20091108

Chris Harman (1942 - 2009)

Socialist Worker gazetesinin ilk editörü ve Uluslararası Sosyalist Akım'ın en önemli teorisyenlerinden Chris Harman dün Kahire'de geçirdiği ani kalp krizi sonucu aramızdan ayrıldı.

Ölmeden önce yayınladığı son kitabı Zombi Kapitalizm idi ve bu kitabında her öldüğünde güya yeniden diriltilen kapitalizmin marksist bir analizini yapıyordu. Marksist bir teorisyen olarak yıllar boyunca Stalinizme, Thathcher ekolüne, neoliberalizme ve post modernizmin ilüzyonlarına karşı işçi sınıfının mücadelesini savundu. Aşağıdan Sosyalizmin ve anti kapitalist hareketin savunuculuğunu yaptı. Değerli kitabı A People's History of the World'de insanlık tarihinin sınıfsal bir anlatısını sundu. Sosyalist İşçi gazetesinde, International Socialism ve Socialist Review dergilerinde sayısız makaleye imzasını attı.

Geçen Mayıs ayında İstanbul Bilgi Üniversitesinde düzenlenen Marksizm festivalinde konuğumuzdu. Emperyalizm ve Ekonomik Kriz üzerine yaptığı sunumda Gerçek Marksist Geleneğin dünya tasavvurunu anlatıyordu ve söylediği her söz burjuvazinin ve ulusalcıların yarattıkları bulanıklıkları siliyor, krizi ve hegemonya mücadelesini marksist bir netliğe kavuşturuyordu.

Önümüzdeki Perşembe Karakedi Kültür Merkezinde, Chris Harman'ın anısı ve mücadelesi üzerine bir toplantı olacak. Ekonomik kriz ve dünyadaki savaşlar sürerken "post modern dönem"e ait tezler bu günleri açıklamakta yetersiz kalırken devrimci Marksist fikirlere her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyacağız ve Chris Harman gibi, Tony Cliff gibi büyük teorisyenlerin eserlerini daha fazla okuyacağız.

20091101

katı olan herşey buharlaşıyor



Berlin, Kasım 1989



Habur, Ekim 2009


20090930

Kürtler susturulurken...

DTP'yi kapatmayı çok uzun zaman istediler. Sonra bu rafa kaldırıldı, ortada bitmiş, sonuçlanmış bir dava olmamasına rağmen gündemden kaldırdılar bu meseleyi. Bunda elbette yerel seçimlerde DTP'nin almış olduğu tarihi yüksek oy oranının rolü büyük.

DTP'yi kapatmadılar ama DTP'li vekillerin dokunulmazlıklarını kaldırıp yargılamak istediler. Onlar milletvekili olduklarından gidip de ifade vermeyi reddediyorlardı. Şimdi savcılıktan milletvekillerinin zorla mahkemeye götürülmesi emri geldi. Milletin temsilcilerinin konuşmasını engellemek istiyorlar.

Kürtlerin çıkardığı gazeteler sürekli kapatılıyor, biliyorsunuz. Geçen ay Günlük gazetesi kapatılmıştı, kapatılma sebebi yayınladıkları bir bilimsel makalelenin yargıya göre aslında bir bilimsel makale değil bir örgüt propagandası olması idi. Sonra aynı ekip "Demokratik Açılım" ismi ile bir gazete çıkarmaya başladı. İronik olarak bu ismi seçmişlerdi. Ancak daha 1 ay geçmeden, Van'da bir PKK üyesinin cenazesiyle ilgili yaptıkları haberden dolayı gazete örgüt propagandası yapmak ile suçlanarak kapatıldı.

Kürtleri susturmak, buralarda Kürtlerin sesini duyulmaz kılmak neden devlet için bu kadar önemli? Bunun elbette bir cevabı var.

İki gün oldu Ceylan Önkol öleli. 14 yaşında bir Kürt kızı, 6. sınıfa yeni başlamış. Pek çok yaşıtı Kürt gibi, yaşaması ya da ölmesi, sokaklarda olması ya da tutsak edilmesi, okula gidip okuması ya da çobanlık etmesi pek kimselerin umurunda değildi. Sürüleri otlatmaya gitmişti, güzel bir bahar havası vardı belki orada da, belki neşeliydi, ya da yorgun. Nereden bilsin, nefretten gözü dönmüş birisinin ona havan topuyla ateş edeceğini, kimin aklına gelir.

