20071220

Terk Etmemek!

Slogan yaygındır, herkesçe bilinir, "Ya Sev Ya Terket" diye, bazen bir amerikan bezine yazılıp tehditkarca asılmıştır iki bina arasına, bazen sprey boyayla duvarlara yazılmıştır gençlerce, bazen forum altlarında imzalarda, "facebook group"larında, bazen manidar mahkemelerde polis otosu üzerine yapıştırılmış stickerlarda kendini gösterir. Zihnimize işletilmiştir. Oysa gariptir, konu vatan olduğunda işleyen bu zorunlu sevgi (maslow'un unconditional love kavramı gibi), olay herhangi başka bir şeye geldiğinde, patolojik biçimde değişime uğrar, sevgisiz evlilikler, sevgisiz ittifaklar hatta sevgisiz yaşamlar vardır hayatta. Kendisini artık sevmeyen sevgilisini de öldürür kimi insanlar, ya da sevenleri birbirlerini terk etmeleri için zorlar töreler.

Bu koşulsuz vatan sevgisi, topraklarında varolandan rahatsız olup onu değiştirmek isteyenlere öfke kusmaya dönüşür. Sevgi, kusurlarıyla, bozuk, işlemeyen düzeniyle sevgidir, oysa daha iyiyi daha güzeli amaçlayanlar hainleştirilir.

Bu ülkede azınlık olduğunu ve artık burada kalmak istemediğini, ayrılmak istediğini söyleyince, Fazıl Say yazmak şart oldu! Ben Say'ın düşünce tarzını daha önce Radikal'de çıkan "Varoşlara Kültür Neden Gitmedi?" başlıklı yazısından beri pek akla yatkın bulmam. Cumhuriyet mitingi doğrultusunda bir düşünce tarzıdır. Varoşlara kültür götürmek için bir takım sponsorlardan vs. medet ummaktadır ve giden kültürün halkın oyları üzerinde etkili olacağından bahsetmektedir. Bugün, herşeye rağmen hem de sponsorlar olmadan oralara giden insanları, hatta oralara gidip de bir de konserleri yarıda kesilen insanları bilmez, üstelik o varoşlardaki insanların sponsor şirketlerin hiç de umrunda olmadığını düşünmez. Hele ki o sponsor şirketlerin, o oy oranlarının değişmesini hiç mi hiç istemeyeceğini aklına bile getirmez.

Konuşmasında, onlara ait olan Türkiye projesinin artık rafa kalktığını söylüyor. Bu Türkiye projesi, eğer Kemalist projenin çağdaş uygarlık seviyesindeki halkı ise zaten yıllar önce Köy Enstütüleri kapatıldığı zaman o cephe düşmüştü. O tarihtin itibaren gelen iktidarlar, okullardan başlayarak tüm yaşama dağılan bir cahillik ve korkaklığı, rejimin güvencesi olarak benimsedi. Daha ilerleyen dönemlerde, öldürülen gazeteciler, yakılan kitaplar, sonra o kitapların diri diri yakılan yazarları izledi bu anlayışı. Kitabevleri bombalandı daha yeni!

Ülke gördüğü her darbeyle birlikte, sanatçılarına, düşünenlerine karşı savaştı. Onları işkenceler, hainlikle suçlanmalar, hapishaneler, gurbetler karşıladı. Nazım Hikmet'i, gurbete gönderen, Yılmaz Güney'i hapislere atan, zihniyetle bugün Orhan Pamuk'un kendi ülkesine girmekten korkacak hale getirenler, Elif Şafak'ı, Hrant Dink'i yargılayanlar aynı zihniyetteydi.

Yine de bir takım insanlar vazgeçmediler. Onlar, bugün hala gazetelerde, dergilerde, meydanlarda mücadele verenler, yazılarıyla, filmleriyle, oyunlarıyla romanlarıyla, tablolarıyla ve sanatın insana ulaştığı her platformda korkusuzca gerçeği dile getirenler, okullarında bildiri dağıtanlar, afiş asanlar, Okmeydanı'nda Yürüyüş dergisi satarken vurulan genç, her ortamda doğru bildiği söylemekten korkmayanlar, bugün ırkçılığın, ayrımcılığın, düzenin, boyun eğmenin, nefretin, savaşın dilinin hakim olduğu dünyada eşitlik, özgürlük, barış, insan hakları diyebilenler. Telekom'da, Novamed'de, Yörsan'da, Dimes'te grev yapan işçiler, YÖK'e rağmen üniversiteleri hala bilim yapılan yerler olarak gören profesörler, doçentler...ve daha niceleri.

Üstelik, sadece bir türban araştırması ve seçim sonuçları üzerinden "onlar %70, biz %30 kaldık. Bu ülkede azınlığız" diyorsanız, aşağıdaki tabloyu gözardı ediyorsunuz. Aşağıda en yoksul %20den en zengin %20ye 5e bölünmüş toplumun 2003 ve 2004 yıllarında ulusal gelirden aldıkları pay gözüküyor.

Gelir Dağılımı Tablosu DİE

Kimin azınlık, kimin çoğunluk olduğu apaçık ortadır. Hiçbir ekonomik açılım getiremeyen ortasınıf sosyal demokrat partilerinin, neoliberal AKP'ye karşı takındığı, yalnızca hayat tarzına dönük politikaların, aslında gerçekten bu ülkenin problemlerine nasıl da cevap olamayacağını bu tablo göstermektedir. Ülkenin en yüksek gelirli %20'si toplam gelirin yaklaşık yarısını alırken en yoksul kesim %6yla yetinmektedir ki Dünya Bankası araştırmasına göre Türkiye'nin &25'i yoksulluk sınırı altında yaşamaktadır.

Sonuçta, eğer biz bu ülkenin halkına karşı sorumluluk duyuyorsak, artık sıkıldım gidiyorum deme hakkımız yoktur. Kalmak, burada kalmasına izin verilmemişlerin hatrına da olsa kalmak ve mücadele vermek zorundayız. Elbette gelirin %46'sına sahip o kesim bizi parça parça etmek isteyecek, o türbanlı o laik çatışın, o kürt o türk çatışın, o fenerli o cimbomlu çatışın diyecek. Bizimse vereceğimiz en güzel yanıt, birarada yaşamak ve birarada mücadele etmek olacak! Kaçıp gitmek değil. Oyunlara gelip kendi aramızda çatışmak değil. Bölünmüşken bizi yönetirler, biraradayken güçlüyüz!

Dayanışma ile...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder