalarını, güleryüzlü tavrını kenara atacak, son çare olarak ayrımcılığı uygulayacaktır. Yani sizi yaka paça dışarı atmaktan çekinmeyecektir.

Üstelik bu haksızlığa karşı kitleler sessiz kalacaktır. Çünkü radikal farklılıkların bir tehlike oluşturduğu konusunda kitleler ikna edilir. Yani ötekine uygulanan zulüm ve baskı, ötekinin “biz”e vereceği zarar, yani “korku” kullanılarak meşru hale getirilir.

Sonuçta İran olma korkusu ile başörtülü insanların eğitim hakkını ellerinden alınmasına veya eğitim haklarını inanç ve kimliklerine ihanet ettiklerinde verilmesine ses çıkarılmaz; bölünme korkusu ile Kürtlerin yok sayılmasına, onlara varolmadıklarının söylenmesine, hatta devlet kontrolünde bile olsa Kürtçe bir kanala izin verilmemesine karşı durulmaz; kapkaça uğramak korkusu ile Dolapdere'nin, Tarlabaşı'nın yok edilerek uluslararası kapitalizme peşkeş çekilecek arazilere çevrilmesine, orada yüzyıllardır yaşayan insanların sürülmesine göz yumulur vs. vs. Bu korku iklimi kitlesel katliamlara, soykırımlara göz yummaya dahi itebilir -ki 11 Eylül sonrası ABD'sinin dünyada yarattığı terör ortamına batı uluslarının bu kadar kolay göz yummasının altında da aynı durum söz konusudur.

“Öteki” olana karşı modern ulus devletin tutumunun bir olduğunun fark edilmesi, ötekileştirilmiş, farklılıklarını yaşaması, ifade etmesi engellenmiş olanların birbirlerine destek vermesini mümkün kılacak. Hepimizin özgür olduğu bir dünyanın kurulması ise, öncelikle demokrasinin radikal biçimde savunulması ve haklarımız için örgütlenmemizle mümkün olacak.

Sorun aynı sorunsa, niçin mücadeleyi hep beraber vermeyelim?

_____________________________ *Bu yazı daha önce www.sokaktakaldik.org adresinde yayınlanmıştı.

20081128

Ah ah, şu 2000ler, nerde şimdiiii!?

Ayla Dikmen dinleyip Masumiyet Müzesi'nin son sayfalarını okumakta olduğumuz şu günlerde (hadi, uydurmayın, siz de yapıyorsunuz bunu) anlaşılan fena halde mutluluğu nostaljide arar olduk topluca. Ekonomik kriz ve AK Parti'nin sözünden dönmesinden olsa gerek pek kimselerin geleceğe dair umudu olmadığından mı yoksa Kitap, film (Issız Adam) ve müzikler gerçekten de o kadar güzel olduğundan mı bilemeyeceğim, ama geçen babam bile 70lerde Türkiye'de hiçbirşeyin olmadığını falan anlatıyordu ama anlattıkları olumlu olarak değerlendirdiği şeylerdi sanırım, ciddi anlamda bir özlem içeren ifadelerdi. (ki kendisinin ne Kitap'ı okumuş ne de Film'i izlemiş olduğunu sanmıyorum)

Şimdi, ben bilmem 70lerdeki halini ülkenin. Ben doğduğumda ülkenin başında Özal vardı, yürüyecek yaşa geldiğimde dedemle McDonald's'a giderdik ve çocukken McDonald's'çılık oynardık (o nasıl bir oyun demeyin, işte bir oyun). Geçmişe dair hatırladığım ve özlediğim güzel bir şey varsa o da sobanın üzerinde kaynayan çayın kokusu ve akşamüstü Şirinler'i izlemek falan.

Beni üzen şu; tamam o zamanlar olmayan bir sürü şey varmış ama mesela olan da bir sürü şey varmış. Bu ne demek şimdi? Bu şu demek, mesela biz şimdi genç insancıklarız, bundan 30 sene sonra bugünlerle ilgili bir film çekseler nostaljik öğe olarak ne kullanacaklar?

Bugünü bugünden anlatan filmler, romanlar genelde yabancılaşma temalı ve bu tema gereğinden fazla işlendi, sömürüldü, kanı emildi. Dolayısıyla insanlar dönüp bugünlerin eserlerine bakınca yabancılaşma görecekler ki, doğrudur, 21. yüzyılın ilk insanlarının böyle bir derdi var. Ancak hikayesi bugünde geçen bir Kemal için nasıl askeri darbe en fazla Füsun'u birkaç saat az görmesi demekse, bugün de yabancılaşma en fazla o kadar önemli bir tema olacaktır gelecekten bugünü anlatacaklar için.

Peki ya müzikler, Serdar Ortaç mı çalacak mesela? 2007 yazında geçen bir hikaye de Çakkıdı çalmazsa olmaz derim ben, hatta 2040 gençliği yıllar sonra Kenan Doğulu'yu keşfeder. Pek bir tatsız nostalji olacaktır bu zavallı hoşnutsuzlar için! Ya da bu yaz için aralara serpiştirilmiş Ergenekon manşetli Taraf gazeteleri pek hoş olur. Şahsen Ergenekon davasından umutlandığımız günleri yad etmek isterim, nasılsa sonu hayal kırıklığı olacak.

Yine de, şaka bir yana, bence geleceğin kuşakları bugünlerde yaşayanlara dönüp bakınca, öyle bizim Ayla Dikmen'de bulduğumuz hazzı değil, yarattığımız tüketim kültürünün rahatsız ediciliğini duyacaklar ve öfkelenecekler bize. Öfkelenecekler çünkü biz gelmiş geçmiş en korkunç, en canavar tüketicileriz ve onlar geldiklerinde biz öylesine tüketmiş olacağız ki, onlara hiçbir şey kalmamış olacak.

Mesela çeşmeleri açtığımızda akan tertemiz berrak su, yazın girebildiğimiz denizler, hala tamamıyla özelleşmemiş okullar, hala kalan 3-5 sol örgütçük, 4 mevsim, benzin istasyonları vs vs. bile nostalji öğesi olacak.

Biz bugün müzelere kaldırdığımız masumiyeti özlüyoruz sanırım, tükettiğimiz, yokettiğimiz masumiyeti. İster Kemal'inki gibi saplantılı aşk öykülerinde olsun, ister o arka planda duvarlara siyasi yazılar yazan ve "birbirini vuran" gençlerde olsun, ister o Fransızca şarkılardan çakma şarkılarda olsun öylesine bir masumiyet gizli ki, belki de gerçekten müzelere kaldırmak lazım onları.

Gelecekten bugüne bakınca ise herşeye; aşklara, şarkılara ve duvarlara siyasi yazı yazan gençlere sinen hırsı görecekler o masumiyetin yerine... İnsanların birbirini tükettikleri ilişkileri, birkaç hafta içinde unutulması için yazılmış hiç bir kaygısı, derdi olmayan şarkıları, amacından ve alanından iyice uzaklaşmış cemaatleşmiş bir tuhaf siyaset sahnesini ve tüm bunları bu derece rayından çıkaran o bireyciliği, o korkunç, korkunç hırsı!

Umarım o zaman da Hırs Müzesi kurarlar ve 8 milyar insanın kendi kendisine yapıp ettiklerini, tüm bir dünyayı nasıl da o hırsları uğruna yok ettiklerini görmek, içinde yaşamak zorunda bırakıldıkları, içine doğmak zorunda kaldıkları o dünyayı miras bırakan kuşağı lanetlemek ve onların hatasından ibret almak amacıyla....

Ve Hırs Müzesi'nin bir köşesinde 2008 Güz'ünü hayal ediyorum acı bir tebessümle, Masumiyet Müzesi'nden pasajlar ve sürekli Issız Adam'ı gösteren bir ekran var hafif karanlık odada; tabelada şöyle yazıyor: 2008 Güz'ü, "...ve Masumiyet'i tüketmeye başladılar."

20081123

(Piyale Madra, Piknik)

20081114

Bahoz

Bir filmden söz etmek istiyorum. Ya da aslında bir filmin başrollerindeki karakterlerden bahsetmek ya da şöyle mi demeli; bir hikayenin kimsenin bahsetmediği aktörlerinin anlatıldığı bir filmin başrollerinden bahsetmek.

Onlardan kimse bahsetmiyor derken, aslında bahsediyor olabilirler, yine de isimleri yoktur onların. Mesela ölürler, öldükleri zaman gazetelerde haberler de çıkar onlarla ilgili, ancak o haberlerde isimleri yoktur, zaten onlarla ilgili hiçbir haberde isimleri yoktur. Onlara verilmiş sıfatlar vardır, bir de onların kendilerine verdikleri sıfatlar; bunlar çelişir birbiriyle. Örneğin onlar "yurtsever" derler kendilerine, halbu ki gazetelere baksak vatan haini diye geçer sıfatları; oysa sevilen de, ihanete uğrayan da aynı vatandır sonuçta. Yine de, işte, işin içinde sevgi olduğunda, paylaşamıyoruz biz...

Dedim ya, öldüklerinde hiç kimse anmaz adlarını ağızlarına buralarda, hatta sevinenler bile olur öldüklerine. Pek de merak etmezler hikayelerini. Ya da daha doğrusu insanın merak etmesi için bilmemesi gerekir; bilmediğini bilmesi ayrıca. Oysa onlar biliyorlardır hikayeyi, hikaye basittir, hikaye beyni yıkanmış, işsiz güçsüz, annesiz babasız çocukların hikayesidir onlara göre, yazıktır, ama acınmaz. Vatan haininin hakkı kurşunlardır.

Merak etmezler, "Ermeni dölü" diye "hakaret" ederek bir taşla iki kuş vurdukları bu insanların hikayesini, mesela bilmezler onların işsiz güçsüz değil üniversite mezunu olabileceklerini, annesiz babasız değil, aksine onları merakla, gözyaşlarıyla uğurlayan analarının olduğunu ve onların en çok da babalarının uğradığı insanlık dışı muamele sebebiyle orada olduklarını, beyni yıkananınsa aslında o gençler değil kendilerinin olduğu.

Ve o gençler olabildiğince masum o yola düştüklerinde, özgürlük, adalet, bağımsızlık düşleriyle, haksızlıkları gördükçe isyan ettikçe, silahlandıkça ve militanlaştıkça ve bu yolun sonunda "etkisiz hale getirildikçe" veya "ölü ele geçirildikçe" operasyonlar sonucu, her seferinde ölen iki halkın barışı olur ve her seferinde etkisiz hale getirilenin insanların vicdanıdır.

Belki onları tanımak istersiniz, onları anlamak. Okul kantinlerinde, küçücük hücre evlerinde büyük düşler kuran bu kızları ve erkekleri. Büyük düşlerinin peşinden felakete sürüklenen, aslında tüm istedikleri halkları için daha iyi bir dünya olan bu çocukları. Belki o zaman ölü ele geçirildiklerinde siz de sevinmezsiniz, belki ölen her genç için eşit derecede üzülebilirsiniz, bir "insan"ın yapması gerektiği gibi. Belki içiniz sızlar bombalar yağdırılırken dağlara tepelere tıpkı bombalar patlatıldığında büyük kentlerimizde içimiz sızladığı gibi.

Çünkü insan insandır sonuçta, canı da aynı acır, hayal kırıklığı da, suya düşen umutlar da aynı yası tutturur.

Çünkü bu ülkede çok fazla insan birbirini anlamadı ve bu yüzden o kadar çok insan öldü ki...

Bahoz/Fırtına bu hafta vizyonda. İzleyin bu filmi...

Hepimiz Ermeniyiz... Bir kez daha...

Aslında ortalık ayağa kalkmalı, gazeteler günlerce manşetlerine taşımalı, partiler, sivil toplum kuruluşları, kitle örgütlenmeleri ardı ardına basın açıklamaları yapmalı, zamanında "Hepimiz Ermeniyiz" diye yürüyen herkes yine sokaklara dökülmeli... aslında bu sözleri söyleyenlerin yanında kalmamalı ya...

Birkaç gazete, Genç Siviller ve DSİP haricinde kimseden pek bir ses çıkmadı sonuçta. Üstelik ortada "ha" deyip geçilecek bir durum da söz konusu değildi. Osmanlı Devleti ve İttihat yönetiminin korumakla yükümlü olduğu 1,5 Milyon Ermeni vatandaşını etnik kökenlerinden dolayı ölüme yolladığı 1915'ten açıkça övgüyle söz etti bir bakan, üstelik sıradan bir bakan da değil, savunma bakanı. Hem de başbakanın "ya sev ya terket" şeklindeki "tek millet, tek devlet, vatandaş türkçe konuş" tadındaki buram buram devlet kokan açıklamalarının üzerine.

Tam da 9 Kasım, yani Almanya'daki Yahudi Soykırımının başlangıcı sayılan Kristal Gece'nin yıldönümünün şafağında.

Aslında ortalık ayağa kalkmalı ama...

Şimdi sokakta kendimizi güvende hissedebilir miyiz? Sokağı geçiyorum, evlerimizde güvende hissedebilir miyiz? Soykırımı açıkça savunan, hatta soykırımı ulusun oluşumundaki en önemli unsur olarak gören bir savunma bakanımız varken geceleri rahat uyuyabilir miyiz? Bu adam Cumhurbaşkanı adayı dahi olabiliyorken bu ülkede ve basın ve kitle örgütleri ve sözde devrimci sözde demokrat partiler buna tepki gösteremiyorsa ve sessiz kalmak da onaylamaksa kimselere güvenebilir miyiz?

Bu ülkenin Ermenileri, Rumları, Kürtleri, ideolojik soykırıma uğratılmış sosyalistleri kendilerini güvende hissedebilir mi?

Bakan şimdiki azınlıkları kastetmediğini söylemiş ertesi gün. Niçin? O günle bu günü ayıran ne? Çok mu uzun zaman geçti? Ya da gerekli şartlar mı uymuyor, artık 1,5 milyon insan ortadan kaybolduğunda çok daha rahat kayda geçirildiğinden mi, Türk tipi inkar imkansız hale geldiğinden mi?

Niçin şimdikiler yaşayabiliyor da, o 1,5 milyon insanın öldürülmesi gerekiyordu? Niçin 6-7 Eylül, Maraş Katliamı, Sivas Katliamı gibi ırkçı ayrımcı terör bu ülkede meşru olmak zorundaydı? Neden Hrant Dink'i öldürmek zorundaydınız?

Sahi nasıl oluyor da bu kadar pişkin ve cahil olabiliyorsunuz?

Birilerinin gözünde, Abdullah Gül'den çok daha uygun bir Cumhurbaşkanı adayı olarak görülüyordunuz, sahi bu ülkede nasıl oluyor da bir soykırım taraftarı, eşinin başı dini inançlarına göre bir başörtüsü ile kapatılmış olan adaydan daha makul olabiliyor?

Aslında ortalık ayağa kalkmalı...

Bu ülkenin Kürtleri, Türkleri, Alevileri Rumları, Eşcinselleri, Darbe karşıtları, köylüleri, işçileri, şunları bunları, hepimiz bağırmalıyız "Hepimiz Ermeniyiz" diye, bu kez 1 Hrant'ımız için değil, Krikor Zohrab'lar, Gabriel Bagratyan'lar, Boğos Piranyan'lar ve İttihat ve Terraki tarafından ölüme yollanan 1,5 milyon yurttaşımız için...

...ta ki Vecdi Gönül ve onun temsil ettiği zihniyet yerini yepyeni bir ülkeye bırakana dek.

20081026

Bir Beyaz Önlüğün Yarattığı İktidar

Evet, şu anda yasadışı bir iş yaparak bu yazıyı Ktunnel gibi garip platformlardan okuyucularımıa ulaştırmaya çalışıyorum. Umarım okuyabilen birileri olur. Bu arada blogspot yazarlarına da imza kampanyamızı hatırlatmak görevimdir. http://blogspotacilsin.wordpress.com adresinde imzalarınız beklenmektedir. (Bu arada KTunnel güvenli midir, şifrem başkalarının ellerine çoktan geçti mi, bu yazı gerçekten çıkacak mı sitede gibi sorular da zihnimin kıyısında dönmekte, dolaşmakta)

Neyse, aslında Bakırköy'deki stajım sırasında giydiğim bir beyaz önlük hakkında yazmak istiyorum. Gerçi yazılarımı takip edip de, "geçen de hırka yazdın, şimdi önlük yazıyorsun, bu ne moda merakı" diyebilirsiniz. Ancak hatırlatırım ki o yazı güven bu yazıysa iktidar hakkında

Aslında başta beyaz bir önlük giyme fikri garip gelmişti. Yine de annemin "Sen bu kılıkta orada staj yaparsan, seni deli diye alır bırakmazlar" sözleri kulağıma fazlasıyla gerçekçi gelmiş, bir yandan da o sıralarda okuduğum Foucault'nun Deliliğin Tarihi isimli tuğla kitabından (adamı öldürür birinin kafasına düşse) öğrendiğim uygulamaların da etkisiyle endişelenmiştim.

Derken danışman psikoloğumuzun da uyarmasıyla akşamları yerine bırakmak kaydıyla sahipsiz olduğunu anladığım bir beyaz önlüğü çalıp serviste onunla dolaşmaya başladım.

Bu önlükleri hemen herkes giyiyor gerçi; kimyacılar, dershane hocaları, ressamlar vs. Ama hastane ortamında giyildiğinde bu önlük sizi direk doktor yapıyor. Yani, o önlüğü giymediğim anlarda, öyle serseri gibi hastane bahçesinde vs. dolaşan bir tipken, o önlüğü giyer giymez artık "Doktor Bey" oluveriyordum.

Doktor Bey olunca ne mi oluyor? Bir kere Doktor Bey olarak hastane bahçesinde yürüdüğümde, insanlar bana sürekli birşeyler soruyordu. "Raporu nereye onaylatmalıyım?", "EKT servisine nasıl gidilir?", "Başhekimlik saat kaçta açılır?" gibi gibi... Sonra cevap olarak bilmediğinizi söylerseniz şaşırıyor ve kızıyorlardı, ne de olsa koskoca Doktor Bey'im ve -elbette ki- bu sorunun cevabını biliyor olmam gerekir. Sadece bu değil elbette, mesela hızlı hızlı yürüdüğünüzde çekilip yol veriyordu insanlar, ne de olsa belki bir hastaya yetişiyordum, acelem ulvî bir sebeple olabilirdi.

Başkasına ait bir önlükle kurduğum, kendime ait olmayan bir ünvandan kaynaklanan iktidara bir bakın hele!

İnsana sahiden garip geliyor. Yani sadece bir üniforma. Bu üniformalarla iktidar arasında çok ciddi bir ilişkinin olduğunu söylemek zaten yeni birşey olmaz. Hani Beynelmilel filminde normalde insanların küçümsediği gevende, askeri üniformaları giyince yolda herkesin kenara çekilip buyurun dediği bir orkestraya dönüşüyor ya, işte tam da bu mesele.

Aynı şekilde niçin günlük hayatta belki çok farklı davranacak polislerin üniformalıyken "böyle" olduklarının da bir açıklaması olmalı. Hatta hatta Hitler dönemi ... Ya da Zimbardo'nun deneyi

Doğru düzgün bir yazı olmadı farkındayım, ama doğru düzgün bir ekranla karşı karşıya değilim. Önümüzdeki dönem alışık olduğumuzdan daha fazla faşizmle karşılaşacağız anlaşılan. Bu yüzden Erol Özkoray'ın korkarım Taraf'ta sansürlenerek yayınlanan yazısı Totaliter rejimle mücadele ve 'mutlu olma' klavuzu...'nu okumak iyi gelebilir. Yazının HerTaraf'ta çıkan versiyonu şu İşadamları, sosyalizm ve gazetelerle ilgili üç madde uçurulmuş. Artık yazarın rızasıyla mı, yoksa gazetenin yönetimince mi ben bilmem anlamam. Yorumu ve totaliter rejimlerde mutlu olmayı size bırakıyorum.

Ben blogumu geri istiyorum

20081025

Blogspot’ı kapatmak ifade özgürlüğüne saldırıdır!

Dünyanın önde gelen blog sitelerinden ve ülkemizde de pek çok kullanıcı tarafından kullanılan Blogspot'a, T.C. Diyarbakır 1. Sulh Ceza Mahkemesi 20.10.2008 tarih ve 2008/2761 sayılı kararı gereği erişim engellenmiştir. (www.blogspot.com ve www.blogger.com)

Artık Blogspot üzerindeki bloglarımızda ne yazı eklemek ne de yazılmış yazıları okumak mümkün değildir.

Pek çok insanın sansürsüzce düşüncelerini ifade ettiği bu paylaşım sitesini kapatarak haberleşme, düşünce ve ifade özgürlüğümüz engellenmiştir.

İnternetin özgürce her türlü düşüncenin rahatça ifade edilebildiği bir yer olması, sansürcü zihniyeti rahatsız etmekte; gerçekleri örtmelerini, düşünceleri baskı altına almalarını imkansızlaştırdıkça, bunu sağlayan siteleri mahkeme kararıyla kapatma yoluna gitmekteler.

Bunun daha önceki kurbanları Wordpress, Youtube gibi sitelerden sonra, şimdi de sıra Blogspot'a geldi.

www.blogger.com adresinden aldığınız Google hesabıyla düşüncelerinizi dilediğinizce ifade ettiğiniz bir sayfaya sahip olduğunuz sitenin kapatılması içinse herhangi bir gerekçe belirtilmedi.

Blogspot yazarları ve okuyucuları olarak bu durumu protesto ediyor, bu sansürün İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin 12 ve 19. maddelerine aykırı bulduğumuzu ilan ediyoruz ve bloglarımızın erişime açılmasını talep ediyoruz.

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi *Madde 12- Kimsenin özel yaşamına, ailesine konutuna ya da haberleşmesine keyfi olarak karışılamaz, şeref ve adına saldırılamaz. Herkesin bu gibi karışma ve saldırılara karşı yasa tarafından korunmaya hakkı vardır. *Madde 19- Herkesin düşünce ve anlatım özgürlüğüne hakkı vardır. Bu hak düşüncelerinden dolayı rahatsız edilmemek, ülke sınırları söz konusu olmaksızın, bilgi ve düşünceleri her yoldan araştırmak, elde etmek ve yaymak hakkını gerekli kılar. TC Anayasa'sı90. madde: Yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır
Lütfen blogspotyazarlari@gmail.com adresine blog adresinizle birlikte isminizi yazarak bir mail atın ve imza listesine blogunuzu ve isminizi ekleyin.

20081018

Niçin heyecanlanacakmışız?

Haber şu.

Niçin heyecanlanmamız gerektiğine gelince, doğrusu anlamadım. Yani sonuçta olan şey, Sosyal "demokrat"ların (ya da böyle olduklarını iddia edenlerin), faşizanlarla aynı çizgide yer alan bir partiyle ittifak yapması. Bu bizi heyecanlandıracak bir şey değil ki, Türkiye tarihinde defalarca görülmüş bir durum.

Açık ve net: Sosyal demokratlarla faşistlerin ortaklığı bizi heyecanlandıramaz.

Haberin içeriğini okuduğumuzda ise, heyecanlanmak ne demek, tam tersi daha da öfkeli bir noktaya düşüyorum. Şu hale bakın, Gökçek, SHP-DEHAP ittifakını hatırlatarak saldırıyor, Karayalçınsa MHP'nin "Ak Parti ve PKK aynı çizgide" söyleminden örnek vererek, o zaman ittifakta sadece DEHAP yoktu ki, başka partiler de vardı gibi "yumuşatıcı" ifadeler kullanıyor.

Ortaya çıkan durum, Türkiye'deki sosyal demokrat siyasetin, bir kez daha kendisini milliyetçi-faşist grupların elinden kurtaramamasının en açık tablosudur.

Doğrusu aklım almıyor. Nasıl olur da bir parti lideri, üstelik kendisini Sosyal Demokrat olarak tanımlayan bir parti lideri gider de, CHP gibi Kürt halkının düşmanı, her türlü demokratik hak talebini karşısına alan, faşist, milliyetçi bir partiyle yanyana duracak kadar yüzsüzleşir, yetmez gibi birileri de bundan heyecan duyar!

Sadece sosyal demokratlar mı? Tüm siyasi çizgisini AK Parti karşıtlığı üzerine kuran "sosyalist"ler de, özellikle kriz döneminde milliyetçi-faşist çizginin yükselme ihtimalini bile bile bunu yapan sosyalistler de açıkça bu milliyetçi-faşist tabanın taleplerini en elitist biçimde karşılayacak olan CHP'nin ekmeğine yağ sürmüyor mu? Üstelik 1 Mayıs'ta işçileri Taksim'e çağırmakla "Devrimcilik" oynayan bir Konfedarasyon başkanının da CHP'den milletvekili adaylığına oynadığı söylentisi kulaktan kulağa yankılanmıyor mu?

Türkiye, uluslararası krizin etkisine gittikçe girerken ve bir yandan asker, bir yandan askerle uzlaşmış hükümetin faşizan tutumları, bir yandan da bu faşizan tutum toplumsal muhalefete yön veren kesimleri etkisi altına alırken, şimdi sosyalistlere ve sosyal demokratlara düşen bu faşizan eğilimlerden pay çıkartmak, toplumu ajite etmek ve buradan kendini güçlendirmek mi? AK Parti'yi yıkmak için buna değer mi?

Yoksa sosyalistlere ve sosyal demokratlara düşen bu faşizme karşı en sert ve kararlı mücadeleyi vermek mi?

Dünya ve dünyayla artık her açıdan bağlı Türkiye, yepyeni bir döneme giriyor. Bu dönemde dünyanın dört bir yanında otoriter-faşizan rejimlerin yükselişini görmek şaşırtıcı olmaz. Üstelik bu dönemden çıktığımızda artık kime sol, kime sosyalist, kime demokrat dediğimiz daha da net biçimde ortaya çıkacak.

Sosyalistlere ve demokratlara düşense, hem faşistlere, hem de onlarla işbirliğine girecek, onlarla aynı çizgiye düşecek olanlara karşı kararlı bir mücadele vermek olacak. Krizle birlikte ortaya çıkacak toplumsal muhalefeti ve sınıfsal öfkeyi, arzuladıkları otoriter-baskıcı rejimlerini kurmaya, halkları birbirine kırdırmaya kullanmak isteyenler karşılarında sınıf mücadelesini ve sosyalist demokrasiyi bulmalı!

Bir heyecan duyacaksak, bunun heyecanını duyarız, başka bir şeyin değil.

20081010

Meşguliyetler...

Bir kaç gün önceydi Orçun Türkay'ın eski kitabını sorduğumda (çünkü yenisi Zavallı'yı çok sevdim) görevli kız bana ellerinde baskısı kalmadığını söylemişti, bugün aslında öylesine girdiğimde (bunu da yapmamak lazım) Galatasaray'daki yerlerine; daha önce başka kitapların olduğu, "Zavallı" romanın yanındaki rafta, 3-4 tane istediğim kitaptan durduğunu gördüm. "Peri Masalları" isminde bir öykü kitabı bahsettiğim.

Kitabı aldım tabii de, bir yandan da mutlu oldum; demek ki görevli kız ben gittikten sonra arşivi araştırmış, ya da hatta belki kitap iadelerine bakmış ve benim de geri döneceğimi tahmin ederek onu rafa, diğer Orçun Türkay kitabının yanına yerleştirmişti.

Böyle ufak şeylerin insanı ne çok mutlu etme ihtimali var!

Hırkamı kaybettim. Gecenin sonunda epey sarhoş olmuştum ancak, kaybetme eylemini Kurtuluş-Yenikapı otobüsüyle Unkapanı'ndan Taksim'e gitmek gibi bir eylem yaparken gerçekleştirdiğim esnada gayet kendimdeydim. Daha ağzıma bir damla alkol girmemişti. İstiklal'e çıkıp da ürperince bir de hırkamı giyeyim dedim ki yok.

Şimdi bilançoya göre hırkalarımdan biri Ankara'da bir arkadaşımın arkadaşının evinde (onun ayrı bir öyküsü var), diğeri ise bir Kurtuluş-Yenikapı hattı otobüsü şöföründe veya yolcusunda (eh, hayrını görsün, iyi hırkaydı). Ben mi? Artık yenisini alacağız, geçmez bu kış:) Şimdiden üşüyorum!

Hayır, hırkayı da alalı çok olmamıştı. Üzüldüm yahu! Nasıl oldu da o otobüste kaldı o hırka, ne ara süzüldü kollarımdan da ben onu hatırlayamadım sonra inerken. Sonra nasıl oldu da esen rüzgarla ürperene kadar fark etmedim kaybolduğunu. Ya da en azından Kurtuluş aracı yerine Taksim aracına binseydim belki son durak olduğu için meydana çıkar sorardım.

İşte böyle şeylerin de insanı ne çok üzme ihtimali var! En azından üşütmesi... İnsan asla kollarımda diye hırkaya güvenmemeli, sonra üşüdüğü zaman bir bakıyor ki kollarımda sandığın hırka çoktan başka adamları ısıtmaya başlamış.

Bu hayatta hırkaya bile güvenmeyeceksin! Gogol'un hırkasına bile!

Stajımı bitirdim ve bol bol geç kalmalar ve hatta direk gitmemelerle dolu 1 aylık staj kariyerimi sonlandırdım. Buradan çıkarttığım dersler var; en başta çıkardığım dersse henüz düzenli bir hayata hazır olmadığım oldu. Hatta aksine, ciddi anlamda serseriliğe devam etmeye ihtiyacım olduğu. Yahu daha yaşım kaç başım kaç, ne ara dördüncü sınıf oldum, ne zaman... Bir gün bir bakmışım ki emekli olmuşum -diyeceğim ama yeni yasalarla pek mümkün görünmüyor. Gidip sigortalanmadık da 5 milyon uyanık T.C. vatandaşı gibi. Neysee, nasılsa 2 seneye kalmaz yıkılır bu kahpe düzen, biter bu sömürü! (değil mi yoldaşlar, heey, neredesiniz)

Ortamda bu kadar ağır gündem varken, ben işte ancak hırka kaybetmekle, öykü kitabı almakla, Tünel'de Agos okumakla, akerdeon çalan adamı çok sevmekle, boğaz üzerindeki yağmur bulutlarının şimdilik komik ve güzel durduğunu düşünmekle ancak onların ertesi gün yaratacağı sorunun da farkında olmakla, Cuma günü kurulacak kadar saçma bir Salı pazarının yarattığı trafiğe sinirlenmekle, Tezer Özlü'yü çok sevmekle meşgulüm.

...ama en azından Golf oynamıyorum.

20080928

Yorumsuz...

"Marmara Üniversitesi, aslî görevi olan eğitim ve öğretimle beraber, Atatürk İlke ve İnkılapları doğrultusunda, demokratik ve katılımcı bir öğretimi amaç edinmekte, gençlerimizi bu hedefler doğrultusunda geleceğe hazırlamaktadır. " Marmara Üniversitesi İnternet Sitesi - Genel Bilgiler http://www.marmara.edu.tr/tr/universitemiz/genel-bilgiler

"Marmara Üniversitesi’nde yurtdışına burslu gitme koşulu olarak öğrencilere, dış politika konularında ‘devlet tezleri kursu’ dayatıldı. Gerekçe: Orada soran olursa cevap verirsiniz. Dört günlük eğitimde Erasmus programıyla gideceklere Rum Pontus, Kürt sorunu, Ermeni tezi ve Kıbrıs meselesi anlatıldı. Ermeni tezinin brifingcisi eski Tarih Kurumu Başkanı Yusuf Halaçoğlu idi. Oryantasyon eğitimiyle ilgili olarak öğrencilere e-posta gönderildi, katılmayanların yurtdışına gidemeyecekleri bildirildi. Üniversitenin Erasmus program koordinatörü ise uygulamayı savundu. Koordinatör Selahattin Güriş “Amacımız Avrupa’ya gidecek öğrencileri Türkiye’nin başını ağrıtan konularda bilgilendirmek” dedi. Erasmus yetkililerinin ise böyle bir uygulamadan haberleri yok " Taraf Gazetesi 18.09.2008 http://www.taraf.com.tr/haber.asp?id=17190

"Üniversite (latin "universitas magistrorum et scholarium" , öğreten ve öğrenim toplumun'dan kaynaklanıyor, Türkçe; Bilimkent) yüksek düzeyde eğitim, öğretim, bilimsel araştırma ve yayın yapan fakülte, enstitü, yüksekokul vb. alt bölümlerden oluşan ve öğrencilerin belirli ihtisaslar kazandıran öğretim ve araştırma kuruluşu." Vikipedi - Üniversite Maddesi http://tr.wikipedia.org/wiki/%C3%9Cniversite

"Hükümet olarak şuna bütün kalbimizle inanıyorum. Üniversiteler, eleştirel aklın, özgür düşüncenin evi, yuvası olmalıdır. Fikirlerin en ölçülü ve en demokratik biçimde ifade edilebildiği, saygı gördüğü bir üniversite ortamından hiç kimse rahatsız olamaz, rahatsız olmaya da hakkı yoktur. " Başbakan Recep Tayyip Erdoğan http://www.rte.gen.tr/index.php?option=com_content&task=view&id=138&Itemid=1

"Başbakan Erdoğan'ın da katıldığı tören sırasında, kültür merkezinin yakınında ayrı ayrı gruplar halinde bir araya gelen öğrenciler, AK Parti ve Başbakan'ı protesto eden pankartlar açtı. Bir süre Erdoğan ve üniversitenin rektörü aleyhine slogan atan öğrencilere polis müdahalede bulundu. Öğrencilerden 18'i ifadeleri alınmak üzere gözaltına alındı. " Referans Gazetesi http://www.referansgazetesi.com/haber.aspx?HBR_KOD=106071

Yorumsuz...