Paramparça oldu o ufacık bedeni. Bu haber manşetlerde olmalı değil mi? Ortalık ayağa kalkmalı değil mi? Askeri bir karakoldan, bir çocuğun üzerine ateş ediliyor, havan mermisi ile. Bu bir kaza değil, onlarca koyuna değil, çocuğa denk geliyor mermi. Çocuğun babası "etlerini ağaçlardan topladık" diyor.

Bu haber manşetlerden inmemeli değil mi? Sorumluları bulunana kadar.

Sorumluları?

Midem bulanarak devam ediyorum. Biraz önce HaberTürk'ün internet sitesine baktım. Bakın Serdar Turgut'un yazdığı bir yazı buldum. Şöyle diyor yazısında: "Şu anda Hürriyet'in modern şehirli gazete olarak en büyük rakibi Sabah değil Haberturk olmuş durumda."

Şehirli gazete! Şehir insanı çocuklarına çok önem verir. Çocuklar her şeyden önemlidir "şehirli"ler için. Milyarlar harcanır çocuklara, her istedikleri yapılır. Daha ufacıkken en iyi yuvaya gönderilir, en faydalı şeyleri yemesi önerilir. Bu "şehirli gazete"lerde çocuklara nasıl bakmak gerektiğine dair çarşaf çarşaf öneriler yazılır, kimisini psikologlar yazar, kimisini beslenme uzmanları vs. Hatta bu "şehirli" insanlar doğuda yaşayan insanlara da biraz burun kıvırırlar bu konuda. Onlara göre "doğulular" (ki Kürt demek istiyorlar) bir sürü çocuk yaparlar ve önemsemezler.

Ancak nedendir bilinmez, bu şehirli insanların bu şehirli gazeteleri paramparça olan bir Kürt çocuğunu hiç önemsemediler. Belki ufak bir haber yaptılar. Bu belki ajanslara düşen bir haber (eğer düştüyse) en fazla. Göz ardı edilebilir.

Bu şehirli gazetelerinden birinde çocukların sosyal fobi yaşamalarıyla ilgili bir makale vardı, ailelere bunu nasıl aşabileceklerini anlatıyordu, bir diğer şehirli gazete bekaretlerini 14 yaşında kaybeden ünlü Amerikalı aktrislerin bir listesini koymuştu dalga geçer gibi, diğerindeyse çocukların renkli bilekliklerle oynadıkları bir seks oyununun (büyük ihtimalle Amerikalı bir gazeteden çevirilmiş) haberi vardı. Ancak 14 yaşındaki Ceylan'ın korkunç ölümü yoktu.

Ahmet Altan isabetli bir şekilde sormuş bu günkü yazısında Taraf'ta; "Ceylan, zengin bir şehrin, zengin bir semtinde yaşayan zengin bir Türk ailesinin kızı olsaydı ve “havan topu ya da roketle vurulsaydı” bu ülke bu kadar sessiz mi kalırdı?"

Ve meclis. DTP'li milletvekilleri olmasa bu konuyu konuşacak kimse yok. Ülke bölünmesin, birlik, beraberlik diye nutuklar atan Bahçeli, Baykal ve türevlerinden ses seda yok. Bu olay hiç yaşanmamış gibi davranacaklar, vicdanları sızladı mı merak ediyorum.

İşte Kürtleri susturmak bu yüzden önemli. Kürtler konuşabildikçe, bölgede yaşananların hasır altı edilmesi mümkün olmadıkça ortaya dökülenler nelerin yapılmış, Kürt halkının başına nasıl felaketler gelmiş görmemizi sağlıyor.

Şu kısacık zamanda ortaya çıkanları hatırlayın, Dağlıca ve Aktütün baskınlarının iç yüzü, asit kuyuları, toplu mezarlar, eylemlerde öldürülen insanlar, JİTEM itirafçılarının anlattıkları, Ergenekon şemaları vs. vs.

Sorumlular demiştik değil mi? 14 yaşında bir kızın havan mermilerine hedef oluşunu manşet yapmayan kim varsa bu olayın sorumlusudur.