20080926

Bonobolar, içimizdeki maymunlar...

Metis'ten çıkan bu kitabı görünce, henüz okumamış olsam da, Bonobolar hakkında iki kelam edeyim dedim. Efendim Bonobolar, insanlarla ve şempanzelerle ortak atalara sahip olduğu düşünülen bir tür. Yalnız bu arkadaşlar şempanzelerden birazcık farklı.

Kitabın yazarı Waal şöyle demiş: "İnanın bana, araştırmalarda birbirlerini katlettikleri ortaya çıksa şimdiye herkes bonoboları ezberlemişti. Asıl sorun barışçıllıkları. Önce bonoboyu tanısaydık, şempanzeyi daha sonra, hatta hiç tanımasaydık ne olurdu hayal etmeye çalışıyorum bazen. İnsan evrimi hakkındaki tartışma belki bu kadar şiddet, savaş, erkek egemenliği üzerinden değil; cinsellik, empati, özen ve ortaklık üzerinden yürürdü. Ne farklı bir entelektüel bir coğrafyaya sahip olurduk kim bilir!"

Şempaze toplumu agresif erkeklerce yönetiliyor. “Şempazeler kadınlarını dövüyor, yenidoğanları öldürüyor. İşkence ve savaş var” diyor Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nde Bonobolar üzerine araştırmalar yapan Avusturalyalı biyolog Vanessa Woods It's Every Monkey for Themselves isimli kitabında.

Oysa Bonoboların böyle dertleri yok. Onlar maymun dünyasının çiçek çocukları. Onlar savaşmıyor, sevişiyor.

Durmadan sevişiyorlar hem de. Öyle üremek için falan değil, zevk için. (Zira ortalama 5-6 yılda bir çocukları oluyor) Sorunlarını da bu şekilde çözüyorlar. Şempazeler avlanmak için müthiş işbirliği kuran ataerkil toplumlarken, anaerkil bir toplumda yaşayan Bonoboları avlanmak için işbirliği yapmış vaziyette görmek pek mümkün değil. Genellikle bunun yerine birbirleriyle oynaşarak vakit geçiriyorlar ve etraftan topladıkları meyve ve böceklerle besleniyorlar. Saldırgan akrabalarından fazlasıyla farklı bir yaşam tarzları var.

Tüm bu cinsel ilişkilerde, yaş, cinsiyet gibi ayrımları yok. Toplumda bir hiyararşi söz konusu, ancak bu hiyerarşi konu cinsel ilişkilere gelince ortadan kalkıyor. Yalnız kendi ebeveynleri ile ve yetişkin kardeşleriyle ilişkiye girmiyorlar. Yani ensest onlarda da tabu. Bunun haricinde, eşcinsel ve biseksüel ilişkiler, grup seks gibi konularda tabuları yok. Bunlar yaşamlarının en doğal parçaları. Özellikle dişiler arasında grup seks çok yaygın. Cinsel ilişki toplumlarının temel sosyal ilişki kurma yöntemine dönüşmüş. Tanışma, selamlaşma, kavgaları çözümleme ve kavgalardan sonra barışma için cinsel ilişkiyi kullanıyorlar.

Kongo'daki bitmek bilmez savaşlardan büyük zarar görmüşler bu barışçıl primatlar. Türleri 60 bin civarlarındayken son 30 yılda dramatik bir düşüşle 5 binin altına inmiş. Anlaşılan insanların -her neyi paylaşamıyorlarsa- bitmek bilmez kavgaları yalnızca kendilerini değil, bu kavgaya bulaşmak istemeyenleri de tüketiyor.

Yazarın söylediklerine katılmamak mümkün değil. İnsanın doğası olarak lanse edilen ve şempazelerle özdeşleştirilen figürü o kadar benimsemişiz ki... 2001 A Space Oddyssey'de elinde kemikle rakibini öldüren maymunu nasıl unuturuz ve tüm kültürümüzün ve evrimimizin şiddet üzerine kurulu olduğunu kanıtlarcasına o kemiğin havada dönüştüğü uzay aracını. Oysa yepyeni bir tarih okuması var önümüzde, o su birikintisi için dövüşüp birbirini öldürmek yerine o su birikintisinin başında sevişen primatlar, evrimin açtığı farklı bir kol.

İnternette arama yaparken bu primatlar hakkında Block Bonobo Foundation adresinde bir siteye rastladım. Etik Hödönizm dedikleri bir felsefeyi, Bonoboların yaşam tarzları üzerine kurmuş bir grup insanın sitesi imiş. "Cevap savaşta değil, içinizdeki Bonoboyu çıkarın" diyorlar. Eh, "savaşma seviş" demek yeni birşey olmasa da, bence eskimiş birşey de değil. Sonuçta Bonobolar bunu 1,5 milyon yıldır aralıksız sürdürüyorlar. Yine de sitede Lana'yla ilgili kısımlar epey ilginç. "This was a serious connection, but extremely playful at the same time. I kissed her back, our lips meeting but not touching, a modern inter-species same-sex version of Tristan and Isolde." demiş mesela, dişi bir Bonoboyla cam kafesin dışından flört ettiği günü anlatırken. Hmm...

Tüm bu cinsellikle dolu yazının sonunaysa, Lacan'ın bir sözü mü acaba denk düşüyor? "Cinsel ilişki diye bir şey yoktur". Artık her ne demek istediyse...

20080916

Kötü Adamlar

Bir genç kız, Tutku Türkol, güpegündüz Kadıköy Rıhtım’da, elinde BirGün gazetesi olduğu için önce polis tacizine uğruyor, elindeki gazete yırtılarak tehdit ediliyor, ardından hiçbir geçerli sebep gösterilmeden gözaltına alınıyor, Moda Polis Merkezinde saatler süren taciz ve alıkoymanın ardından serbest bırakılıyor. Bu arada bolca hakarete ve tehdite uğruyor. Eylül ayının hemen başında yaşanan bu olay Kadıköylüler için pek de şaşırtıcı değil.

Bir süredir artan baskılara karşı bir sivil itaatsizlik eylemi olarak her Cuma Moda’da toplanıp içki içen ve gittikçe büyüyen bir grup var. Haftalardır şarkılarıyla, gitarlarıyla bir araya gelen ve içki içip olaysızca dağılan bu insanları, “şaşırtıcı bir şekilde”, Ramazan’a denk gelen ilk eylemde iskeleye ve çevresine yığılmış, eylemi engellemeye kararlı bir grup polis karşıladı. Sonuçta eylemciler dağılmaya karar verince, bununla yetinmek istemeyen “emniyet güçleri” gruptan ön plana çıkan kişileri gözaltına aldı.

Çok önce değil, Turan Özdemir isimli şahıs, Sivas’ta 26 Ağustos’ta polisin dur ihtarına uymadığı için sorgusuz sualsiz üzerine ateş açılarak öldürüldü. Olay, araçta bomba taşındığı şüphesi olduğu söylenerek meşrulaştırıldı ve kamuoyuna bu şekilde sunuldu. Ancak bu ilk kez olmuyordu.

Bu olaydan hemen önce, 6 Ağustos’ta Bahçelievler’de bir “yanlış anlaşılma” sonucu sokak ortasında polis tarafından vurulan ve hastaneye götürülmesi yine diğer polislerce 45 dakika engellenen Fatih Cem İnci’nin cinayet zanlılarına kelepçe bile takılmadı. Olay basında, belli başlı gazeteler hariç geniş bir yer bulmadı, toplumsal bir tepki ise, elbette, gerçekleşmedi.

Baran Tursun da polis kurşunlarına kurban gidenlerden. Kasım 2007’de Henüz 20 yaşındayken, bir kutlamadan dönmekte olan Tursun, kullanmakta olduğu araçta dur ihtarına uymadığından tek bir polis kurşunuyla öldürüldü. Polisler tutuksuz yargılanıyor.

Ve tabii ki gözaltındayken şüpheli biçimde ölen Festus Okey. Emniyet Müdürlüğü yaptığı açıklamada Nijerya uyruklu Okey’in gözaltındayken silahını vermemek için yaptığı mücadelede omzundan yaralandığını ve daha sonra da yaşamını yitirdiğini açıkladı. Bu açıklama pek çok insanı tatmin etmeye yetmedi. Daha sonra yapılan incelemelerle birlikte dava yeni bir düzeye evrildi ve sanık polis Ağır Ceza Mahkemesinde “kasten adam öldürmek” suçundan yargılanmaya başlandı.

Aslında bu olaylar için milat Polis Vazife ve Salahiyetleri Kanunu'nda 2007 Haziran’ında yapılan değişiklikler. Yapılan değişiklikle birlikte polise verilen yetkilerin neredeyse sınırsızlaştırılması ve ardından da 1 Mayıs gibi olaylarda polis şiddetinin devletçe kutsanması, polislerin kendine güvenlerini had safhaya çıkardı.

Polisin; hükümetin ve özellikle başbakanın tüm toplumsal muhalefet odaklarını ve kendi tarafında olmayan basını alaya alan ve hatta düşmanca hedef gösteren demokrasi dışı tutumundan cesaret aldığı söylenebilir.

Tüm bu ölümle biten olaylar bir yana, son zamanlarda hemen herkesin polis taciziyle ilgili bir hikayesi var, kimi zaman içki içerken, kimi zaman trafikte, kimi zaman kimlik kontrolü sırasında… Gözaltına alınmak veya polis tarafından azarlanmak için çok fazla çaba göstermeye gerek kalmıyor. Ne yazık ki olaylar yaratılan terör-fobisi ile meşrulaştırılıyor, pek çok anti-demokratik uygulamanın meşrulaştırıldığı gibi...

Biz ilkokuldayken Hayat Bilgisi kitaplarında, polisin görevinin halkın güvenliğini sağlamak ve bizi güvende hissettirmek olduğu yazardı; polis bizim yanımızda ve kötü adamların karşısındaydı. Oysa şimdi polis gördüğümüzde tedirgin oluyoruz; olur da yanlış bir laf ederiz, olur da öfkelenirler diye.