20090914

Yapay Afetler

İlkokul üç ya da dördüncü sınıfta olmalı, öğretmenimizin elinde dört tane kibrit kutusu ve bir mukavva ile sınıfa geldiğini hatırlıyorum. Mukavvanın üzerine kibrit kutularını üst üste dizmiş ve bunun bir apartman olduğunu söylemişti. Sonra mukavvayı hafifçe sarstı ve tüm kutular devrildi. "Gördüğünüz gibi, bina sağlam değilse, ufacık bir depremde yıkılır". Ardından kibrit kutularını birbirine yapıştırdı ve mukavvayı yeniden sarstı, bu kez "bina" darmadağın olmamıştı ama yine de devrilmişti. "Görüyorsunuz, bina sağlam olsa da temeli sağlam değilse yine de yıkılır" demişti. Son kez binanın altına da uhu sürerek yapıştırdı ve mukavvayı şiddetle sarstı. "İşte hem zemini hem de kendisi sağlamsa bir binanın, deprem onu yıkamaz" dedi.

Doğal afet denilen olayların aslında hiç de doğal sebeplerden kaynaklanmadığını, aksine onları afete dönüştürenin biz insanların yaptıkları hatalar olduğunu anlatıyordu ilkokul öğrencilerinin anlayacağı bir dille. Ona göre depremin ya da selin herhangi bir doğa olayından farkı yoktu, yağmurun yağması, çiçeklerin açması gibi doğal bir olaydı onlar. Ancak biz onları yok saydığımızdan, her yaşandıklarında bir felaket de ardlarısıra geliyordu.

Yine de depremi, burnumuzun dibinde yaşadığımız güne kadar, hep uzakdoğu ülkelerine yakıştırıyordum. Sanırım pek çok insan da benim gibiydi. Bir türlü bunun bizim de başımıza gelebilecek bir şey olduğunu düşünmemiştik. Ancak geldi...

Sanırım bu her şey için geçerli. Her gün geçtiğimiz sokaklarda yaşanan trafik kazalarını, cinayetleri, hırsızlıkları okuyoruz gazetelerden ancak hep sanki uzak diyarlarda yaşanıyor gibi geliyor bunlar. Ya da evlenmek, askere gitmek, işsiz kalmak, ölmek vs. gibi herkeslerin yaşadığı şeyler yaşandıkları güne kadar hep başkalarının hayatlarında olan ancak bizim başımıza asla gelmeyecek şeyler gibi gözüküyor. Sonra tabii, gün geliyor, onlar da yaşanıyor.

Bunlardan bir tanesi de küresel ısınma ve onun sonuçları. Bu işin sorumlusu kimdir bilemiyorum ama küresel ısınma topluma hiç de gerçekçi bir sorun gibi gözükmüyor anlaşılan. Küresel ısınmanın sonuçları sadece tropik adalarda yaşayanları ya da kutuplardaki penguenleri etkilemeyecek. Onun sonuçlarını her gün burnumuzun dibinde görmeye başladık.

Şimdi her gün olmasını beklediğimiz depremi, nasıl bir zamanlar sadece uzakdoğuda yaşanır sanıyorduysak, bugün de küresel ısınmayı tropik bölgeleri etkileyecek bir şeymiş gibi görme hatasını yapıyoruz. Seller, kuraklıklar, kıtlıklar sanki çok uzaklarda olacakmış gibi.

Oysa kuraklık geçen yaz Ankara'yı vurmuştu. Birkaç gün önceyse İstanbul'da devasa bir sel yaşandı. Bu yaşananlar sanayinin salgıladığı sera etkisi yaratan yüksek miktarda karbon gazının gezegenin ısı seviyesinde yol açtığı birkaç derecelik yükselmenin sonucu olarak ortaya çıkıyor. Yani yazın kuraklık çekmemiz ve kışın sel sularıyla boğuşmamız, karbon üretim miktarlarını kısıtlayacak önlemler almayı reddeden hükümetlerin ve elbette bu hükümetlerin önlem almasını engellemek üzere lobiciliğe milyarlar yatıran dev şirketlerin suçu. Onlar kar etsin diye, zenginliklerine zenginlik katsın diye biz ölüyoruz, biz yoksullaşıyoruz.

Katrina kasırgası yaşandığında, dönemin ABD hükümeti, zenginlerin oturduğu muhitleri sel basmasın diye baraj kapaklarını açmış ve siyahlar ile yoksulların yaşadığı sanayi bölgesini sular altında bırakmıştı. Felaket binlerce insanın ölümüne yol açtı. Bunların büyük çoğunluğu kurtarma ekiplerinin yardım etmeye tenezzül etmeyeceği siyahlar ve işçilerdi.

İstanbul'daki selde tır şöförlerinin ve serviste sıkışan işçilerin ölmüş olması da, selin yoksul semtleri vurmuş olması da tesadüf değil. Aksine burada defalarca yazmış olduğum gibi, küresel ısınma en çok yoksulları etkileyecek. Bugün karşı karşıya olduğumuz durumsa, tıpkı 1999'da depremin Türkiye'de de yaşandığını öğrendiğimiz gibi, küresel ısınmanın Türkiyeli yoksulları da öldüreceği gerçeğini öğrenmiş olmamızı sağlamalı.

Küresel ısınmaya karşı mücadele çevrecilere bırakılacak bir iş değil. Küresel ısınmayı tasarruflu ampüller kullanarak engelleyemeyiz. Bu mücadelede sendikaların, yani işçilerin ve yoksulların en ön safta yer alması gerekir.

Ekim'in başında İstanbul'da IMF ve Dünya Bankası toplanıyor ve ilk gündem maddeleri küresel iklim krizi olacak. Daha önce G8 toplantısında da bu madde gündeme geldi ancak hiçbir somut önlem kararı çıkmadı. Zenginler, karlarını azaltacak önlemler almak istemiyorlar, nasıl olsa iklim krizi onları vurmayacak.

Onların milyarlarca dolarlık lobileri var. Bizimse kendi hükümetlerimizi zorlamak için taban hareketimiz. Geldikleri zaman sokaklarda olalım ve onlara "Şirketleri değil, gezegeni kurtarın" diye haykıralım. Daha önce haykırdık ve Kyoto'yu imzalamalarını sağladık, şimdiyse bir adım ileri gitmenin zamanı...

20090910

Günahlar ve bedelleri

“İsa birilerinin günahları için öldü, benimkilerin için değil” diyor Patti Smith, Gloria isimli şarkısına başlarken. Her ne kadar punk rock’ın en önemli sembollerinden sayılan bir isyankar olsa da, bu sözleriyle günümüzün modern insanının ruh halini yansıttığını düşünüyorum. Modernite içerisinde insan kendi davranışlarının sorumlusu ve başına gelenler de kendi davranışlarının ürünü, eğer yeterince çalışırsa başarılı olabilir, eğer başarısızsa bu yaptığı yanlış tercihlerin sonucudur: fakirler fakir kalmayı hak ettiklerinden fakirdirler ve her zenginin geçmişinde örnek alınası bir başarı öyküsü vardır.

Ancak olan bitene biraz bakınca çok farklı şeyler görüyoruz. Küresel ısınma, en kötümser bilim insanlarının beklentilerinden daha kötüye evrilerek, buzulların erimesiyle atmosfere karışan metan gazıyla beraber ‘ani iklim değişiklikleri’ olarak yaşanmaya başlandı. Bu iklim değişikliğine sebep olanlar dünyanın en endüstrileşmiş bölgeleri ve elbette bu endüstrinin sahibi, kar edeni ve müşterisi olan ileri kapitalist ülkeler iken, iklim değişikliğinden ilk etapta etkilenen bölgeler dünyanın en yoksul bölgeleri olacak. İleri kapitalist ülkelerde yaşanan görece refahın bedeli, içme suyu ve besine ulaşmakta dahi sıkıntı yaşayan yoksul bölgelere ödetiliyor. Bu bölgelerde şimdiden 26 milyon insanın evsiz kaldığı söyleniyor.

Bu yeni bir şey değil, gelişmiş ülkelerin refahının bedelinin yoksul ülkelerin sefaleti olması alışılagelmiş bir durum. Çevre dostu olarak pazarlanan ve artık uçaklarda dahi kullanılan biyo-yakıtların yol açtığı besin krizi hala her gün binlerce insanın açlıktan ölmesine sebep oluyor. Oysa bir arabanın deposunu doldurmaya yetecek biyo-yakıt üretmek için, bir kişiye 365 gün yetebilecek kadar besin harcanıyor. Yoksul ülkelere kredi veren IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşlar, bu ülkelerin ürettikleri besin maddelerini ihraç etmelerini ve böylece borçlarını ödemelerini dayatıyor. Böylece toplu taşıma araçları yerine arabalarımızla ya da trenler yerine uçaklarla seyahat edebiliyor olmamızın bedelini, bütün gün mısır tarlalarında çalışan ancak çocuklarına ekmek bile götüremeyen, çocuklarının susuzluk ve açlıktan ölmelerini izleyen Afrikalı çiftçiler ödüyor. Bugün dünyada 800 milyon insan açlıkla boğuşuyor, bunun önümüzdeki dönemde biyo-yakıtların kullanımının artmasıyla 1,2 milyar’a çıkması bekleniyor. Bir yandan küresel ısınmanın etkileri bir yandansa tüketimin ve kişisel konforun sürekli teşvik ediliyor olması bu yoksulluğa ve açlığa karşı gösterilen tüm çabaları boşa çıkarıyor.