Biz mi kötü adamlar olduk, yoksa birileri görevlerini yapmıyor mu?

20080913

Küçük Dünya Umutsuzluğu

Küçücük dünyamızda sıkışıp kaldık.

Ya koskoca cümleler kuruyor ve büyük büyük devrimler yapıyoruz, ya da oturup umutsuzluktan dem vuruyoruz. Sanırım umutsuzluğu epey seviyoruz. Mevsimden midir nedir, canlarımız sıkkın ve dönüp vahşi kanlı dişleri görüp YİYİN BİRBİRİNİZİ diye bağırıyoruz, onlar birbirini yemiyor asla aslında, yenilen yine biz oluyoruz.

Küçücük dünyamızda sıkışıp kaldık ve bundan bu kadar umutsuzuz. Gidecek bir yerimiz yok. Sokakta Kaldık! Hem de sokakta bile barınamadık. Onu bile başaramadık.

Çık hayatımızdan Lyotard. Evet tüm üstsöylemler yenildi, kabul.

O güzel insanlar ne güzel de inanmıştı halbu ki. Niye biz inanamıyoruz?

Zaten hiç kimsenin de umurunda değil değil mi?!

Tuzla'da bir çocuk ölmüş, elektrik çarpmış diyorlar. Benden kaç yaş küçük, ben onun kadarken bilgisayarda oyun oynardım, o evini geçindirmeye çalışırken ölüp gitmiş. Burada ben yazsam, Agos'ta yazsam, Taraf'ta yazsam, Radikal'de, Birgün'de, Evrensel'de vs. vs. yazsam, romanlar yazsam, ahkam kessem ne fayda.

O ölmüş.

Muarrem Ceylan. 16 yaşında. Tersanede.

Önlemler alınabilirdi, o yaşayabilirdi. O çalışmak zorunda olmayabilirdi. Şu dünyada tüm insanların hak ettiği gibi yaşayabilirdi. Yaşıtları gibi okuluna gidebilir eğitimini görebilirdi. Okula giderken giymek zorunda olduğu kıyafetin tek tipliğinden rahatsız olabilirdi mesela, kravat takmak istemeyebilirdi. Matematik dersini sevmezdi belki, ÖSS'ye çalışmayı da sevmezdi, belki "ÖSS'ye Hayır" derdi!

Başka bir dünyada da değil üstelik. Tam da bu dünyada. Yaşanabilir bir dünyada!

Ama o öldü. O çalışmak zorundaydı. Önlemler alınamazdı, patronların karından vazgeçilemezdi, sokakta onun gibi bekleyen kaç tane ağzı açlıktan kokan, her türlü çalışma koşuluna hazır, karın tokluğuna çalışacak işisz vardı, işini kaparlardı, o okula gidemezdi, değil bir de kitap, defter, okul masrafı çıkarmak, anasına bakmak zorundaydı, eve ekmek getirmek zorundaydı.

Başka bir dünyada değil üstelik, bu dünyada... Kapitalizmin hüküm sürdüğü bu barbar dünyada.

Sosyalizm.

Biliyorum. Ancak umutsuzluk her yeri sarmış. Solu darbeler yenememiş ama sol kendi kendisini yenmiş nihayetinde, kendi kavgasına düşmüş, kendi dertleriyle ilgilenir olmuş.

Ufacık dünyasına sıkışıp kalmış.

Bir devrim... Yaşanabilir bir dünya... Sosyalizm.

Ama elimizden bir şey gelmez.

Daha çok çocuklar ölecek. Daha çok insanlar aç yaşayacak ya da karın tokluğuna, yaşamı pahasına çalışacak. Daha uzun yıllar sömürü hüküm sürecek bu dünyada.

Bizse umutsuzluğumuzu konuşuyor olacağız bireysel kurtuluşları aramaya başlamışken bir yandan da... Buralarda ahkam keseceğiz işte böyle, bunları okuyan, konuşan ufacık bir cemaatle, küsecek, barışacak, ayrışacak, kopacak, koalisyonlar kuracak, ittifaklar yapacak, kavga edecek, sarılacak, sevişecek, dövüşeceğiz... Oyunumuzu oynayacak ve ne ileri ne geri gitmeyeceğiz.

Umutsuzuz ya. Mevsimden mi ki?

20080912

TPD yönetiminin Dr. Behnke konusundaki tavrı kabul edilemez

İmza Kampanyası Metni

TPD yonetiminin Dr. Behnke konusundaki tavri kabul edilemez

Turk Psikologlar Dernegi Yonetimine, tum meslekdaslarimiza ve kamuoyuna,

Amerikan Psikologlar Birligi (APA) Etik Ofisi Yoneticisi Dr. Stephen Behnke, 15. Ulusal Psikoloji Kongresi kapsaminda 2 Eylul 2008 tarihinde, "PSIKOLOJIDE ETIK: Sorunlara ve Uygulamalara Karsilastirmali Yaklasimlar" baslikli bir calisma grubu duzenlemek uzere Turk Psikologlar Dernegi (TPD) Ýstanbul Subesi tarafindan Istanbul'a davet edilmistir.

Dr. Behnke ve basinda bulundugu APA Etik Ofisi, Guantanamo basta olmak uzere tutuklulara iskence ve kotu muamele uygulanan ABD Ordusu veya Gizli Servisi kontrolundeki bircok resmi ve gayri resmi hapishanede psikologlarin sorgulara katilmasini ve sorguculara danismanlik yapmasini olumlayan bir tutumun kararli savunucusudur. APA, ABD'deki diger mesleki orgutlerin iskence karsiti tutumlarinin cok gerisinde kalan tutumu nedeniyle uzun suredir gerek ABD'de gerekse dunya capinda demokratik guclerin elestirilerine hedef olmaktadir.

Etik yonetmeliklerinde iskenceye kesinlikle karsi oldugunu belirtmesine karsin APA yonetimi, psikologlarin da katildigi iskence uygulamalariyla ilgili olarak bugune kadar herhangi bir adim atmayarak ve hicbir takipte bulunmayarak hem iskenceli sorgu yontemlerini, hem de uluslararasi hukuku ve insan haklarini hice sayan Bush yonetimini ve iskencehanelerini de onaylamis olmaktadir.

Etik konulu bir calisma grubu icin, etik acidan kabul edilemez tutumunu surduren APA'den bir temsilcinin, hem de bu konuyla iliskili en onemli ofisin basindaki yetkilinin, Turkiye'ye davet edilmesini; kongre duzenleme kurulu baskaninin verdigi tepki neticesinde ve bir protesto ihtimalinden de cekinilerek, calisma grubunun TPD Istanbul Subesi'ne kaydirilarak, orada gizlice gerceklestirilmesini siddetle kiniyoruz.

Bu tutum TPD yonetiminin gerek Dr. Behnke gerekse APA hakkindaki gorus ve tepkilerden haberdar oldugunu ve buna ragmen calisma grubunu gerceklestirmekte israr ettigini gostermektedir. Bu ayni zamanda TPD yonetiminin APA yonetiminin iskenceli sorgulara psikologlarin katkisi ile ilgili kabul edilemez tutumunu onaylamasi anlamina gelmektedir.

Biz asagida imzasi bulunanlar, psikologlarin iskence ve her turlu kotu muamelenin hazirlanmasi, uygulanmasi ve gizlenmesi asamalarinin herhangi birisinde yer almalarinin, iskenceli sorgulari ve iskencehaneleri mesrulastiracak tutumlarda bulunmalarinin meslek etigi disinda oldugunu dusunuyor; gerek APA yonetiminin israrli tutumunun, gerekse de TPD yonetiminin bu onaylayici yaklasiminin kabul edilemez oldugunu savunuyoruz.

TPD yonetimi bir an once psikologlarin iskenceli sorgulara katilmasi konusunda tutumunu netlestirmeli ve Turkiye'dekiler basta olmak uzere psikologlarin insan hakki ihlallerine katkida bulunduklari ileri surulen vakalarla ilgili olarak hicbir ertelemeye basvurmadan anlamli ve ciddi adimlar atmalidir.

Saygilarimizla,

Ilk imzacilar: Sertan Batur, Serdar M. Degirmencioglu, Ersin Asliturk

Metni imzalamak icin:

http://www.petitiononline.com/behnke/petition.html adresine tiklayin. (Turkce bir site bulamadik, ozur dileriz)

Lutfen metni okuduktan sonra;

Metni imzalamak icin en alttaki "Sign the Petition" dugmesine tiklayiniz.

Metni imzalayanlari gormek icin en alttaki "View Current Signatures" baglantisina tiklayiniz

20080826

Eğer çevrecilik yapılacaksa, onu da biz yaparız!

Anlaşılan sevgili başbakanımız okuduklarından fazlasıyla etkileniyor. Biz boş zamanlarımızı "çevrecilik" gibi hobilerle geçirdiğimiz için onun okuduklarını okuma şansımız olmuyor. Oysa o fazla boş zamanı olmayan aydın bir adam, çok fazla okuyor ve okuduklarına da inanıyor.

Bir süre o kadar çok demokrat yazdıklar ki hakkında, o bile inandı demokrat olduğuna. Şans bu ya, tarihsel şartlar hükümeti demokrat gibi davranmaya zorlamıştı. Bunu bilen yazarlar da demokrat olduğunu yazdıkça, o da inandı ve hatta naif şekilde "biz muhafazakar demokratız" bile dedi!

Artık nerelerde okuyorsa, kendisinin çevreci olduğuna da inanmış, üstelik alalade bir çevreci de değil, çevrecinin daniskası! Yani mesela "muhafazakar-çevreci" ya da "ılımlı çevreci" değil. Gerçekten de inançların rasyonel temelleri olması gerekmiyor. İnanç bu... İnanç özgürlüğü vardı değil mi bu ülkede...

İnanmak demişken, Enerji Bakanı Güler de nükleer santralleri protesto edenlerin apar topar gözaltına alındıkları sırada yapmakta olduğu bir açıklamada "inşallah bu sefer bunu gerçekleştireceğiz ve bu nükleer teknolojisiyle inşallah buluşacağız'' diyordu. (Zaman, 25.08.08) Olmayacak duaya amin denilmez, biz de demiyoruz, buluşamayacaksınız, çevreci hareket, ülkenin enerji pazarının nükleer enerji tüccarlarına peşkeş çekilmesine engel olacak.

Aynı hükümet döneminde, ülke güvenliği adına güneydoğuda devlet eliyle ormanlar yakılıyor, ülke ekonomisi adına doğa katlediliyor, sermayenin çıkarları için kentsel dönüşüm bir taraftan, bir de doğasal dönüşüm uygulanıyor. İnsana değer vermeyen sermaye, doğaya hiç değer vermiyor.

Ardından "muhafazakar-demokrat" hükümetimiz, bu talana karşı ses çıkarmak isteyenleri susturuyor.