Şimdi başkalarının günahlarının bedelini ödeme sırası bize geldi. Dünya bankalarının ve elbette kapitalizmin kurgulamış olduğu ve bir gün batacağı aşikar olduğu halde yine de devreye sokulan bir kredi sistemi nihayetinde duvara tosladı ve içerisinde olduğumuz küresel ekonomik kriz ortaya çıktı. İstanbul Bienal’inin Brecht’ten alıntıladığı slogan çok haklı: ‘Banka kurmanın yanında, banka soymak nedir ki!’ Hükümetler bu çöküşten kaynaklanan büyük açığı doldurmak için bizim vergilerimizden milyarlarca doları şirketlere aktardılar ve bunu yaparken bize hiç danışmadılar. Şirketler ayakta kalabilsin diye on milyonlarca insan işten çıkarıldı, işlerine devam edenlerin pek çoğu maaşlarını almakta sıkıntı çekiyor. Her birimiz daha yoksullaştık, her geçen gün yoksullaşmaya devam ediyoruz.

Hiç de modernitenin iddia ettiği gibi, kendi kararlarını veren, kendi yaşamını çizen özgür bireyler değiliz. Aksine, yaşamamıza ya da ölmemize, refah içinde olmamıza ya da açlıktan kırılmamıza bizim yerimize karar verenler var, her günümüzü onların günahlarının bedellerini ödemekle geçiriyoruz ve bu olurken bir yandan da bizim günahlarımızın, açgözlülüğümüzün, konfora düşkünlüğümüzün bedelini başkaları ödüyor.

Tüm bunları planlayan insanlar, IMF ve Dünya Bankası yöneticileri Ekim ayında önümüzdeki yıl kimlerin yaşayacağına ve kimlerin öleceğine karar vermek üzere İstanbul’da toplanacaklar. Gittikleri her yerde protestolarla, lanetlenmelerle karşılaşan bu insanları İstanbul’da da büyük protesto gösterileri bekliyor olacak.

20090827

Hepimiz ellerimizde pimi çekilmiş el bombaları ile dolaşıyoruz

Dün Taraf'ın manşetinden verilen el bombası olayı hiç kimseyi şaşırttı mı? Yani bir teğmen, ona emanet edilmiş, uğurlanıp gönderilmiş 22 yaşındaki bir erin eline patlamak üzere pimi çekilmiş bir el bombası veriyor ve bomba 45 dakika sonra patlayıp etraftaki askerlerle beraber gencecik insanların ölümüne yol açıyor. Bu sizi hiç şaşırttı mı? Dün Taraf o haberi manşetten vermeseydi o teğmenden kimse hesap soracak mıydı? Yoksa "bu bir kazaydı" denilip geçiştirilecek miydi?

İki gün önce sabah saatlerinde "demokratik" Türkiye Cumhuriyeti'nin televizyonları yeni bir muhtırayı tartışıyordu. Gazeteler bu haberi "TSK Kırmızı Çizgilerini çekti" diyerek verdi. Bu sizi hiç şaşırttı mı? Yoksa siz de bekliyor muydunuz bu barış sürecinde TSK'nın haddi olmayan kırmızı çizgilerini çekmesini.

TSK mensuplarının yetki açısından, Noter'den ya da evlendirme dairesi görevlilerinden bir farkı yoktur! Bu ülkenin vatandaşlarının verdiği vergilerle geçinirler, yani sadece devletin onlara vermiş olduğu görevi yapmaları gereken memurlardır. Barışa ya da savaşa karar verme hakları yoktur. Siyaset yapmak isteyen devlet memurları görevlerinden istifa eder ve parti kurarlar. Devlet memurluğu görevi yapmaları da onlara bu ülkenin vatandaşlarını öldürme yetkisi ya da dokunulmazlık gibi haklar kazandırmaz. Yani nasıl ki noter elinize bir el bombası verip sizi sokağa yollamaz sa bir general de böyle bir şey yapamaz -yani normal bir ülkede. Bu yüzden 22 yaşındaki oğlunuzu notere yollarken "acaba ölecek mi" diye korkmanız yersizdir, ancak askeri şubeye giden birisine ne olacağını rasyonel yollarla kestiremezsiniz. Malesef...

Bir teğmenin emri altındaki askerleri ölüme gönderme cesaretini bulmasının ardında yatan bu ülkedeki askeri vesayettir. Kimsenin onlara hesap sormayacağına dair inançlarıdır. Bir muhtıradan sonra çıkıp da "TSK gerekeni yapmıştır" diyen CHP ve MHP gibi partiler, orduyu göreve çağıran Cumhuriyet mitingciler ve bu partilere oy veren kitleler de ne yazık ki bu eylemden sorumludurlar.

Demokratik bir ülkede böyle bir olayın ardından Genelkurmay Başkanına kadar bütün sorumlular istifa ederler. Şimdi İlker Başbuğ istifa etmelidir ve tüm sorumlular hesap vermelidir. Bu ülkenin demokrasi güçleri bu olayın peşini bırakmamalıdır.

25 yılda devlet hazinesinden (verdiğimiz vergilerden) 400 milyar dolar savaşa ayrılmış. 5003'ü Türk askeri olmak üzere 40 binin üzerinde insan yaşamını yitirmiş. Savaşın bitmesi demek bu paraların okul, hastane, yol vs. için kullanılması demek olacak, insanların insanlığa yaraşmayacak biçimlerde ölmemesi, öldürülmemesi demek olacak. Ama savaşın bitmesi demek aynı zamanda askeri vesayetin son bulması demek olacak. CHP gibi, MHP gibi Türk milliyetçiliğinden beslenen partilerin siyaset yapma alanlarının daralması, marjinalleşmesi demek olacak. Bölgeyi ucuz emek deposu olarak gören Türk burjuvazisinin bu sömürüden vazgeçmek zorunda kalması olacak. (A, ne olur, en ucuz ve vasıfsız iş gücü olarak kullanılan ve aşağılayıcı bir kelime olan "amele" sözcüğünün Kürtlerle özdeşleşmediğini söylemeyin) Burjuvazi en pis işlerde çalıştıracak, köyünden zorla sürülmüş Kürt gençlerini bulamayacak, Kürt gençleri Muş ovasında iş bulabilecekler ve insani koşullarda çalışacaklar çünkü. Bu da TÜSİAD'ın hiç mi hiç işine gelmeyecek. Barış herkesin kirli oyunlarını bozacak!

Barış süreci bir muhtıra ile engellenmeye çalışıldı. Artık 1 Eylül'deki yürüyüş sadece bir barış yürüyüşü değil, aynı zamanda tarihi bir darbe karşıtı yürüyüş olacak. Barıştan ve demokrasiden yana olan herkes için tarihi bir görev, orada olup "Darbeye hayır, Barışa Evet!" demek.

Ne garip, TSK, TKP, İP, CHP, MHP, TÜSİAD bir konuda birlik oldular, bu barış planı ABD'nin bir oyunu imiş ve 'anti-emperyalist' ordumuz bu oyunu bozmuş. T"K"P'nin TSK'ya yönelik tek itirazı AKP'ye yakın durmaları yönünden, TSK'yı daha cumhuriyetçi olmaya çağırıyorlar! 30 Ağustos afişlerinde Mustafa Kemal resmi ne kadar da küçültülmüş, Osmanlı mı oluyoruz acaba diyorlar!!! Askeri vesayete karşı çıkmayı ise bir kez daha "liberallik" olarak adlandırıyorlar. Ne günlere kaldık!

Öte yandan KESK, DİSK, Türk-İş, Hak-İş, Memur-Sen ve diğer tüm işçi örgütlenmeleri barıştan yana, çözümden yana tavır alıyorlar. "Yaşasın halkların kardeşliği" sloganını tutarlı olarak sürdürüyorlar. Bu çok anlamlı bence, hem de çok çok çok anlamlı...

Bu olay bir derstir ve sembolik bir değer taşır; askeri vesayet ortadan kalkana dek demokratik bir ülkede yaşayamayacağız, hakkımızı arayamayacağız, hepimiz çok iyi biliyoruz ki bir teğmen arabasıyla trafikte çocuğumuza çarpıp öldürse hiç bir ceza almaz, hatta çocuğumuz suçlu bulunur, hepimiz çok iyi biliyoruz ki, askeri vesayet kalkana kadar hepimizin elinde patlamayı bekleyen birer el bombası var.