Bu zihniyeti tanıyoruz. Bu zihniyetin kurabileceği tek bir cümle vardır ve kurmuştur: "Eğer çevrecilik yapılacaksa, onu da biz yaparız." Bu zihniyet, demokrasi karşısında yüzlerce yıldır bu ülkede (ve dünyada) varolagelmiş, kendi planlarına uyduğu sürece halkı kendisine siper eden ancak kendisine yönelik en ufak bir itirazı dahi görmek istemeyen, küçümseyen zihniyet. Bu zihniyet devleti halktan, ülkeyi dünyadan üstün gören zihniyet.

Üstelik de okuduklarına fazlasıyla inanan bir zihniyet. Ne de olsa belli bir yazar takımını arkasına almayı da başarmış! O yazarlar da, "işleri gereği" yazıp çiziyorlar...

Şunu söylemek lazım yalnızca: Bu ülkede en son efsanelere inanıp da kendilerini üstün görenler Ergenekonculardı ve şimdi hapishanelerdeler. Onları siyasetten çıkararak ülkede demokrasi yolunu açanlarsa, başka bir takım efsanelere kendilerini kaptırıyorlar. Neyse ki kendilerini işte bu gaflarla açığa çıkarıyorlar!

Başbakanımız okuduklarına kendisini bu kadar kaptırmamalı. Öncelikle, gerçeklerle yüzleşmeli; kendisi bir demokrat değil, hele bir çevreci hiç değil. Sadece tarihsel olarak kendisi ve partisine şartlar gereği bir misyon yüklendi ve şans tanındı, o da bu misyonu kaldıramıyor.

Boş zamanlarındaysa...potlar kırıyor!

20080817

Yanılsamalar....

Şu meşhur uzakdoğu bedduası, "ilginç zamanlarda yaşayasın"! Batılı bir yere çekip bu bedduayı, postmodern günlerde yaşayasın diye söylersek yanlış bir şey yapmış olur muyuz?

Einstein, şu derece akıllı bir adamdı diye tanıtılan büyük bir "bilim adamı" olmak yerine, “Şu ana kadar ulaştığımız düşünce seviyesiyle yarattığımız dünya, bize, onu yarattığımız düşünce seviyesiyle çözemeyeceğimiz sorunlar yarattı.” sözünü söyleyen bir bilge, bir felsefeci olmuştur benim gözümde. En azından aydınlanmanın aşkın insan aklına verdiği o kutsallığı, insanın kendi aklıyla yarattığı dünyayı aynı akılla anlayamadığını itiraf ederek kırmış, bir tabu haline gelen akılcılığı sorgulamıştır.

Modern insanın akla ve akıllıca yapılan tercihlere, akıllıca yapılan davranışlara olan o tutkusu trajiktir. İnsanlar akıllıca davrandıkları birkaç yüzyılda dünya savaşlarını yaşamayı başarmış, ulus devletleri kurmuş ve pek çok soykırım yapmıştır. Yine de akıl kutsaldır. En doğrusunu seçmeyi başarır.

Hatta tam da bu yenilmez ve yanılmaz aklımız sayesinde yanılsamalar yaşarız, daha da kötüsü gerçek olan şeyleri yanılsama sanmaya başlarız. Çünkü aklî boyutta olmayan şeyleri ne yazık ki o akılla değerlendirmeye çalışıyoruzdur, stratejiler, "akıl" yürütmeler, planlar, programlar. Sonrasında hiç de "akıllıca" olmayan gelişmeler ufak bir sürpriz hazırlar bize, bu sürprizin adı da yanılsamadır. Yanılsamanın da, gerçek olanın yanılsama olduğunu sanmanın da yeri akıldır.

Göstergelerin birbirine girdiği, anlamaktan çok uzak olduğumuz ve hatta anlayamamamız için de özel bir dezenfermasyon çabası gösterilen bir ortamdayız. Dezenfermasyon derken, öyle büyük kapitalist güçlerden falan sözetmiyorum, yani elbette onlar da var ancak onların iktidarını yaratan bireylerden bahsediyorum. Herkeslerin dilindeki iletişimsizlik de buradan kaynaklanmıyor mu? Çevremizdeki insanları kandırmıyor muyuz? Hayır, kötü insanlar olduğumuzdan falan değil, strateji gereği, yani akıllıca davrandığımızdan. Sonuçta birbirini anlamayan yalnızlaşmış bireyler, iletişimsizlikten sözdediyorlar, göğe çıkarılmış, kutsal bir iletişimsizlik bu, fiziksel kökenleri gözardı edilmiş... Oysa açık bir şekilde kendi yarattığımız bir olgu, kendi aklımızla yaratıyoruz onu, ancak anlayamıyor, anlamlandıramıyoruz. Böyle olunca, onu göğe taşıyoruz.

Anlaşılan bazen aklı bir kenara bırakabilmek gerekiyor. Aklı aradan çıkarmak ve gerçekten de aklın ulaşamadığı yerlerde neyi bulacağımıza bakmak... Bunu bazen yapıyoruz, hani şöyle çakırkeyif olduğumuzda, en çok da alabildiğine sarhoş olduğumuzda ağlayıp zırlıyorsak, nağralar atıyorsak, akıl aradan çıktığı için. Üstelik akıl aradan çıktığında orada bulduğumuz şey bize o kadar da yabancı olmayacak. O zaten orada...

İşte şimdi bir savaş var. Bu savaşla ilgili bir sürü teoriden bahsediliyor, bir sürü koskocaman söz, toprak bütünlükleri, ulusların kaderlerini tayin hakkı, emperyalizm, güç gösterileri, ekonomi ve daha neler neler. Aklın ürettiği bunca kavram ise halkların acı çektiğini anlamaktan aciz, o kadar zavallı ki. Otoriteler sıradan insanı anlamadıkları ve anlayamayacakları için o kadar zavallılar ki! Tüm medyaları ve tüm akıllıca sözleriyle bizi de o uçuruma çekmeye çalışıyorlar hem de, o stratejilerden, jeopolitikten falan söz ettikleri saçma sapan makaleleriyle, konuşmalarıyla... Dünyanın durumu, Rusya, NATO, batı, turuncu devrim, soros vs. vs. vs.

Bu blogun sağ tarafında, blogu açıklayan bir kısacık yazı var ya, şöyle bitiyor: "Anlamayı reddetmek, bir pasif direniştir demiş bilen birisi...". Ben anlamak istemiyorum bu akıl dolu lafları. Ben sadece orada halkların öldüğünü, acı çektiğini biliyorum ve buna karşıyım, beni stratejiler ve ulus devletler ilgilendirmiyor. Hele ki bir savaşa karşı çıkarken dahi, bize parmaklarını kaldırıp sallayan o akıllı insanların akıllarına hiç ihtiyacım yok.

Onları anlamayacağım!

Tıpkı devrimin, başka bir dünyanın bizim yollarımızla mümkün olmadığını söyleyen o mantıklı insanların silahlı mücadelelerini anlamadığım gibi. Kendi kurdukları mantıklarında şiddeti meşru görmek için parendeler atan "devrimcileri" anlamayacağım gibi. İnsanların nasıl olup da Ergenekon gibi birşeyi kurduğunu bir grup insanın da o örgütü hala destekleyebiliyor, avukatlığını yapabiliyor olmasını anlamayacağım gibi. 6-7 Eylül'ü, Sivas'ı, Kıbrıs'ta yaşanan zulmü, bu zulümden kendine pay çıkarmasını bilen Türkleri, 19 Ocak 2007'yi asla anlamayacağım gibi, 24 Nisan 1915'e asla anlayış göstermeyeceğim gibi... Hayır, bir psikolog olsam da, bana bunlardan bahseden birisine "Hı-hı, anlıyorum" demek istemem.

Onları anlamayacağım, alkolle aklı devreden çıkardığımda geriye başka bir dünyanın mümkün olduğu inancından ve aşktan başka bir şey kalmıyor. Aşk ve inanç varken, anlamamayı sürdürebilirim. Çünkü anlamayarak bağırabilirim sloganımı "Savaşa Hayır" diye ve fısıldayabilirim "Seni Seviyorum" diye. Anlamaya çalıştığımda ise, hepsini kaybederim.

Anlamamayı sürdürelim...

20080730

Kelebek Etkisi...

Agos'un dağıtım şirketi değişti ya, Merkez dağıtımdan başka bir şirkete geçti, artık evin önündeki bakkaldan gazeteyi alıp, otobüse binip okuma ihtimali de ortadan kalktı, şimdilerde gidip özel olarak büyük kitapçılardan (!) almak gerekiyor. Gerçi böyle bakkallara, marketlere dağıtacak kadar baskı yapamayacağı belliydi gazetenin de, yine de bu dağıtım hoşuma gitmişti, hatta Radikal'de bununla ilgili umut dolu bir yazı yazmıştım, hatırlarsınız. Gazete gelmemeye başlayınca, bakkala sorduğumda, "1 aydır gelmiyor çıkmyor herhalde gazete artık" dedi! Dedi de, yüreğimize indirdi, tam da gazeteyle ilgili malum tartışmalar ortadayken.

Bizde ki de eşeklik işte. Geçen günlerde, Remzi Kitabevi diye bir mekandan gazeteyi alıyorduk, tam da benim yazının çıktığı hafta, kasiyer ismimi sordu. Şaşırdım, meğer fatura kesiyorlarmış, 2,5 liralık gazeteye fatura kesiliyor olması ayrı bir gariplik, isim sormaları ayrı. Neyse, ismimi söyledim ama işte, eşeklik bu ya, Altınyan diye söyledim soyadımı. İki kez sordu kasiyer ve iki kere de tekrarladım. Faturayı aldık, çıktık. Bir de ne görelim, soyadım faturada "Altıner" olmuş. Hepimiz asker doğuyoruz ya... Artık burada bir kasıt mı vardı, bilinçdışı bir sürçme miydi bilmiyorum!

Gerçi, yabancı ülkelerden transfer edip de, T.C. vatandaşlığına formaliteden geçirdiği futbol oyuncularının isimlerini Muhammed, Ahmed falan yapan bir ülke burası. Hani, Marcos diye bir Türkiye vatandaşı olamazmış gibi ya da onun isminin Ahmet olmadığını herkes bilmiyormuş gibi.

Bizim üzerinde deli gibi düşünüp kafa patlattığımız şeyler bazıları için çok kolay. Mesela biz bir senedir, hatta hocalarımız uzun yıllardır Sosyal Psikoloji bölümünde ahlak üzerine kafa patlatıyor, çalışmalar yapıyoruz. Şu bir sene bile bizim ahlak meselesine bakışımızı karmakarışık etti. Geçen gün de mesela dinî içerikli bir dergi, hiç bunları hesaba katmadan, dinî kodlamayla ahlak üzerine ahkam kesiyordu. Gerçi bizim solcular için de bir burjuva ahlakı bir de proleter/devrimci ahlak vardır o kadar! Ya da anarşistler bu olayı "ahlak baskı aracı bir kurumdur" deyip bir kenara atarlar. Ergenekon meselesi için de öyle. Birileri takılmış peşine gidiyor sorgulamaksızın, birileri yiyin birbirinizi diyor, birileri de Agarta, Destan deyip geçiyor. Bizeyse kafa patlatmak kalıyor.