O ellerimizi kocaman açacak ve DUR işareti yapacağız, darbelere DUR! Çünkü barutlar tükeniyor artık...

20090824

Atanmışların İktidarı Kürt Çözümüne Karşı!

Tarhan Erdem'in geçen hafta Taraf'a verdiği "Kürt Açılımı siyaseti sarsacak" başlıklı röportajı CHP ve Baykal hakkında önemli tespitler içeriyor ve artık bu partinin ve siyaset biçiminin ölümünü müjdeliyordu. Yanılıyor, sıradan bir demokrasiye sahip herhangi bir ülkede Baykal tipi siyaset çoktan ölmüştü, ancak Türkiye'de Baykal ve CHP kendisini demokrasiye dayandırmıyor, aksine sokaktaki insanları umursamasını beklemek hatalı olacaktır. Şöyle ki, CHP'nin bittiğine dair yapılan tespitler, Baykal'ın sözlerinin CHP tabanında tepki topladığı söylenerek yapılıyor. Oysa bu taban Baykal'ı ilgilendirmez, Baykal'ı asıl ilgilendiren ise MGK'da bulunan demokrasi dışı güçlerdir, yani seçilmişlerin değil atanmışların tarafı.

İşte bu atanmışlar iki gün önce yeniden devreye girdiler. Herşey önce TÜSİAD'ın yaptığı açıklamayla başladı, açıklama demokratik sürece destek verir gibi gözükmekte, ancak sürekli terörden bahsetmekte, 'Kürt' kelimesini ise kullanmamaya özen göstermekteydi. Takriben toplanan MGK sonrası Erdoğan ve sayın Beşir Atalay'ın açıklamaları ton değiştirdi ve Kürt açılımının ismi birden "teröre karşı sürdürülen mücadele" oluverdi. Sorun "terör sorunu" olarak tanımlandıktan sonra çözümün de askeri çözümlere sıkışması ve ekonomik-kültürel açılımın Kürt hareketinin tasfiyesine dönüştürülmesi şaşırtıcı olmayacak. Böylece Baykal sürdürdüğü muhalefetle süreci yavaşlattığı için egemenlerin bir kez daha gözüne girmiş oldu.

Böylece liberal demokratların ısrarla sorup da cevap bulamadığı sorular kendiliğinden cevaplanıyor, evet, Baykal Kürt sorununda çözüme tabanına ve parti içi tepkilere rağmen karşı çıktı, bunu yaparken de demokrasi dışı güçlerin müdahelesine güvendi. Bakın, CHP 200 yıllık bir devlet geleneğini temsil eden kanlı bir partidir, bu partiyi küçümsemek malesef yaygın bir hareket haline geldi, ancak bu partinin, özellikle de Baykal'ın küçümsenecek bir tarafı yok, aksine hala çok ama çok tehlikeliler.

Liberal demokratların ısrarla sorup da cevaplayamadıkları başka bir soru ise Bahçeli ile ilgili. Cevaplayamazlar, çünkü ne yazık ki liberal tezleri faşizm üzerine çok fazla bir bilgi vermiyor. Devletçilerin de faşizm konusunda yalan yanlış bilgileri var ve onlar da kafa karışıklığı içerisinde AK Parti Bahçeliden tehlikelidir gibi garip fikirler ortaya atıyorlar. Oysa faşizm de hiç küçümsenmeyecek siyasi bir sistemdir ve kendine has taktiklere sahiptir. Faşizmi satırlı bıçaklı ülkücü gençliğe indirgemek kadar büyük bir budalalık olamaz.

Bahçeli, MHP'nin belli bir döneme özgü politikasının temsilcisiydi. Faşizm bir küçük burjuva ideolojisidir ve küçük burjuvazi gerici-statükocu fikirlerde en sabit ve radikal olan sınıftır, çünkü değişimden en fazla zarar görecek olan kişilerdir, her türlü değişimden korkarlar. Ancak bu sınıfın örgütlülüğü zayıftır, bu sebeple sürekli burjuvaziyi ve işçi sınıfını ikna etme uğraşı içerisindedirler. Daima katı ahlakçılık, ırkçılık, milliyetçilik gibi fikirleri kullanır, bu şekilde siyaset yaparlar. Geçtiğimiz dönem burjuvazi sokakta çeteleri olan, adam döven, ırkçı fikirler yayan bir harekete ikna olmazdı, çünkü istikrarın geleceği yer Avrupa Birliği idi ve dolayısıyla demokrasi, insan hakları gibi fikirler revaçtaydı. Bu sebeple MHP burjuvazi ile diyaloğu sürdürebilmek adına imajını yeniledi. Bunun da temsilcisi Bahçeli oldu, Bahçeli güya ülkücüleri sokaktan çekti, MHP'yi 'demokratik'leştirdi. (Bu esnada seçim dönemlerinde ve 2005 süreci gibi dönemlerde söylemler yeniden sertleşti, faşist saldırılar ve idam ipleri yeniden propaganda aracı olarak devreye girdi ama nedense hemencecik unut[tur]uldu bunlar)