İşte Ulus ve Ulusal kimlik meseleleri de böyle. Yani, insanlar için o kadar doğal ki, o kadar sıradan ki bu ülke vatandaşlarının tamamının Türk sayılması, hatta bunu Ermenilere, Rumlara, Kürtlere yapılmış bir lütuf olarak görme eğilimindeler. Hatta sadece ulus mu? Devletin her söylediğinin doğru olduğu inancı, resmi tarihin en güvenilir kaynak olduğu düşüncesi. Bunlar sorgulanması gerekmeyen şeyler.

Medyanın, Güngören Saldırısındaki tavrı da bu olmadı mı? Bir saldırı olduysa, teröristlerse, bu PKK olmalı, başkası olamaz! Bunu sorgulamaya, amaç nedir diye sormaya gerek var mı? Hayır! Neredeyse manşetleri hazırmış!

Murat Belge ve Gökhan Özgün Taraf'a geçtiğinden beri bu gazeteyi düzenli olarak takip ediyorum. Bence tüm bu meselelerde çok başarılı bir sınav verdiler. Sorgulanmaz denenleri sorguladılar, sorulmayanları sordular. Dünkü gazete, tam bir başarıydı bence. Cemil Ertem'in yazısı tüm bu olan biteni o kadar doğru analiz ediyordu ki, bütün meseleyi PKK'ye atıp, gazetecilik yapmaktan çok ortalığı karıştıran medya, o 50 yıllık, yüzbinler satan gazeteler utancından yerin dibine girse yeridir.

Bir zamanlar birisini tanırdım, "kelebek etkisi"ne inanır, hayata ufak tefek müdalelerde bulunmaya çalışırdı. Hani şu Himalayalardaki bir kelebeğin kanat çırpışının taa ABD'de bir kasırgaya sebep olabileceğini söyleyen romantik tez. Dün trende, Taraf'ı okuduktan sonra, gazeteyi yanımda oturan orta yaşlı adama hediye edip, trenden indim.

Size Sokak Çocuklarından bahsedeceğim

20080728

İnadına birarada yaşam!

Şiddet ve terörün yenilmesini isteyen bir önceki yazımın üstünden bu kadar kısa bir süre geçmişti ki, Güngören'den haberler aldık. Korkunç bir olay yaşanmış, 13 insanın ölümüne sebep olunmuştu terörist bir saldırıyla. Karanlık güçlerce gerçekleştirilen ve faili belli olmayan -milliyetçi medya ve Baykal tarafındansa daha en baştan, üstelik örgütce reddedilmesine rağmen direk PKK'ye atfedilen- bu eylem, siyasi şiddetin ve çetelerin ortadan kaldırılmasının ne denli acil olduğunun bir göstergesi.

Birarada yaşam, sivilleşme ve demokratikleşme yolunda adımların atıldığını gören kimileri, anlaşılan rahatsız oluyor ve bu tür eylemlerle toplumda linç ve şiddet dilinin hakim kılınmasını istiyor.

Bu olayları daha önce de gördük. Bu kişilerin maskesi Susurluk'ta düşmüştü. Bu kişilerin maskesi Şemdinli'de düştü. Bu kişilerin maskesi Ergenekon davasıyla düşüyor. O kişilerin Kürt halkıyla ilişkileri yok! Ancak daha ortada hiç bir kanıt yokken Kürt hareketini hedef gösterenlerin farklı niyetleri var. Tıpkı Diyarbakır'da TİT tarafından üstlenilen saldırıyı da PKK'nin yaptığını inatla yazdıkları gibi! Bu kişiler, ülkenin demokratikleşmesi, sivilleşmesi karşısında uzun yıllardır mücadele veren karanlık kişiler. Ergenekon iddianamesinin açıklanmasının hemen ardından, anlaşılan yenilmediklerini, yok olmadıklarını gösteriyorlar. Anlaşılan yapabileceklerinin sınırı yok.

Bu kritik dönemde, medyanın ve siyasetçilerin ve "derin" devletin yalanlarına ve oyunlarına aldanmayalım, her şeye rağmen, bu ülkede ölümün ve savaşın hakim olmasını isteyenlere inat birarada yaşamı savunalım. Demokratik, ifadenin ve siyasetin özgür olduğu yepyeni bir Türkiye için çaba harcayalım. Karanlık güçlere istediklerini vermeyelim.

Yarın saldırıyı kınamak, birarada yaşam talebimizi dile getirmek için saldırının gerçekleştiği Güngören'de olacağız. Milliyetçi sloganlarla değil, lanetlerle değil, bizi birbirimize düşürmek, savaştırmak, kavga ettirmek isteyenlere inat BARIŞ sloganlarımızla.

Artık yeter!

20080726

Ergenekon'a karşı Demokrasi mücadelesi şart!

Çeşitli siyasi amaçlara ulaşmak için terör ve şiddeti yöntem olarak kullanan örgütlenmeler çok uzun zamandan beri dünya üzerinde varolagelmiştir. Bu tip örgütlenmelerin ortaya çıkmaları için, dönemde varolan-varolagelmiş politik ortam uygun olmalıdır, yoksa varlıklarını sürdüremezler.

Türkiye, kurulduğu günden bu yana siyaset ve şiddetin yan yana yürüdüğü bir ülke olagelmiştir. Siyasi amaçlara ulaşmak için şiddeti bir yöntem olarak kullanmayı benimsemiş irili ufaklı pek çok grup, büyük silahlı örgütlenmeler ve tabii ki, ülkenin en büyük silahlı gücü olan TSK tarafından yapılmış darbeler ve darbe girişimleri, bir başbakanın idam edilmiş olması, gazeteci ve siyasetçilere yönelik gerçekleştirilmiş suikastler gibi tarihi gerçekler bu durumu gözler önüne serer. Devlet kendisini "savunmak için" şiddet kulanmaktan çekinmemiş, genellikle hak ve özgürlük taleplerini askeri yöntemlerle çözmeye yeltenmiştir. Sonuçta şiddet şiddeti davet etmiş, siyaset neredeyse şiddeti çağıran, şiddete sebep olan bir kavram olagelmiştir.

Gündemimizin ana konusu haline gelen ve daha uzun bir süre de orada olacak Ergenekon Örgütü ve bu örgüte yönelik operasyonları da bu bağlamdan ayrı düşünmek olanaksızdır. Ergenekon, tam da bu ortamın içinde varolabilmiş bir örgüt. Amacı, otoriter-ulusalcı bir devlet düzeni kurmak yani başka bir deyişle 12 Eylül darbesinin başlattığı işi tamamlamak. Bunu yapmak için de her türlü yolu kullanmayı kendisine hak görmüş; sivil toplum kuruluşları, dernekler, gazeteler, basın vs. örgütün yumuşak tarafını oluşturuyor, öte yanda ise silahlı bir grup önlerine çıkan engelleri temizlerken, bir grup da darbe hazırlığı içerisinde.

Kuşkusuz tüm bunlara cesaret edebilmiş olmalarının altında 12 Eylül anayasasıyla yönetilen ve demokrasinin oturmamış olduğu bir ülkede yaşıyor olmamız yatıyor. Varolan bağlamın onları engellemeyeceği, aksine destekleyeceğini düşünmüş olmalılar.

Lafı getireceğim yer şu: Ergenekon Örgütüne karşı yürütülen operasyonlarla, suç işlemiş ve ülkenin demokratikleşmesi ve özgürleşmesi karşısında mücadele vermiş kişileri cezalandırarak önemli bir iş yapılıyor. Bunu desteklemek hem vicdanen hem de siyaseten gerekli. Yine de bunun tek başına yeterli olamayacağını da söylemek, daha fazla baskı yapmak gerekiyor. Hayır, örgütün ilk isimleri yakalanmıyor beylik lafını etmeyeceğim. Demek istediğim şey şu, eğer Ergenekon veya benzeri zihniyette başka örgütlerin ortadan kalkmasını istiyorsak, bunu yalnızca operasyonlarla, tutuklamalarla vs. yapmamız mümkün değil. Evet, Ergenekoncular içeride, ancak zihniyetleri dışarıda!

Ergenekon Örgütü ve zihniyetine karşı gerçekçi bir mücadele, ülkede kayıtsız şartsız bir demokrasiyi ve çoğulculuğu gerektiriyor. Bu çoğulculuk ve demokrasi, iktidar partisinin kayıtsız şartsız desteklenmesi demek değil. Aksine, basına sansürün, ifade özgürlüğünün önündeki engellemelerin kaldırılması, örgütlenme ve sendikalaşma haklarının genişletilmesi, farklılıkların bir sorun olarak görülmesinden vazgeçilmesi, sınırsız bir siyasal özgürlüğün ortaya konması için iktidara sürekli baskı yapılması gerekli. Bunu yapmadığımız noktada, Ergenekon'dan boşalan yeri dolduracak birileri mutlaka çıkacaktır, çünkü Ergenekon'u vareden zihniyet de ortam da bir yere gitmiş değil.

Bir yandan otoriter-devletçi bir örgüte karşı operasyonlar sürerken, iktidarın hoşuna gitmeyen yayınlar yapan Hayat TV ilk fırsatta karartılıyor, 301 dimdik ayakta, Gençsen davası sürüyor, yani otoriter-devletçi zihniyet iktidarda. Şiddeti de nasıl bir yöntem olarak kullandıklarını 1 Mayıs'ta iki yıldır görüyoruz.

Siyasi amaçlara ulaşmak için şiddeti, tehditi, terörü, darbeyi, silahı ve sansürü, yasaklamayı, parti kapatmayı bir yöntem olarak gören zihniyetin tasfiyesi şart. Yani "siyasetin politikleşmesi".

Yeni bir soldan bahsediyorsak, yıllardır solun köşe başlarını tutmuş bilindik isimlerden değil, işte bu demokrasiyi kayıtsız şartsız savunacak, ancak demokrasi anlayışını 5 yılda bir yapılan seçimlerle ve oy oranlarıyla, iktidarla sınırlandırmamış sınırsız siyasal özgürlükten yana bir anlayıştan bahsediyoruz. Çünkü Ergenekon'u da, Ergenekoncu zihniyeti de ortadan kaldırmanın yolu, demokrasidir.

20080723

Հիմա ճիշդ ժամանակն է

Yazarımız seyahatte olduğundan...

İnsan şehirden uzaklaştığında daha çok şey yazacak sanıyor, işte güya sessizlik, gündemden uzak olmak ya da en fazla tuhaflıklarına akıl erdiremediğim dağıtımcıların insafına kalmış gazete okuma imkanları vs. gündeme endekslenmiş yazı konularından bir özgürleşme sağlar da bu büyük lafları bir yana bırakıp insana dair 3-5 kelam etme imkanı bulunur falan...

Ancak işte, içinde ailenin bulunduğu her ufak tefek meselede olduğu gibi bu deneme de kendi içerisinde yok olmayan başarısızlık hissini barındırmaktaydı. Vahe Berberian'ın Baba ve Oğul Adına isimli kitabına hayran olmamızın sebebi daha ilk sayfasında yazdığı "İnsan babasını affettiği zaman olgunlaşır" cümlesiydi. Yoksa denize, kuma, hele hele de güneşe pek merakım kalmadı son zamanlarda, hele ki yazlık mekanların kendisine ait o bunaltıcı orta sınıf havası iğne iğne batarken! Baba ve Oğul arasına bir kutsal ruh eklemezsek pek bir başarı sağlayamayacağız anlaşılan, çünkü ister odipustan alın ister siyasal otoriterizmin mikro düzeyde simgesi olmasına yorun, bu iş yürümüyor!

Bunun öncesinde Ankara'ya ilk kez gittim. Serbest piyasanın ve kapitalizmin her sokak başında hissedildiği İstanbul'dan sonra, Ankara tam tersi bir şekilde devletin varlığının açık biçimde kendini gösterdiği bir yer. Minibüsçüye "Ulaştırma bakanlığının orada ineceğim" diye seslen, evden çıkıp yürürken bir sağına bak ki Genelkurmay başkanlığının yanına gelmişsin (üstelik de elinde Taraf gazetesiyle!) İlginç bir his. Devletin varlığını yalnızca polisleri görünce hatırlayan bir İstanbul'lu için hele...

Anıtkabir ise apayrı bir hikaye. Doğrusu Aslanlı Yol denen yere hayran kaldım desem az olur. Yarım kilometrelik bir yolda koskoca bir Cumhuriyet zihniyeti, ciltlerce kitabın anlatamayacağı, ikna edemeyeceği kadar net biçimde gözüküyor. Şöyle ki, meğer bu yol yapılırken, özel olarak taşlar orantısız aralıklarla yerleştirilmiş ve bu aralıklar yere bakmadan yürüdüğünüzde ayağınızın takılması işlevini görmesi için tasarlanmış. Böylece Anıtkabir'e doğru yürüdüğünüzde, başınız öne eğik ve ağır ağır yürüyorsunuz. Sonuçta uzaktan bakınca bu yürüyüşünüz, yas tutan biri görüntüsü veriyor. İşte bu, yas tutar GİBİ görünmek. GÖRÜNMEK. Ne olduğun, ne düşündüğün değil, nasıl göründüğün...

Moda sahilinde içki içenlere polis sataşıyor bilesiniz, bir süredir arkadaşlarıyla oraya gidip çimlere uzanıp bir iki kadeh içki içmek isteyenler motorsikletli polislerin taciziyle karşılaşıyor. Oysa Moda'da bu yapılır, yani içki içilir, bu yıllardır böyledir. Cuma günü bununla ilgili bir eylemce var, saat 9da Modada bir grup toplu olarak içki içecek. Açık bir sivil itaatsizlik hareketi olarak bunu destekliyorum. Aynı polis tacizine maruz kaldım. Üzerine üniforma giymiş bir Türkiyeli'den daha tehlikeli birşey varsa üzerine polis üniforması giymiş bir Türkiyeli. Gerçekten, kendilerini Nietzche'nin üstün insanı saymaya başlayıp etrafa emirler yağdırıyorlar. Terörle Mücadele ekipleri tarafından gözaltına alındığımızda bile daha hoş bir muameleye maruz kalmıştık doğrusu.

Agos'taki yazımı da ayrıca aşağıya koydum. Evet, ermenice ekte yazım çıktı, ne kadar güzel değil mi? İnsan daha ne ister yayın dünyasından!

Şimdilik böyle. Ergenekon'la ilgili bir yazı yazacağım sanırım bundan sonra, olayı değişik bir boyuta çekmekte fayda var, tartışmalar kısır bir noktaya gidiyor gibi çünkü.

Yazarımız seyahatte olduğundan yazısını gönderememiştir diye yazmak lazımdı bloga iki haftadır. Okuyuculara bir telafi olarak bu hafta bol bol yazayım en iyisi:) (Gülmeyin, okurlarımın facebook grubu bile var!)

20080628

AKP’YE KARŞI SOL SEÇENEK: Şimdi Tam Zamanı

Hüseyin Çakır’ın TARAF gazetesindeki Cuma günkü yazısına bakılacak olursa, AK Parti’ye karşı bir seçenek üretmek, yani iktidardaki bir partiye karşı alternatifi oluşturmak, her demokratik ülkede muhalefetin temel görevi ve temsili demokrasinin üzerine kurulduğu mantık olsa da; bu Türkiye Cumhuriyeti’nin kendine özgü şartlarında utanç verici bir durum, rejim ile iktidar arasında seçim yapmak, demokrasi düşmanlığı hatta cuntacılık oluyor. Çok değil, daha bir buçuk yıl önce, “Cumhuriyet”çiler Ufuk Uras’ı alttan alta AK Parti’ye destek vermekle ‘suçlamak’taydılar. O zamanlar şeriat üzerinden korku siyaseti yapanlar, böyle bir sahte kutuplaşmada taraf olmayacağını açıklayan Uras’ı da AK Parti’yi desteklemekle suçluyorlardı. Çünkü “şeriat tehlikesine” karşı onların tek yol olarak tanımladıkları milliyetçi-darbeci CHP çizgisine karşı, demokratik, özgürlükçü bir sol seçenek ortaya çıkıyor ve planları sekteye uğruyordu. Durum böyle olunca da, “ya bizdensin ya bize karşı” diyerek parmaklarıyla Uras’ı ve diğer solcuları gösterip “AKP’li” demekten çekinmiyorlardı. Şimdi de darbe üzerinden korku siyaseti yaparak seçeneklerimizi ikiye düşürmek isteyenler, darbe ve AK Parti’nin dışında bir seçenek olamayacağını ima ediyorlar. Öyle ki, demokrasi bayrağını AK Parti’ye teslim etmiş anlayış, neredeyse tek partili rejimi özlüyor. Türkiye’de demokrasinin tek adresi AK Parti imiş ve AK Parti’yi desteklememek bizi otomatikman cuntacı yapacakmış gibi! Hatırlatmak isterim. Darbeye karşı AK Parti’den yana bir tutum aldıysak, AK Parti demokrat olduğu için değil, biz demokrat olduğumuz içindi. AK Parti’ninse, demokrasi konusunda karnesinde görebileceğimiz tek artı, AB uyum yasaları çerçevesinde çıkartmış oldukları yasalardır ve hiç birisi de çok da içlerine sinmeden çıkartılmıştır. Öte yandan 301, 1 Mayıs, SSGSS gibi toplumda AK Parti’ye karşı geniş tepki uyandıran meseleler sokak muhalefetini güçlendirmiştir. Fakat bu sokak muhalefeti ne cuntacıdır ne de CHP yanlısıdır. Aksine, en demokratik haklarını kullanarak iktidar partisine muhalefet etmektedirler. Dolayısıyla AK Parti’nin dışında bir seçenek arayışı içersindedirler. CHP ve MHP, AK Parti’ye karşı devletçi seçenektir, TSK veya kapatma davası ise darbeci seçenek. Her ikisi de anti-demokratik seçeneklerdir ve kendisine demokrat, ilerici, solcu, liberal, özgürlükçü vs. diyebilecek herkes tarafından şiddetle reddedilmelidirler. Ne yazık ki AK Parti’nin halkı canından bezdiren neo-liberal politikalarına karşı bir sol seçenek bir türlü var edilemediğinden, bu bizi ürküten seçenekler pek çok insana gerçekçi gözükmektedir. Dolayısıyla, darbeyi de, statükocu CHP’yi de bir seçenek olmaktan çıkartmanın en iyi yolu, bunlara karşı, tüm anti-demokratik ve neo-liberal tutumlarına rağmen kayıtsız şartsız AK Parti savunuculuğu yapmak değil, her demokratik ülkede olması gerektiği gibi, demokratik yollardan gerçek ve gerçekçi bir muhalefeti örmek olmalıdır. Ufuk Uras’ın bir demokrat olduğunu ve AK Parti’nin kapatılmasına ne üstü kapalı ne de üstü açık biçimde destek vermeyeceğini herkes bilmektedir (ki Çakır’ın referans verdiği Milliyet gazetesindeki röportajda bunu açıkça belirtmiştir). Öte yandan AK Parti’nin kapatılma olasılığı da tarihsel olarak baktığınızda, pek çok partiyi kapatmış, zamanında bir başbakanını idam etmiş bir ülke için gayet yüksek bir olasılıktır ve bu ne ilktir, ne de dünyanın sonudur. Dolayısıyla, bir yandan kapatılmaya karşı çıkarken, bir yandan da kapatılma gerçekleşirse ne yapılacağına dair bir yön haritası belirlemek gereklidir. AK Parti kapatılırsa, açılacak boşluğu solun doldurmasını arzu etmek, kapatmaya destek vermek olarak gösterilemez. Sormak gereklidir, AK Parti kapatılırsa, doğacak boşluğu, siz kimin doldurmasını isterdiniz? Ancak bu sol seçeneğin de kuralları en baştan konulmuş, sınırları çizilmiş, şöyle olacaktır, böyle yapılacaktır diyen, yukarıdan aşağıya örgütlenmiş bir model değil; inşa aşamasında gevşek olan ve herkesin katılımına açık, çok sesli ve çok renkli bir model olarak belirlenmesi, bir kurtarıcı bekleyenleri hayal kırıklığına uğratmakta, bu durum politikasızlık olarak algılanmaktadır. Buradaki durum politikasızlık değil, demokratlıktır. Yeni olan, yarım asırdır, Halk Fırkası ile DP çizgisi ve zaman zaman gelen TSK müdahaleleri arasına sıkışıp kalmış ve insanları bu şablonları zorla seçmeye, seçmezse de seçmediği şablonlara sıkıştırmaya zorlayan siyaset anlayışına karşı, demokratik, özgürlükçü ve sol bir siyaseti mümkün kılmak, korkuyla değil, umutla siyaset yapmaktır.

Tuzla’dan işçi ölümleriyle ilgili haberler gelmeye devam ederken, fabrikalarda işçilerin örgütlenme ve sendika hakları gasp edilmeye çalışılırken, sağlık ve sosyal güvenlik haklarımız göz göre göre elimizden kayıp gitmişken, ekmeğe 1 yıl içerisinde neredeyse iki buçuk katı zam gelmişken, nükleer santral ihalesi yıl içerisinde yapılacakken, Irak savaşı ülkemizdeki İncirlik üssü sayesinde sürdürülürken, Lambdaİstanbul, GençSen, EmekliSen gibi kuruluşlar kapatılırken ve ülke bir yandan darbecilerin bir yandan neo-liberallerin kuşatması altındayken, bu umuda ihtiyaç vardır. Cuntacıları, statükocuları, düzenden nema sağlayanları siyaset sahnesinde yenebilmek için AKP’ye karşı emekten ve adaletten yana, toplumun tüm ezilen kesimlerini kucaklayabilecek, demokrasi ve eşitlik yanlısı, feminist, özgürlükçü bir sol seçeneği yaratmanın şimdi tam zamanıdır.

*TARAF, 1 Temmuz 2008 http://www.taraf.com.tr/haberv.asp?HaberNo=11795