Tabii böyle bir şey imkansızdır, faşist bir parti demokratik olamaz. Şimdi yeni süreçte bu demokratiklik işlerine yaramıyor. Ekonomik kriz var ve ekonomik kriz dönemleri işçi sınıfı hareketinin yükseldiği dönemlerdir, bu sebeple burjuvazi kirli işlerini yaptırmak üzere faşist çetelere ihtiyaç duyabilir, dolayısıyla faşizm ile burjuvazi arasında kirli bir diyalog kurulabilir. Son AB parlementosu seçimlerinde faşizmin aldığı tarihi yüksek oylar, özellikle Britanya'da BNP'nin (Britanya Milliyetçi Partisi) aldığı tarihi %8 oy faşizme umut veriyor. Bahçeli'nin 'demokrat' imajı ise buna uymuyor. Önümüzde MHP'nin genel kongresi var ve büyük ihtimalle MHP Bahçeli'nin yerine daha sert, daha ırkçı birisini seçecek. Bahçeli'nin çabası bundan, Bahçeli yüzüne taktığı o demokrat maskesinden kurtulmaya çalışıyor.

Bütün dünyada faşizme faşistlere nasıl davranılırsa öyle davranılıyor. Ortak mücadeleler örgütleniyor, yürüyüşleri engelleniyor, başkanları her gittikleri yerde protesto ediliyor. Burada ise demokrat gazetelerde Bahçeli ile mütabakat olmadan Kürt sorununda çözüm olamayacağı ya da Bahçeli'nin tavrının şaşırtıcı olduğu gibi fikirler kaleme alınıyor. Hatta Tarhan Erdem'e göre Öcalan ile Bahçeli benzerlik gösteriyormuş!!! Bahçeli'nin tavrı hiç de şaşırtıcı değil, fikri neyse zikri de o nihayetinde...

İşte, nihayetinde demokratik açılım terörle mücadeleye dönüştü, ertesi gün Günlük isimli gazeteye bir ay kapatma cezası verildi. "Hayal gücünüzü zorlayın" diyordu Erdoğan, birkaç hafta önce yaptığı o duygusal konuşmasında "Mesele büyümeden çözüme kavuşturulsaydı bugün Türkiye nerede olurdu?”

Bunların söylenebiliyor olmasının en büyük sebebi Ergenekon davası ile birlikte siyasetteki sivilleşme idi, ancak MGK'nın müdahelesi (tabii ki TÜSİAD'ın doğrultusunda) gösterdi ki, "bir-iki-üç daha fazla Ergenekon" sloganını haykırmadan bu sorunlarda çözüm imkansız. İşte askerler bir kez daha müdahele ettiler ve işte açılım bir kez daha karmakarışık oldu.

Yalnız bu kez hesaba katmadıkları bir sokak var. Sokakta insanlar barış umudu içerisinde ve her şeyin her zamankinden daha fazla farkında. Tony Blair, IRA meselesi için "sorunun çözümü için şeytanla bile görüşürüm" demişti, Erdoğan'dan şeytanla görüşmesini isteyen yok, bir halkın meşru temsilcileri var ve meşru talepleri. Buna engel olan, bu sürecin önünü tıkayan herkes ölen ve öldürülecek olan bebeklerden ve gençlerden sorumlu eli kanlı katiller olacaklar ve tarih bugün medya kime diyor olursa olsun onlara "bebek katilleri" diyecek.

1 Eylül Dünya Barış günü Türkiye'nin bütün merkezlerinde barıştan yana olan Türkler ve Kürtler sokaklara çıkacaklar ve "Biji Aşiti" diye hep bir ağızdan bağıracaklar.

Artık geri dönüşü olmayan bir barış yolundayız...